İnsan, Millet ve Devlet

Peygamberimiz’e Karşı Vazifelerimiz

Peygamberimiz’e Karşı Vazifelerimiz

Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’inde Peygamber Efendimize hitaben:

قُلْ اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَالرَّسُولَۚ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْكَافِر۪ينَ

“De ki; Allah’a ve Peygamberine itaat ediniz. Eğer yüz çevirirlerse, şüphe yok ki Allah Teâlâ kâfirleri sevmez.”[1] buyurmaktadır.

Bu âyetten de anlaşıldığı gibi, Allah-u Teâlâ Hazretlerinden sonra en çok itaat Peygamber Efendimizedir. Çünkü itaat yolları içinde en makbul ve en doğrusu onun gösterdiği yoldur. Ona itaat etmeyenler fert olsun, cemaat olsun dünya ve âhiret saadetine varamazlar. Çünkü beşeriyet, zulüm ve dalâlet çukurundan ancak O’nun getirdiği hidâyet nûruyla, yine O’nun sa’y ve gayretiyle kurtulabilmiştir. Putperestliği, bâtıl itikatları ve hurafeleri kökünden söküp atan O oldu. İnsanlık âlemine Allah’ı hakkıyla O tanıttı. Cenâb-ı Hakk’ı kalplere ve gönüllere O sevdirdi. Dünya ve âhirete ait saadet kapılarını O açtı. İnsanlık âlemini ilim, mârifet, adâlet ve fazilet ışıklarıyla O ziyâlandırdı; onları sürur ve saadete sevk edecek bir şeriat vücuda getirdi. Bu sayede muazzam medeniyetler kuruldu. Az bir zaman içinde getirdiği prensiplerle insanların kalp, ruh ve hayat-ı içtimâiyelerinde harikulade bir inkılâp yaptı. İnsanlar arasında düşmanlık ve nefrete bedel muhabbet ve kardeşliği tesis etmeye muvaffak oldu. Âlemin yaratılışındaki sırları çözdü. Bu bakımdan O’nu (s.a.v) her şeyden hatta canımızdan da çok sevmek îmanın kemalinden olduğu gibi, akıl ve vicdanın da gereğidir.

Peygamber Efendimizi (s.a.v) sevmek ve ona ittiba etmek insanı muhabbetullaha götürür. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de mealen şöyle buyurulmaktadır:

قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُون۪ي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْۜ

“De ki: Eğer siz Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın…”[2]

Bediüzzaman Hazretleri bu âyette i’cazlı bir îcaz olduğunu söyler ve şöyle der:

“Çünkü çok cümleler, bu üç cümlenin içinde dercedilmiştir. Şöyle ki: Şu âyet diyor ki: Allah’a (celle celâlühü) îmanınız varsa, elbette Allah’ı seveceksiniz. Madem Allah’ı seversiniz, Allah’ın sevdiği tarzı yapacaksınız. Ve o sevdiği tarz ise, Allah’ın sevdiği zâta benzemelisiniz. Ona benzemek ise, ona ittiba etmektir. Ne vakit ona ittiba etseniz, Allah da sizi sevecek. Zâten siz Allah’ı seversiniz, taa ki Allah da sizi sevsin.

İşte bütün bu cümleler, şu âyetin yalnız mücmel[3] ve kısa bir mealidir. Demek oluyor ki; insan için en mühim âlî maksad, Cenâb-ı Hakk’ın muhabbetine mazhar olmasıdır. Bu âyetin nassıyla gösteriyor ki; o matlab-ı âlânın[4] yolu, Habibullah’a ittibadır ve Sünnet-i Seniyesine iktidadır.”[5]

“Evet, madem dost ve düşmanın ittifakıyla, Zât-ı Ahmediye (s.a.v) mehâsin-i ahlâkın[6] en yüksek mertebelerine mazhardır. Ve madem bil’ittifak nev-i beşer içinde en meşhur ve mümtaz bir şahsiyettir. Ve madem binler mucizatın delâletiyle ve teşkil ettiği âlem-i İslâmiyetin ve kemalâtının şahâdetiyle ve mübelliğ ve tercüman olduğu Kur’ân-ı Hakîm’in hakaikinin tasdikiyle, en mükemmel bir insan-ı kâmil ve bir mürşid-i ekmeldir. Ve madem semere-i ittibaıyla[7] milyonlar ehl-i kemal, merâtib-i kemalâtta terakkî edip saadet-i dâreyne vâsıl olmuşlardır. Elbette o zâtın sünneti, harekâtı, iktida edilecek en güzel numunelerdir ve takip edilecek en sağlam rehberlerdir ve düstur ittihaz edilecek en muhkem kanunlardır. Bahtiyar odur ki, bu ittiba-ı sünnette hissesi ziyâde ola. Sünnete ittiba etmeyen, tembellik eder ise, hasaret-i azîme; ehemmiyetsiz görür ise, cinayet-i azîme;[8] tekzibini işmam[9] eden tenkid ise, dalâlet-i azîmedir.[10][11]

Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (s.a.v), bütün hayatında insanlığın necat ve felahı uğrunda insanüstü bir fedakârlık gösterdi. İnsanları Hak dine dâvetinde karşısına çıkan bütün engelleri aştı. Bu uğurda kendine yapılan bütün eziyet ve işkencelere, akıl almaz zulümlere, suikastlere karşı asla boyun eğmedi. Azmine, metanetine asla bir zayıflama gelmedi. Dünya saltanatına, servetine hiçbir zaman alâka göstermedi. Kendisine teklif edilen cazip şeylere verdiği cevabı: “Bir elime güneşi, diğer elime de ay’ı verseler, ben dâvâmdan asla vazgeçmem!”[12] olmuştur.

Evet, o şanlı Rasûlün yalnız bir dâvâsı ve gayesi vardı. O da dinlerin en güzeli olan İslâmiyet’i gönüllere sevdirerek dünyaya hâkim kılmaktı. O’nun emrettiği şeyleri tereddütsüz kabul etmek, ismi söylendiğinde ona salât ve selam getirmek dinimizin icabındandır. Taraf-ı İlâhiden ne getirmiş ve haber vermişse onları yapmak, yasakladığı şeyleri yapmamak da üzerimize farzdır, vâciptir, sünnettir. Çünkü bunlar dünya ve âhiret saadetini kazanmamıza vesiledirler.

Allah-u Teâlâ, bütün ulvî seciyeleri ve güzel ahlâkları kemâl derecesinde onda birleştirmiştir. O, sıdk ve istikametin yaşayan bir timsaliydi. Bu ulvî seciyeler taa çocukluğundan hayatının sonuna kadar kendisinde mevcuttu. O bakımdan kendisine “Muhammed’ül-Emin” denilirdi. Fevkalade bir cesaret ve bir metanete sâhipti. Harplerde gösterdiği kahramanlıklar her türlü tasavvurun üstündeydi. Düşmanları hezimete uğratmada dengi yoktu. Birçok kere Ashâb-ı Kiram harpten geri çekildikleri zaman, o Nebi-i Âlişân Efendimiz (s.a.v) asla geri adım atmamış, düşmana karşı hücuma devam etmiştir. Bu hâli ise, onun Allah’a olan itimat ve tevekkülünü parlak bir sûrette göstermektedir. Onun hayatını tetkik edenler, ne kadar metin bir irade, sarsılmaz bir azme mâlik olduğunu görebilirler.

Risaletini inkâr eden düşmanları bile onun bu ulvî meziyetlerini kabul etmek zorunda kalıyorlardı. Hatta bugün bile birçok müsteşrik,[13] Peygamberimizin büyüklüğünü takdir ederek bütün fazilet ve ahlâk-ı hasenenin onda cem olduğunu itiraf etmektedir.

Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de Cenâb-ı Hak O’nun şeref ve kıymetini ibraz sadedinde şöyle buyurmaktadır:

وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمٖينَ

“Biz seni ancak bütün âlemlere rahmet olarak gönderdik.”[14]

Bir hadis-i kudsîde de Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

“Sen olmasaydın, bu kâinatı yaratmazdım.”[15]

Onun aziz ve mükerrem vücudu sadece bir kavme, bir millete değil, bütün bir insanlığa ilâhi bir rahmettir. Cenâb-ı Hak onu peygamberlerin en sonuncusu ve en mükemmeli olmak şerefiyle mümtaz kılmış ve bütün akıl sâhiplerine salâh ve halas yollarını onunla göstermiş, insanlığın saadet ve selametine vesile olan İslâm dinini onunla tâlim ettirmiştir. Onun getirdiği nurdan, feyizden sadece insanlar değil, semâvattaki melekler ve bütün mahlûkat kemâliyle istifaza ve istifade ettiler, hisselerini aldılar.

Peygamber Efendimizin (s.a.v) bütün ümmetine karşı sonsuz bir şefkat ve muhabbeti vardır.

“Zât-ı Ahmediye aleyhissalâtü vesselâm, dünyaya geldiği dakikada ‘ümmetî, ümmetî’ rivâyet-i sahiha ile ve keşf-i sâdıkla dediği gibi, mahşerde herkes ‘nefsî, nefsî’ dediği zaman, yine “ümmetî ümmetî” diyerek en kudsî ve en yüksek bir fedakârlık ile, yine şefaatiyle ümmetinin imdadına koşacaktır.

İşte o zâtın şefaati altına girip nûrundan istifade etmenin ve zulümat-ı berzahiyeden kurtulmanın çaresi, sünnet-i seniyeye ittibadır.”[16]


[1]       Âl-i İmrân, 3/32.

[2]       Âl-i İmrân, 3/31.

[3]       Mücmel: Kısaltılmış, özetlenmiş, kısa.

[4]       Matlab-ı âlâ: En yüce talep, arzu.

[5]       Nursî, Lem’alar, s. 64.

[6]       Mehâsin-i ahlâk: Güzel ahlâklar.

[7]       Semere-i ittibâ: Tâbi olmanın meyvesi.

[8]       Cinayet-i azîme: Çok büyük cinayet.

[9]       İşmam etmek: Hissettirmek.

[10]      Dalâlet-i azîme: Çok büyük sapıklık, yoldan çıkma.

[11]      Nursî, Lem’alar, s. 67.

[12]      bk. Sîretu İbn Hişam, 1/266; İbnu Seyyid’n-nas, Uyunu’l-eser, 1/132; İbn Kesîr, es-Sîretu’n-Nebeviye, 1/474; Beyhakî, Delail’u’n-Nübüvve-şamile, 2/63; Taberî, 2/218-220.

[13]      Müsteşrik: Doğu bilimci, şarkiyatçı, oryantalist.

[14]      Enbiyâ, 21/107.

[15]      Müsned-i Firdevs, 8031.

[16]      Nursî, Lem’alar, s. 262.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X