Gönül Damlaları

Nûr-u aynım Oktay Bey

Nûr-u aynım[1] Oktay Bey

Âsâr-ı uhuvvet[2] ve muhabbetinizi ibraz[3] eden mektubunuzu aldım. Vaktinde cevap yazamadığım için mahzunum. Sizin gibi zekâ ile mârifeti cem etmiş ve hakikate âşinâ bir yâr-ı vefâdarın hüsn-ü zannını ihtiva eden mektubunuz, o tatlı ibare ve şirin ifadeleri ile hafif hafif esen nesim-i seher gibi şevkimizi ihtizaza getirdi. Takdir ettiğiniz sâdıkane ve sâfiyane hizmetimiz, bazı muhipler[4] tarafından gelen sû-i telakkî, sû-i zan ve sehv-i takdirin[5] sadmeleri[6] ile kalblerimizi mahzûn ve mükedder[7] kılmış iken, sizler gibi takdirşinasların hüsn-ü zanları gönüllerimize şifâyâb oldu. Doğrusu memnun olduk, inşirah bulduk. Hemen şu hususu gayet açık ve samimi olarak ifade edeyim ki; bu mükedderiyet[8] ve mahzuniyetim hissiyatımın ahvâlidir. Amma aklım, iz’anım, idrakim, vicdanım ise, nûrun meslek ve meşrebi içerisinde şu iki hakikati tasvip ederek geliyor:

Kardeşlerimizin hüsn-ü zan ve hüsn-ü takdirlerini hizmet-i Kur’âniye ve îmaniye nâmına dua kabul etmek.

Bazı muhiplerin sû-i telakkî ve sû-i vehimlerini ise, onların, nûra sadakatlerinden ve hizmet-i nuriye nâmına endişelerinden gelen hasbî bir ikaz, teyakkuzumuza[9] vesile olacak ciddi bir murakabe kabul etmek.

Bu nokta-i nazardan[10] idrak ve vicdanımın almış olduğu telezzüz,[11] nefsimin mahzûniyet ve mükedderiyetinden pek büyük ve pek mukaddestir.

Evet, Nur’un bize bahşettiği Rabbânî ve lâhutî zevkleri hiçbir keder, gam ve tasa zedeleyemez. Bazı refikler tarafından esen şefkat-âlûd[12] teessür rüzgârları, haşin de olsa başakların olgunlaşmasına vesile olduğundan, binnetice hayır ve saadettedirler. Bir teessür ki, zevk ve saadetleri celbediyor, –nefsülemirde–[13] ona teessür denilmemeli. Akıl ve vicdan hakikati teslim ederken, nefis ve hissiyatın muhalefeti şahsiyet-i insaniye için ciddi bir noksanlıktır.

Oktaycığım, her ne ise… Lehülhamd ve’l-minne,[14] âhir zamanın bu müthiş sadmeleri içerisinde bizler çok bahtiyarız. Taksim-i ezeliyeye râzıyız. Nur ve Nur’un hizmeti bizlere kâfi ve vâfidir.[15] Emin ol ki, Nur’un tefeyyüzü[16] ile mütelezziz olmak cennetlere bile müreccahtır.[17]

Evet, feyz de, safâ da, huzur da, inşirah ve sürur da Nur’lardadır. Âlemde ne kadar güzellikler varsa, hepsi de Nur’un penceresi ile temâşâ edilir. Âli hisler onunla uyanır, tatlı neşeler onunla ihyâ edilir. Hissiyatlara O letâfet katar. Yeisi o kırar, hüzün ve elemi dağıtır. Kalbe intibahı, rûha inşirahı o verir. Îmanlara rüsuh[18] ve metaneti o kazandırır. Gönüllere saykalı[19] o vurur.

Doğrusu; Risale-i Nur, bu asrın rûhuna bir inşirah, idrakine bir intibah, kalbine bir ciladır. Cihânın çehre-i muallasına[20] müncelî[21] olan bu nûr-u mârifet ile asrın basiret gözü açılmıştır. Dehrin[22] idrakine çöken sıklet-i küfür,[23] nûrun hakikat ve mârifet şuâlarının karşısında zîr-ü zeber olmuş ve olacaktır. Letâfet ve nûraniyetiyle ehl-i îmanı şevk ile ihtizaza[24] getirmiş, gönlünü feyz ve vecde mâkes kılmıştır. Bu sadâ-i necât ve felâh,[25] inşaallah bütün cihânı feyzine gark edecektir.

Öyleyse bizlere düşen en büyük vazife, hayatımızın kıymettar dakikalarını bu mârifetlere hasretmektir. Zaten insanlar için en önemli mârifet, mârifet-i Rabbâniye[26] ve maarif-i İlâhiye’dir.[27] Fıtratımızdaki şevk-i mârifeti Risale-i Nur’a tahsis edersek, vicdanımıza, memleketimize ve âlem-i insaniyete karşı vazifelerimizi bihakkın îfâ etmiş oluruz. Bu mârifetlere vesile olamayan ilim ve malumatın, servet ve mülkün, makam ve mevkinin nefsülemirde[28] hiçbir kıymet ifade etmeyeceği bedîhîdir.

Bunların bahşettiği imtiyazlara güvenilmez. Belki de bunlar, rıza ve sıddıkiyete giden yolda, birer hicab, birer prangadırlar. Onun için enfüsî[29] ve âfâkî[30] âlemlerdeki hicapları açmak, prangaları kırmak, nurlu ve müstakim ufuklara, rıza sahiline vâsıl olmak için Nur’un meslek ve meşrebini esas ittihaz etmemiz gerekir. Öyle ise, bizler için lüzumlu olan, Nur’un hakikatlerine tam yapışmak, Nur’un rızaya îsal[31] edici meslek ve meşrebini amel ve harekâtımızla tam göstermek, onun envâr ve hakikatlerini mir’at-ı rûhumuzda[32] tam temessük[33] ettirmektir.

Nur-dîdem,[34] aziz efendim, anladığım şu ki, hizmete ait muvaffakiyetsizlik, isabetsizlik, hata ve kusurlar, Nur’daki azamî ihlâs, azamî sadakat, azamî tesânüd, azamî temkin… gibi düsturların layıkıyla hayata tatbik edilemeyişinden ileri gelmektedir. Daha açıkçası Nur’un meşrebinin, seciye ve mizaç hâline getirilememesidir.

Ayrıca mektubun ihraz[35] ettiği ifadelerin siyak,[36] sibakından[37] tahattur ettiğim “su-i zan” ve “hüsn-ü zan”na ait bir iki hususu da sizin gibi yâr-ı vefadarıma yazayım dedim. Şöyle ki: Sû-i zan bir hastalıktır. Lâkin bilinmez ki bir hastalıktır. Sû-i zan, müptela olanı bir efkâr-ı vehmiye[38] ve vâhiyeye[39] götürür, aldatır, belki iğfal[40] eder. Hak ve hukuku zedeler. Kin ve iğbirar[41] gibi şahsiyet-i insaniyeyi kemiren mezmûm ahlâklara menşedir. Sadakat ve ihlâs ile hamiyet ve gayret ile hizmet edenlerin şevklerini kırar. O, huzurun, şevkin, himmet ve hamiyetin muharribidir.[42] Sû-i zan zakkum ağacına benzer. “Güzel gör, hem güzel bak. Taa güzel düşünmeli. Güzel bil, hem güzel düşün. Taa leziz hayatı bulmalı… Hayat içinde hayattır, hüsn-ü zan da emeli. Sû-i zanla yeistir; saadet muharribi, hem de hayatın katili.”[43] Üstâd’ımızın bu veciz ifadeleri haddizâtında[44] bizlere kâfidir.

İnsanı bu gibi vâhî[45] ve bâtıl tasavvurlardan kurtarıp, dehşetli ızdırap yollarından vikāye[46] eden ve sû-i ahlakın zuhuruna imkân vermeyen bir seciye-i âliye[47] ise, hüsn-ü zandır. Evet, uhuvvet, sadakat, ihlâs ve muhabbet gibi temel seciyelerden biri de hüsn-ü zandır. Hatta hüsn-ü zan bir cihette ulvî hislerin ve ahlâk-ı âliyenin esasıdır.

Bunların mânevî muhafızı ve kale-i râsihidir.[48] O, bir râbıta-i hayat[49] ve bir sebeb-i ülfettir.[50] O, dinen memur olduğumuz bir sünnettir.

Elhâsıl, vefakâr dostların, hüsn-ü zan ve hüsn-ü telakkîleri birer tiryak-ı şâfîdir.[51] Sâdıkane muhabbet, sâfiyane uhuvvet ve hasbî kadirşinaslık kadar gönülleri neşve-yab[52] eden bir zevk-i rûhanî yoktur. Bu seciyeler bir bahş-ı rahmânîdir.[53] Bir kuvve-i râbıta-i kudsiyedir.[54] Nesiminde hayat vardır; ruhları müncezib[55] eder, harekete getirir. Gönülleri parlatır. Fikirleri yükselten nûranî birer feyz-i tecellâdır.[56] Onun için uhuvvete meftunum. Evet, ezvâk-ı uhuvvet[57] vicdanlarda temevvüc[58] ettikçe, âsâr-ı şevk[59] tatlı tatlı ihtizaza[60] gelir. Sürur goncaları gönüllerde nâzenin nâzenin açılır.

Başta Sungur Ağabey olmak üzere, Orhan Bey, Rahmi Bey, Necmeddin ve Şemseddin Beylere, Ahmed Şahin, Abdülvahid, Dikmen, Vakkasoğlu, Vahdet, Saffan ve sair kardeşlere selamlarımı tebliğ ederseniz memnun olurum.

Cenâb-ı Allah bizleri şu hizmet-i kudsiyede müstakim ve muvaffak kılsın. Âmin.


25 Temmuz 1984
Mehmed Kırkıncı


[1]       Nûr-u ayn: Göz nûru.

[2]       Âsâr-ı uhuvvet: Kardeşlik eserleri.

[3]       İbraz: Ortaya koyma, gösterme.

[4]       Muhip: Dost.

[5]       Sehv-i takdir: Hatayı kabul etme.

[6]       Sadme: Hızla vurma, çarpma. Beklenmedik sıkıntı.

[7]       Mükedder: Kederli, gamlı, üzgün.

[8]       Mükedder: Dertli, üzüntü duyan.

[9]       Teyakkuz: Gözünü açma, gafletten kurtulma, uyanıklık.

[10]      Nokta-i nazar: Bakış noktası, bakış açısı.

[11]      Telezzüz: Zevk alma, hoşlanma, hazzetme.

[12]      Şefkat-âlûd: Şefkatli.

[13]      Nefsülemir: Gerçek; işin aslı ve gerçeği.

[14]      Lehülhamd ve’l-minne: Ezelden ebede her türlü hamd ve minnet Allah’a olsun!

[15]      Vâfi: Yeterli.

[16]      Tefeyyüz: Feyiz bulma, ilerleme, yükselme.

[17]      Müreccah: Tercih edilen, üstün tutulan.

[18]      Rüsuh: Sağlam olma, sağlamlık.

[19]      Saykal: Cila.

[20]      Çehre-i mualla: Yüce görünüş.

[21]      Müncelî: Parlayan, parlak. Apaçık görünen, âşikâr.

[22]      Dehr: Dünya, cihan, âlem.

[23]      Sıklet-i küfür: Küfrün ağırlığı.

[24]      İhtizaz: Hafif hafif titreme.

[25]      Sadâ-i necât ve felâh: Kurtuluş ve selâmet sadâsı.

[26]      Mârifet-i Rabbâniye: Cenâb-ı Allah’ı tanıma ve bilme.

[27]      Maarif-i İlâhiye: İlâhî bilgiler.

[28]      Nefsülemir: Gerçek; işin aslı ve gerçeği.

[29]      Enfüsî: Şahsî anlayış ve duygulara dayanan, subjektif, öznel.

[30]      Âfâkî: Ciddî ve belli bir konu üzerinde olmayan, rastgele, dereden tepeden.

[31]      Îsal: Ulaştırma, ulaştırılma, eriştirme, eriştirilme.

[32]      Mir’at-ı rûh: Ruh aynası.

[33]      Temessük: Tutunma, güvenerek sarılma.

[34]      Nur-dîde: Göz nûru.

[35]      İhraz: Kazanma, elde etme; erişme.

[36]      Siyak: Akış şekli, ifâde tarzı. Şekil, biçim, tarz, üslûp.

[37]      Sibak: Bir şeyin öncesi, kendinden önce olanı, geçmişi, üst tarafı.

[38]      Efkâr-ı vehmiye: Var olmadığı hâlde varsayılan.

[39]      Vâhiye: Boş, anlamsız şey.

[40]      İğfal: Gaflete düşürüp yanıltma, kandırma, aldatma.

[41]      İğbirar: Gücenme, darılma, hatırı kalma.

[42]      Muharrib: Yıkan, harap duruma getiren, tahrip eden, muhrip.

[43]      Nursî, Âsâr-ı Bediîyye, s. 568.

[44]      Haddizâtında: Aslında, esasen.

[45]      Vâhî: Boş, mânâsız, abes.

[46]      Vikāye: Korumak, gözetmek.

[47]      Seciye-i âliye: Yüksek karakter.

[48]      Kale-i râsih: Sağlam, sarsılmaz kale.

[49]      Râbıta-i hayat: Hayat bağı.

[50]      Sebeb-i ülfet: Alışkanlık sebebi.

[51]      Tiryak-ı şâfî: Şifâlı ilaç.

[52]      Neşve-yab: Neşeli, keyifli.

[53]      Bahş-ı rahmânî: Rahmet ve merhamet veren, bağışlayan Allah.

[54]      Kuvve-i râbıta-i kudsiye: Mukaddes bağın kuvveti.

[55]      Müncezib: Bir şeye, bir tarafa doğru çekilen.

[56]      Feyz-i tecellâ: Yansımanın bereketi.

[57]      Ezvâk-ı uhuvvet: Kardeşliğe, dostluğa ait zevkler.

[58]      Temevvüc: Dalgalanma, çalkalanma.

[59]      Âsâr-ı şevk: Şevk eserleri.

[60]      İhtizaz: Hafif hafif titreme.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X