Necmeddin Bey
Mektubunuzu getiren kardeşimiz, Hocam, Dersaâdet’ten[1] size bir mektup var, deyince; gayr-i ihtiyari olarak, her letâifin membaı ve her faziletin mecmaı ve asırlardan beri saltanatının şevket ve ihtişamı taa yıldızlara kadar yükselen Osmanoğullarına pâyitaht[2] olan İstanbul’u derhâtır[3] ettim.
Mâbetleri ile, medreseleri ile, mûtedil[4] iklim ve muhteşem tabiatıyla sanat-ı İlâhiyeye[5] katmerli bir şâhit ve seyrine doyulmaz bir nakış olan İstanbul. İnsanı mâzîsine[6] çeken ve Osmanlı rûhuna götüren İstanbul… Saray çelebilerinin rahle-i tedrisine[7] mekân olan İstanbul… Bir tarihçinin İstanbul hakkında senâkârane[8] söylediği: “Hakikatte bir şehir değil, belki bir müstakil dünyadır” şeklindeki sözüne mukabil ben de derim ki: “Hayır, hayır… İstanbul, müstakil bir dünya değil, belki rûh-efzâ[9] firdevsî[10] bir âlem-i ulyâdır,[11] belki bir Cennet-i saâdet-i uzmâdır…”[12]
Sevgili Efendim;
Âsitâne-i Âliye’de[13] Osmanlıların yâdigârı faziletmeâb[14] bir efendinin Bediüzzaman Hazretlerine ait bir yazı serisini kaleme aldığını mektubunuzdan okuyunca, târif-i nâkābil[15] bir sürûr kalbimde nevzuhûr[16] etti. O sürûr ile gönlüm, bir bayram havası yaşadı. Çünkü asırlardır etraf-ı âleme[17] dürr-i yektâ[18] gibi ilim ve fazilet ışıklarını saçan şerefli ve muhteşem bir ecdadın evlatlarının vicdan ve hissiyatlarını, yılan dişli kalemleriyle zehirleyen, bedbaht ve habis ruhlu yazarların yaşadığı bir devirde, Bediüzzaman’a ait tarihî gerçekleri, mehâretle, hatta en mestur[19] ve ince nükteleriyle ortaya koymak ve bu sahada fikir serdetmek, ancak Cemâl Kutay Bey’in zînüfûz[20] kâl[21] ve zîmahâret[22] kalemine sezâdır, kanaatindeyim. Evet, yakın tarihimize ait bâkire ve mestûre hakikatlerin peçesini lâyıkıyla o zât kaldırabilir. Çünkü bu sahada merkez-i hakikat[23] O’dur. Râsiha-yı ilmiyesiyle,[24] bu hakikatleri hedef-i maksûduna[25] îsal edecek olan bu hizmetinin, tarihe ve hakikatlere ışık tutacağına ve bu sahada büyük bir boşluğu dolduracağına yakînim[26] var.
Bizlerin zâika-i vicdâniyemizi[27] tatmin edecek bu gayretini, azîm minnetler ve ciddî memnuniyyetimizle tebrik ediyoruz.
Cemâl Kutay Bey’in teveccüh[28] ve gayretinden husûle gelecek bu güzel semerenin saadetini gözlemekte nazar-ı iştiyakımız[29] sabırsızdır.
Binler selâm ve muhabbetlerimi sunar, Allah’a (c.c) emanet ederim.
Gözümün nûru Necmeddin Bey;
Mektubunuza cevap yazma esnasında, latîf bir tevâfuk eseri olarak kalemimin nûr kelimesini göz ve Necmeddin gibi zarif bir tenâsübü[30] hâvi[31] iki kelime arasında bir çiçekvâri[32] nakşetmesi, nazar-ı dikkatimi nûra çevirdi. Aman yâ Rabbi, nur ne güzeldir! Nur’un hem kendisi, hem de mazhar ve mâkesleri[33] ne şirindir, dedim. Sonra, gecelerin güzel manzaralarını tahattur[34] ettim ve dedim ki: Acaba hayalim gibi onların da şirin tebessümleri engin ve rengin yıldızlara âyine olduğundan mı, yoksa onların şafak-sîmâ[35] şavklı[36] cemâllerini temâşa ânındaki şevk ve neşelerinden midir? Daha sonra, ay ve yıldızların şâhâne yaldızlı parıltıları ve güneşin şâşaa-pâş[37] cemâlinin, ezelî bir güzelin nûruna âyine ve mazhar olmaktan münbais[38] olduğunu düşündüm. Tekrar tekrar “Nûr ne güzeldir!” dedim. Evet, nûr ne güzeldir!
Ezel cebelinden[39] tulû[40] eden ve Arş-ı Âzam’dan[41] südûr eden nûr, ne güzeldir!
Cemâlini âriflere seyrettirmek için Rasûl-i Ekrem’ini kendine berrak bir âyine kılan nûr, ne güzeldir!
Kur’ân’ın sîmâsında, O’nun mâkesi[42] ve mualliminin sîmâsında, Risale-i Nur talebeleri ve müellifinin sîmâsında melek ve melek-misâl insanların sevimli sîmâsında tecellî eden nûr, ne güzeldir! O muallâ[43] Cennet bile bütün letafetiyle o nûrun şebnem-misâl[44] bir lem’ası[45] değil midir?
Benim sevgili Efendim, bu sualinizin sâikası[46] ile nûra ait şu küçük tahatturumu,[47] îman ve mârifet sahasında şâyân-ı hayran[48] bir feyz ile müzeyyen[49] Üstâd’ımızın istidadına[50] taalluk[51] eden bir noktayı izah sadedindeki mektubuma beraat-i istihlâli[52] hâvi bir mukaddime olsun diye takdim ettim, özür dilerim, kusurumu itiraf ile maksada dönelim.
Bilirsiniz ki, müçtehidlerin hepsi, dinî meselelerin esasında müttefiktirler. Ancak tâli[53] derecesinde olan bir kısım fer’î[54] meselelerde, bir kısmı azîmet[55] ve takvâ yolunu ihtiyar ederken, diğer bir kısmı da müsaade ve ruhsat yolunu ihtiyar ederek, Ümmet-i Muhammed’e geniş bir rahmet sahası açmışlardır. Zaten dinî meselelerin esasları olan erkân[56] ve ahkâm-ı zaruriyesi,[57] bizzat Kur’ân’ın ve Sünnet’in malıdır. Bunlar, yüzde doksandır; nastır,[58] katiyâttandır. Bunlara içtihad girmez. Geriye kalan yüzde on ise, içtihad-ı mesâil-i hilâfiyedendir.[59] Üstâd’ımızın beyân ettiği gibi, içtihada taalluk eden mesâil[60] altun ise, ahkâm-ı zaruriye[61] birer elmas sütun kıymetindedir.
İlm-i içtihad, bir mevhibe-i İlâhiyedir.[62] Feriyyâta,[63] yani ibâdet ve muamelâta taalluk eden bir hükmü, şer’î delillerden istinbat[64] eden müçtehidler; şiddet-i zekâ, kuvvet-i fikir ve vüs’at-ı kariha[65] noktasında kemâl derecesinde kabiliyete mazhariyetle beraber, hem ahkâm-ı şeriatın[66] delillerini bilmeli, hem de o delillerin rûhuna nüfûz edecek zekâ ve fikre mâlik olmalıdır. Müçtehidlerin tabakaları vardır. Şeriatta müçtehid olan tabakanın yeri başkadır, mezhepte, meselede müçtehid olan tabakanın yeri başkadır. Ashab-ı tahriç,[67] ashab-ı tercih,[68] ashab-ı temyizin[69] yerleri ise başka başkadır.
Müçtehidlerin tabakaları olduğu gibi, ilm-i içtihadın dahi tabakaları vardır. Amelin nazarî kısımlarına, fer’iyyâta ait içtihadlar başkadır. Mesâil-i îmaniyeye[70] ait mârifet tabakalarında, hikmet ve mârifetlerde iştigal ise tamamen başkadır. Hem nasıl ki, bir darphâneden[71] çıkan altın, gümüş, bakır paraların sikke-i itibarları[72] başka başka ise, öyle de; her bir içtihadın dahi kıymet ve kendisine mahsus hususiyeti vardır. Birisinin yeri kalp ve vicdân ise, ötekinin yeri hayal, berikinin yeri ise sırdır, sırrın sırrıdır ve hakeza… Dinin maksadı, kıymet ve edillece[73] mütefâvit[74] olduğundan, itikada ait mârifet ve hakikatler ruh mesâbesinde ise; füruâta[75] ait diğer hakikatler, kâkül ve zülüf[76] mesâbesindedir.
Üstâd’ımızın Yirmi Yedinci Söz’de delillere istinaden[77] izah ettiği “İçtihad kapısı kapanmıştır!”[78] ifadesi, amele ve fer’iyyâta taalluk[79] eden içtihadlar içindir. Cenâb-ı Hak, bu tip içtihadları, müçtehidlerin eliyle taa kıyâmete kadar yetecek şekilde tanzim ve tasnif ettirmiştir. Bugün, değil Âlem-i İslâm’ı hatta dünya kütüphânelerini dolduran milyonlarca cilt kitaplar, bu hakikatin vâzıh[80] bir delilidir.
İkinci kısım içtihadlara gelince, bu nev’i içtihadlar ise, mesâil-i îmaniye tabakalarındaki hikmet ve mârifetlere taalluk eden içtihadlardır. Malumdur ki, mârifet-i İlâhiye[81] ve mârifet-i Rabbâniye,[82] sonsuz ve nihayetsizdir. Bu ufkun sonu ve nihayeti yoktur ki, bu sahada içtihad kapanmış olsun. Bütün ârifler, âşıklar, muhibler, müridler bu meydanda cevelân[83] etmişlerdir ve etmektedirler. Bu hakikatlere ait içtihadlar ise, asfiyâ derecesindeki mürşid ve müceddidlere aittir. Bu sahada –külli mânâda– müceddid olan müçtehidler ehildir. Bu ehliyet dahi kemâliyle Hz. Mehdî’de görülür. Âhir zamanın en büyük fesadı zamanında gelen Hz. Mehdî, elbette en büyük müçtehid, hem en büyük bir müceddid, hem hâkim, hem mühdî,[84] hem mürşid, hem kutb-u âzam[85] olan bir zât-ı nûranîdir. Hz. Mehdî diğer vazife ve sıfatları yanında en kâmil mânâda içtihad sıfatına da hâizdir. Evet, O’nun içtihad sahası, rivâyattan[86] da anladığım kadarıyla, hakikât-i îmaniye[87] ve Kur’ân’iyeye ait mârifet tabakaları olacaktır. Çünkü zaman ulûhiyeti inkâr zamanı olduğundan, elbette bu asır “Hakaik-i îmaniye”[88] ile meşgul olmayı farz ve vâcip kılmaktadır. Bilirsiniz ki, zamanın fetvada tesiri olduğu mukarrer[89] bir kaidedir. Elbette, hakaik-i Kur’âniye[90] ve kasr-ı İslâmiye’ye,[91] ehl-i delâletin binlerce desîseleriyle hücumu hengâmında,[92] Hz. Mehdî’nin, başa göre zülüf, göze göre kirpik mesabesinde olan füruât ve âdab ile meşgul olamayacağı izahtan vârestedir.[93] Bütün himmet ve hedefini, hakaik-i îmaniyenin ve akaid-i İslâmiye’nin[94] takviyesine hasredeceği; vazifesinin temel müktezîsi[95] olduğu malumunuzdur.
Hz. Mehdî, tavr-ı esasiyi[96] bozmadan ve rûh-u aslîyi[97] rencide etmeden külliyât-ı ilmiye[98] ile Kur’ân ve îmana ait hakikatleri asrın idrakine sunacak, yeni yeni Rabbânî mârifetleri Kur’ân’dan istihraç[99] ve istinbat[100] ederek zamanın fehmine uygun ikna ve izah metodları getirecektir. Mezâya-yı âliyede[101] ve fezâil-i ilmiyede[102] bir mihrab-ı fazilet[103] olan Hz. Mehdî akıl, kalp, ruh ve vicdanları tenvir[104] ve tatmin edecek, gayet müessir[105] ve beliğ tarzda külliye-i ilmiyesini[106] tanzim ve tasnif ederek, asrın idrakine takdim edecektir.
İşte Hz. Mehdî’nin bu vazifesi bize delil olmaktadır ki; âhir zamanda gelecek olan içtihad sıfatına hâiz müceddid ve mürşidlerin içtihad sahası, mârifet tabakalarıdır. İşte Üstâd’ımızın da içtihadı bu sahadadır ve Hz. Üstâd bu sahada yürümüştür.
Yukarıda zikrettiğimiz gibi, ilm-î içtihad, bir mevhibe-i İlâhiyedir.[107] Bu mevhibe-i Celîle[108] ve haslet-i âliye[109] Bediüzzaman Hazretlerinde kemâl-i vuzuh[110] ile müşâhede edilmektedir. Asırlar içerisinde nâdiru’l-vukû[111] olan bu zâtın, şu münkerât[112] zamanında âlem-i insaniyeti, Kur’ân’dan içtihad ve iktibas ettiği envâr-ı mârifet[113] ile ziyâdar etmesi, böyle bir mevhibeye[114] mazhar olmasının vâzıh bir bürhanı değil midir?
Hem sahife-i âleme[115] takdim buyurduğu eserler, kalp ve vicdanlara çöken küfür ve şüphe bulutlarını def ederek, fikirlere gayet nûranî bir ufk-u cedid[116] açtığı da yine meselemizi teyid eden bâhir[117] bir bürhan olsa gerektir. Hakikatleri, akıllara vuzuh derecesinde va’z ve tespit ettiren bir külliye-i ilmiyenin sâhibi bu zâtın, eserlerini Kur’ân-ı Kerîm’den iktibas ve istihraç[118] etmesi de şâyân-ı takdir, böyle bir mevhibenin lâzım-ı fıtrîsindendir.[119] Hakikaten, Cenâb-ı Erhamürrahimin’in, bu hususta istidad ve efkârı derece-i ulyâda[120] bulunan bu zâtı, bir membâ-i esrar[121] olan kalbi, bir hazine-i ilim olan fikriyle asrımızın imdadına bir inayet eseri olarak göndermesi, hakaik-i ezeliyesinin[122] muktezasıdır.
Gerçekten, mârifetin derecelerini o şekilde tasvir ve tasnif etmiştir ki, temâşâsında fikirlerin kamaşmaması, takdir ile tebcil[123] ve tâzim[124] etmemesi elden gelmemektedir. Eğer icap etseydi, elbette efkârına dar gelmeyen böyle ulvî içtihadlara istidadı olan o zât, amele ait nazarî mertebelerde de maharetini gösterecek ve o makamlarda efkâr-ı âliyesi[125] ile dolaşabilecekti.
Nitekim Üstâd’ımızın: “Bu dürûs-u Kur’âniye’nin[126] dairesi içinde olanlar, allâme ve müçtehidler de olsalar; vazifeleri –ulûm-u îmaniye[127] cihetinde– yalnız yazılan şu Sözler’in şerhleri ve izahlarıdır. Veya tanzimleridir. Çünkü çok emarelerle anlamışız ki; bu ulûm-u îmaniyedeki fetva vazifesiyle tavzif[128] edilmişiz…”[129] ifadeleri de yukarıdaki hakikatleri teyid etmektedir.
Anlaşılıyor ki, Üstâd’ımızın içtihadı, Risale-i Nur’dur, vesselam…
Malumunuz olduğu üzere, ehemmiyet verdiğiniz şu noktaya ait Risale-i Nur’da daha açık, hem dikkate sezâ ve şâyân birçok önemli noktalar mevcuttur. Bu fakirin de zaten, Risale-i Nur’daki mezkûr[130] hakikatleri itiraftan başka bir şey yazacağı yoktur.
Mülâhaza-i âcizâneme[131] göre O’nun muazzez[132] ve muallâ[133] müellifinin şân-ı celîlini tarif de, mâşukunun letâfet ve güzelliklerini tavsif sadedinde taammuk[134] ettikçe, hayreti daha mâkul, daha mergup[135] olsa gerek.
İyi bilirsiniz ki, böyle çok vâsi[136] ve âli[137] hakikatleri îzanda[138] iktidarı kalîl,[139] kusuru kesîr[140] bir fakîrinizim. Binler selâm ve muhabbetlerimle…
[1] Dersaâdet: Saadet kapısı; İstanbul.
[2] Pâyitaht: Başkent, başşehir, merkez-i hükûmet.
[3] Derhâtır: Hatırlamak, hatırına getirmek.
[4] Mûtedil: Düşünce ve davranışlarında aşırılık bulunmayan, ölçülü, ılımlı, itidalli.
[5] Sanat-ı İlâhiye: Allah’ın sanatı.
[6] Mâzî: Geçmiş, geride kalmış, yaşanıp bitmiş.
[7] Rahle-i tedris: Üzerine ders verilen veya alınan rahle. Bir âlimden alınan ders.
[8] Senâkârane: Methederek, överek.
[9] Rûh-efzâ: Rûha hoş gelen.
[10] Firdevsî: Cennete dair, ait.
[11] Âlem-i ulyâ: Çok yüce âlem.
[12] Cennet-i saâdet-i uzmâ: Cennetteki çok büyük mutluluk.
[13] Âsitâne-i Âliye: Yüce İstanbul.
[14] Faziletmeâb: Çok faziletli, erdemli, üstün özelliklere sâhip.
[15] Târif-i nâkābil: Târifi imkânsız.
[16] Nevzuhûr: Yeni çıkma.
[17] Etraf-ı âlem: Dünyanın her tarafı.
[18] Dürr-i yektâ: Benzeri olmayan tek inci.
[19] Mestur: Örtülü, kapalı, gizli, saklı.
[20] Zînüfûz: Nüfuzlu.
[21] Kâl: Söz, lâf.
[22] Zîmahâret: Maharetli.
[23] Merkez-i hakikat: Hakikat merkezi, gerçeğin odak noktası.
[24] Râsiha-yı ilmiye: Kuvvetli ilim.
[25] Hedef-i maksûd: Hedeflenilen amaç.
[26] Yakîn: Bir şeyi şüphesiz olarak tam ve doğru şekilde bilme.
[27] Zâika-i vicdâniye: Vicdanın tat alma hissiyatı.
[28] Teveccüh: Bir tarafa doğru yönelme, doğrulma. Yakınlık duyma.
[29] Nazar-ı iştiyak: Büyük arzu duyma.
[30] Tenâsüp: Aralarında uygunluk bulunma, birbirine uyma, yakışma, uygun ve güzel oranda olma.
[31] Hâvi: İçine alan.
[32] Çiçekvâri: Çiçek gibi.
[33] Mâkes: Bir şeyin yansıdığı, aksettiği yer, akis yeri.
[34] Tahattur: Hatırlama.
[35] Şafak-sîmâ: Şafak gibi aydınlık yüz.
[36] Şavk: Işık.
[37] Şâşaa-pâş: Parlaklık, canlılık yayan.
[38] Münbais: Bir şeyden dolayı olan, mütevellit.
[39] Cebel: Dağ.
[40] Tulû: Doğma, doğuş.
[41] Arş-ı Âzam: Allah’ın büyüklük ve yüceliğinin ve her şeyi kuşatan sınırsız egemenliğinin tecellî ettiği yer.
[42] Mâkes: Bir şeyin yansıdığı, aksettiği yer, akis yeri.
[43] Muallâ: Yüksek, yüce, değeri, derecesi, mertebesi üstün, yüksek seviyeli.
[44] Şebnem-misâl: Çiy (çiğ) tanesi gibi.
[45] Lem’a: Parıltı, parlaklık.
[46] Sâika: Sebep.
[47] Tahattur: Hatırlama.
[48] Şâyân-ı hayran: Hayranlığa layık.
[49] Müzeyyen: Süslü, süslenmiş.
[50] İstidad: Kabiliyet, yetenek.
[51] Taalluk etme: İlgili olma, bağlanma, alâkalı olma.
[52] Beraat-i istihlâl: Güzel başlangıç.
[53] Tâli: Doğan, tulû eden.
[54] Fer’î: İkinci derecede olan.
[55] Azîmet: Kulun, Allah tarafından kendisine yüklenen görevleri tam bir sebat ve azimle yerine getirmesi.
[56] Erkân: Bir şeyde temel durumunda olan taraflar, çok kuvvetli ve güçlü olan yönler, esaslar, direkler.
[57] Ahkâm-ı zaruriye: İslâm’ın yerine getirilmesi zorunlu hükümleri.
[58] Nas: Herhangi bir konuda kesin ve açık hüküm içeren söz, açık ve kesin hüküm.
[59] İçtihad-ı mesâil-i hilâfiye: Üzerinde ihtilaf edilen içtihadî meseleler.
[60] Mesâil: Meseleler.
[61] Ahkâm-ı zaruriye: İslâm’ın yerine getirilmesi zorunlu hükümleri.
[62] Mevhibe-i İlâhiye: Cenâb-ı Hakk’ın ihsan ve hediyesi.
[63] Feriyyât: Asla değil fer’e ait olan, ayrıntılarla ilgili olan, şûbe, dal ve kollara ait bulunan.
[64] İstinbat: Bir sözden, bir işten bir anlam çıkarma, dolayısıyla anlama.
[65] Vüs’at-ı kariha: Zihin derinliği.
[66] Ahkâm-ı şeriat: Şeriatın hükümleri, esasları.
[67] Ashab-ı tahriç: Mezhep imamlarının metot ve görüşlerine bağlı kalarak yeni olaylara çözüm getiren fıkıh âlimleri.
[68] Ashab-ı tercih: Mezhep imam ve müçtehidlerinin ortaya koydukları görüşlerin dayandığı delilleri değerlendirerek, aynı konudaki farklı görüşler arasında tercih yapabilme gücüne sâhip fıkıh âlimleri.
[69] Ashab-ı temyiz: Bağlı bulundukları mezhepteki farklı görüşler arasında tercih yapamamakla birlikte, bu görüşlerden kuvvetli ve zayıf olanları ayırt edebilecek durumda bulunan fıkıh âlimleri.
[70] Mesâil-i îmaniye: Îmanî meseleler.
[71] Darphâne: Para basılan yer.
[72] Sikke-i itibar: Değer damgası.
[73] Edille: Deliller, bir dâvâyı ispâta yarayan belgeler.
[74] Mütefâvit: Aralarında fark bulunan, farklı, çeşitli, muhtelif.
[75] Füruât: Dallar budaklar, asıldan ayrılan kollar, fürû.
[76] Zülüf: Yüzün iki tarafından sarkan saç lülesi.
[77] İstinaden: Dayanarak.
[78] Nursî, Sözler, s. 525.
[79] Taalluk etme: İlgili olma, bağlanma, alâkalı olma.
[80] Vâzıh: Şüphe bırakmayacak şekilde açık olan, açık seçik, apaçık, âşikâr.
[81] Mârifet-i İlâhiye: Allah’ı bilme ve tanıma.
[82] Mârifet-i Rabbâniye: Rab olan Allah’ı bilme ve tanıma.
[83] Cevelân: Dolaşma.
[84] Mühdî: Hidâyete getiren. Hidâyete vesile olan.
[85] Kutb-u âzam: En büyük kutup; birçok Müslüman’ın kendisine bağlandıkları büyük evliyâdan zamanın en büyük mürşidi.
[86] Rivâyat: Rivâyetler.
[87] Hakikât-i îmaniye: Îman hakikati, gerçeği.
[88] Hakaik-i îmaniye: İman hakikatleri, esasları.
[89] Mukarrer: Olacağı veya yapılacağı şüpheye yer bırakmayacak şekilde kesinleşmiş, kesin, şüphesiz, muhakkak.
[90] Hakaik-i Kur’âniye: Kur’ân’ın hakikatleri.
[91] Kasr-ı İslâmiye: İslâmiyet sarayı.
[92] Hengâmında: Sırasında, zamanında.
[93] Vâreste: Kurtulmuş, halâs olmuş.
[94] Akaid-i İslâmiye: İslâm’ın esasları.
[95] Müktezî: Gerekli olan, gerekli, lüzumlu şey, lâzım:
[96] Tavr-ı esasi: Asıl tavır.
[97] Rûh-u aslî: Bir şeyin asıl özü, rûhu.
[98] Külliyât-ı ilmiye: İlmî kitap kolleksiyonu.
[99] İstihraç: Meydana çıkarmak.
[100] İstinbat: Bir sözden, bir işten bir anlam çıkarma, dolayısıyla anlama.
[101] Mezâya-yı âliye: Yüce, yüksek meziyetler, üstünlükler.
[102] Fezâil-i ilmiye: İlmi faziletler, üstünlükler.
[103] Mihrab-ı fazilet: Fazilet makamı.
[104] Tenvir: Işıklandırma, aydınlatma, bilgilendirme.
[105] Müessir: Tesir eden, tesirli, etkili, etkileyici.
[106] Külliye-i ilmiye: İlim külliyesi.
[107] Mevhibe-i İlâhiye: Cenâb-ı Hakk’ın ihsan ve hediyesi.
[108] Mevhibe-i Celîle: Allah vergisi.
[109] Haslet-i âliye: Şerefli, yüksek karakter.
[110] Kemâl-i vuzuh: Tam bir açıklık.
[111] Nâdiru’l-vukû: Nâdir, ender rastlanır.
[112] Münkerât: Dince yapılması yasak olan şeyler.
[113] Envâr-ı mârifet: Allah’ı bilme ve tanıma nurları.
[114] Mevhibe: Bağış, bahşiş, ihsan.
[115] Sahife-i âlem: Âlem sayfası.
[116] Ufk-u cedid: Yeni ufuk.
[117] Bâhir: açık, âşikâr.
[118] İstihraç etmek: Meydana çıkarmak.
[119] Lâzım-ı fıtrî: Tabii gereklilik.
[120] Derece-i ulyâ: Çok yüksek mertebe.
[121] Membâ-i esrar: Gizemli kaynak.
[122] Hakaik-i ezeliye: Ezelî olan gerçekler.
[123] Tebcil: Ululama, ağırlama, saygı gösterip ikram etme.
[124] Tâzim: Hürmet etme, saygı gösterme.
[125] Efkâr-ı âliye: Yüksek düşünceler, fikirler.
[126] Dürûs-u Kur’âniye: Kur’ân dersleri.
[127] Ulûm-u îmaniye: Îman ilimleri.
[128] Tavzif: Vazîfelendirme, bir görev verme.
[129] Nursî, Mektubat, s. 474.
[130] Mezkûr: Zikredilen, adı geçen.
[131] Mülâhaza-i âcizâne: Âciz bir şekilde olan düşünceler.
[132] Muazzez: Hürmete lâyık, büyüklük, yücelik, izzet ve şeref sâhibi.
[133] Muallâ: Değeri, derecesi, mertebesi üstün, yüksek seviyeli.
[134] Taammuk: Derinleşme, bir konuda derine inme.
[135] Mergup: İstenilen, arzu edilen, rağbet gösterilen.
[136] Vâsi: Geniş.
[137] Âli: Yüksek, yüce.
[138] Îzan: Bildirme, bildirilme.
[139] Kalîl: Çok olmayan, az.
[140] Kesîr: Çok, bol.

Bu konuda geri bildirim bırakın