İnsan, Millet ve Devlet

Mârifet ile Tekâmül

Mârifet ile Tekâmül

Mârifet, Allah’ı bilme, tanıma ve O’nu bütün sıfatlarıyla öğrenmedir. Zira kişi, Allah’ı ne kadar tanırsa, o nisbette O’nun emirlerini yerine getirir ve yasaklarından sakınır. Zaten insanın yaratılış gayesi de, Allah’ı tanıyıp O’na îman ve ibâdet etmesi ve mârifetle tekâmül etmesidir. Bediüzzaman Hazretleri bu hakikati şu veciz sözleriyle ifade eder:

“Kat’iyyen bil ki: Hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi îman-ı billahtır.[1] Ve insaniyetin en âlî mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, îman-ı billah içindeki mârifetullahtır.”[2]

Mârifet ve hakikati aramanın yolu nihayetsizdir. Cenâb-ı Hakk’a giden yollar sonsuzdur. Bu işin sırrını anlayan vâsi[3] zekâlar ve insaflı vicdanlar, Cenâb-ı Hakk’ın büyüklük ve azameti karşısında serfürû[4] edip hayretle secdeye varmışlardır. İnsan, vicdanında bulunan mârifet ve muhabbet hissinden tecerrüt edilemez. İnsanın maddî vücudu için nihayetsiz gıdalara ihtiyacı olduğu gibi, ruh ve vicdanı için de îman, mârifet ve muhabbet gibi mânevî gıdalara ihtiyacı vardır.

İnsandaki inanma ihtiyacı, aşk, şevk ve nezâhet[5] gibi hisler bâkî kaldıkça, onun mârifetullah ve muhabbetullahtan müstağni kalması mümkün değildir. Bir insanın rûhunda ve vicdanında mârifet ve muhabbet temerküz[6] ederse, artık o insan hiçbir mahlûka perestiş[7] etmez.

Cenâb-ı Hakk’ın azamet ve büyüklüğü sonsuzdur. Şu nihayeti olmayan uçsuz bucaksız kâinat, O’nun azamet ve ilmi yanında bir zerre kadardır. Zira O’nun kudret ve ilmi her şeyi ihata etmiştir. Lâkin O’nun Zât-ı Kibriyası beşerin idrakine sığışmaz.

“Evet, hakikat-i mutlaka,[8] mukayyet[9] enzar[10] ile ihata edilmez.”[11]

Cenâb-ı Hakk’ın varlığı mâruf,[12] kudsî mahiyeti ise gayr-i mâruftur.[13] Yani her mahlûkta O’nun sıfat-ı mukaddesesi ve esmâ-i ilâhiyesi tecellî ettiğinden, Cenâb-ı Hakk’ın bu tecelliler ile bilinmesidir. Hiçbir aklın O’nun hakikat ve mahiyetini kemal ile ihata etmeye asla muktedir olamaması cihetiyle de gayr-i mâruftur. Cenâb-ı Hakk’ın bir ismi “Zâhir”dir. Yani O’nun varlığı her şeyden daha aşikârdır. O’nun diğer bir ismi de “Bâtın”dır. Yani mahiyeti beşerin idrakine sığmaz.

Evet, azameti büyük olan Cenâb-ı Hak târiflere sığmaz. O’nun mahiyeti meçhul olduğundan, idrakin mâverasındadır. Öyleyse mahiyeti meçhul olan Cenâb-ı Hak nasıl bilinip tanınacak? Beşerin bu iki mühim sualine karşılık, mütefekkir ve insaflı olanların her biri kendi vicdan ve idrakleri nisbetinde bu iki suale cevap aramışlar ve bazı hakikatler ortaya koymuşlardı.

Akıl ve mârifette en ileri, Cenâb-ı Hakk’ı tanımada en mükemmel bir bahr-i kemâlat[14] olan Peygamber Efendimiz (s.a.v) bile:

سُبْحَانَكَ ماَ عَرَفْناَكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ ياَ مَعْرُوفُ

“Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim. Ben seni hakkı mârifetle bilemedim.”[15] diye buyurmuştur.

Evet, bütün nebiler, ârifler ve melekler Cenâb-ı Hakk’ı hayretle tesbih ve tazim ettikleri hâlde, O’nun mahiyet ve hakikatini ve şân-ı kudsiyetini tam bir mârifetle bilememişlerdir.


[1]       Îman-ı billah: Allah’a îman.

[2]       Nursî, Mektubat, s. 243.

[3]       Vâsi: Geniş.

[4]       Serfürû: Baş eğme, itaat etme, yüz suyu dökme, minnet etme.

[5]       Nezâhet: Ahlâk temizliği, temizlik, saflık.

[6]       Temerküz: Toplanma, bir yerde birikme.

[7]       Perestiş: Taparcasına sevme, tapma derecesinde sevgi duyma.

[8]       Hakikat-i mutlaka: Kesin ve kayıtsız gerçek.

[9]       Mukayyet: Kayıtlı, sınırlı.

[10]      Enzar: Bakışlar, dikkatler.

[11]      Nursî, Sözler, s. 480.

[12]      Mâruf: Bilinen, belli, mâlûm.

[13]      Gayr-i mâruf: Bilinmeyen.

[14]      Bahr-i kemâlat: Mükemmel derya.

[15]      Şâh-ı Nakşibendi’nin Evrâd-ı Kudsiye’sinde geçer.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X