Peygamber Efendimiz

Rasûl-i Ekrem’in (s.a.v.) En Büyük Mucizesi Kur’ân’dır

Rasûl-i Ekrem’in (s.a.v.) En Büyük Mucizesi Kur’ân’dır

Kur’ân-ı Kerim’in ihtiva ettiği hükümlerin birçoğu, daha önce gelen semâvî kitaplarda olmadığı hâlde, geçmiş bütün kitapların hükümleri onda mevcuttur. Bu bakımdan Kur’ân, geçmiş dinî kitaplardan daha ihatalıdır ve onların fevkindedir.

Her bir kelimesinde birçok hikmetler bulunan bu sonsuz nûru her kim dikkatle okursa, ondaki i’caz ve üslûba; ifadelerindeki belâğat ve fesahate hayran olmaması mümkün değildir. Kur’ân, yaklaşık on beş asır evvel nâzil olduğu hâlde, sanki yeni nâzil olmuş gibi tazeliğini muhafaza etmektedir. Çünkü o ezelden gelmiş ve ebede gidecektir.

“Zaman ihtiyarlandıkça Kur’ân gençleşiyor.”[1]

Kur’ân-ı Kerim’in ümmî bir zât olan Hz. Peygamber (s.a.v.) tarafından tebliğ edilmesi, O’nun en büyük mucizelerinden biridir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.) okuma yazma bilmeyen ümmî Arap kabilesi içinde büyümüştü. O’nun büyüdüğü belde ve muhit ilim, irfan, fazilet ve medeniyetten tamamen mahrumdu; cehâlet sisinin çöktüğü kapkaranlık bir memleket idi. Burada ilim ve irfan erbabı kimseler de yoktu. Okuma yazma bilmeyen Rasûl-i Ekrem (s.a.v.), diğer semâvî kitaplardan bir şey öğrenememiş ve o kitapların âlimleri ile de oturup kalkmamıştı. Bu şekilde kırk yaşına ayak bastı. İşte o zaman Hira Mağarası’ndan parlayan bir nur ile cehâlet bulutları kalktı ve dünyanın dört bir yanını mârifet, ilim, fazilet ve medeniyet ışıkları kapladı. O’nun okuduğu kelam-ı Rabbânî, insanlık âlemine, hikmetin sırlarını keşfetti. İnsanların fikirlerini ve nazarlarını açacak ve derin düşüncelere sevk edecek hikmetin inceliklerini, îmanın esrarını ve ubûdiyetin tarâvetini[2] ders verdi. Zemin ve âsuman O’nun dünyaya teşrifi ile mesrur oldu. Dolayısıyla nübüvvet güneşinin doğduğu her yer nurlandı ve sürûra gark oldu.

Kur’ân-ı Kerim nâzil olmadan evvel Arap Yarımadasında en revaçta olan şey, belağat ve fesahat idi. Belağat ve fesahatin zirvesinde bulunan Kur’ân’ı Azimüşşan nâzil olduktan sonra, hiçbir şâir, edip, fesahat ve belağat erbabı onun nazm-ı celiline[3] mukabele edemediler ve tek bir âyetin dahi benzerini yapamadılar, zaten yapmaları da mümkün değildi. Kur’ân onlara meydan okudu. Nitekim Cenâb-ı Hak bir âyette mealen şöyle buyurmaktadır:

قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْاِنْسُ وَالْجِنُّ عَلٰٓى اَنْ يَأْتُوا بِمِثْلِ هٰذَا الْقُرْاٰنِ لَا يَأْتُونَ بِمِثْلِهٖ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَهٖيراً

“De ki: Yemin ederim! Eğer insanlar ve cinler, bu Kur’ân’ın benzerini yapmak için bir araya toplansalar, hatta birbirine destek olup güçlerini birleştirseler bile, yine onun gibi bir kitap meydana getiremezler.”[4]

Bundan dolayıdır ki, Kur’ân’ı Allah kelamı olarak kabul etmeyen müşrikler, kısa bir sûrenin benzerini getirmek gibi rahat bir yolu değil, mal ve canlarını tehlikeye sokan savaşı tercih ettiler.

“Demek, muâraza-i bilhuruf[5] mümkün değildi, muhaldi. Onun için muharebe-i bissüyufa[6] mecbur oldular.”[7]

İlim ve fen ne kadar terakkî ederse etsin, hiçbir asır ve hiçbir kimse Kur’ân’daki hakikatlerden müstağni kalamaz. Evet, Kur’ân, iki dünyanın saadetini temin etmiştir. Beşer nelere muhtaç ise, hepsi onda mevcuttur.

وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا فٖي كِتَابٍ مُبٖينٍ

“Yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki, Kitab-ı Mübinde bulunmasın.”[8] âyet-i kerimesi bunu ifade etmektedir.

“Kur’ân-ı Azîmüşşan yalnız bir asra değil, bütün asırlara nâzil olmuştur. Hem bir tabaka insanlara mahsus değil, bütün tabakat-ı beşere[9] şümûlü vardır. Hem bir sınıf insanlara ait değil, bütün beşerin sınıflarına racidir. Binaenaleyh herkes, her tabaka, her zaman, fehmine, istidadına göre Kur’ân’ın hakaikinden[10] hisse alabilir ve hissedardır.”[11]

Kur’ân, bitmez tükenmez bir hazinedir. Herkes kabiliyetine göre O’ndan istifade eder.

Kur’ân’ın her bir sûresi, her bir âyeti ve her bir harfi, hakikat ve feyiz hazinesidir. Bazen bir tek harf, (“besmele”deki bâ harfi gibi) bir sahife kadar hakikatleri ders verir. O’nun her bir harfi, bir havz-ı ekberdir;[12] feyiz ve bereket suyu oradan gelip, kalplere ve ruhlara akar. O leziz bir kevserdir. Suyundan içmekle doyulmaz. Kur’ân, uçsuz bucaksız bir okyanustur, her insan istidat ve kabiliyeti nisbetinde onun derinliklerine dalar. Yazılan bütün tefsirler o okyanustan ancak bir damladır. O’nu okuyan ve anlayan îman-ı kâmile erer. İnanmayan biri de onu hakkıyla tetkik ederse, îmana gelir. Onun için Kur’ân’ın feyzi sonsuzdur. İsmi gibi mânâları da güzeldir. Bu nihayetsiz feyizden istifade etmek için onu okumak, anlamak ve hükümlerine uymak lazımdır. Bununla beraber, onu hakkıyla takdir etmek beşer idrakinin fevkindedir.

Gece gündüz binlerce hâfızın ve milyonlarca mü’minin aşk ve şevk ile usanmadan okuduğu, altı yaşındaki bir çocuğun bile kolaylıkla ezberlediği tek kitap Kur’ân’dır.

Rasûl-i Ekrem’e (s.a.v.) indirilen Kur’ân-ı Kerim, her türlü tahriften mahfuz kalan yegâne kitaptır. Bütün semâvî kitaplar içinde bir benzeri ve eşi yoktur. Onun hiçbir âyeti, hiçbir harfi ve hatta tek bir noktası dahi değişmemiştir. Çünkü onu muhafaza edeceğini buyuran Allah’tır. O ezelden gelip ebede gidecektir. Nitekim her zamanda milyonlarca hâfızların hâfızasında nakşolunmuştur. Kur’ân, dünyanın her tarafında Cebrâil’in (a.s.) vahyettiği ve Hz. Peygamberin okuduğu gibi aynı harf ve aynı hareke ile okunmaktadır. O, elfaz ve kelimesiyle belagat ve fesahatiyle mucize olduğu gibi, mânâsıyla da o derece mucizedir. Bu bakımdan diğer semâvî kitaplarla kabil-i kıyas[13] değildir.

Prens Bismarck Kur’ân hakkında şöyle der:

“Ben Kur’ân’ı her cihetten tedkik ettim, her kelimesinde büyük hikmetler gördüm. Muhammedîlerin (s.a.v.) düşmanları, bu kitap Muhammed’in (s.a.v.) zâde-i tab’ı[14] olduğunu iddia ediyorlarsa da, en mükemmel hattâ en mütekâmil[15] bir dimağdan böyle hârikanın zuhurunu iddia etmek, hakikatlere göz kapayarak kin ve garaza âlet olmak mânâsını ifade eder ki; bu da ilim ve hikmetle kabil-i telif[16] değildir. Ben şunu iddia ediyorum ki; Muhammed (s.a.v.) mümtaz bir kuvvettir. Destgâh-ı kudretin[17] böyle ikinci bir vücudu imkân sahasına getirmesi ihtimalden uzaktır.

Sana muasır bir vücud olamadığımdan dolayı müteessirim ey Muhammed (s.a.v.)! Muallimi ve nâşiri olduğun bu kitap senin değildir; o lahûtîdir. Bu kitabın lahûtî olduğunu inkâr etmek, mevzu ilimlerin butlanını[18] ileri sürmek kadar gülünçtür. Bunun için, beşeriyet senin gibi mümtaz bir kudreti bir defa görmüş, bundan sonra göremeyecektir. Ben, huzur-u mehâbetinde[19] kemal-i hürmetle eğilirim.”[20]

Bediüzzaman Hazretlerinin Kur’ân hakkında yazmış olduğu Yirmi Beşinci Söz’den bir bölümü dikkatinize sunmak istiyorum:

“Kur’ân, şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezelîyesi[21] ve âyât-ı tekviniyeyi[22] okuyan mütenevvi[23] dillerinin tercüman-ı ebedîsi ve şu âlem-i gayb ve şehâdet kitabının müfessiri ve zeminde ve gökte gizli esmâ-i İlâhiyenin mânevî hazinelerinin keşşafı ve sutûr-u hâdisâtın[24] altında muzmer[25] hakaikin miftahı[26] ve âlem-i şehâdette âlem-i gaybın lisanı ve şu âlem-i şehâdet perdesi arkasında olan âlem-i gayb cihetinden gelen iltifâtât-ı ebedîye-i Rahmâniye[27] ve hitâbât-ı ezelîye-i Sübhâniyenin[28] hazinesi ve şu İslâmiyet âlem-i mânevîsinin güneşi, temeli, hendesesi ve avâlim-i uhrevîyenin[29] mukaddes haritası ve Zât ve sıfât ve esmâ ve şuûn-u İlâhiyenin kavl-i şârihi,[30] tefsir-i vâzıhı,[31] burhan-ı katıı,[32] tercüman-ı sâtıı[33] ve şu âlem-i insaniyetin mürebbîsi ve insaniyet-i kübrâ olan İslâmiyetin mâ ve ziyâsı ve nev-i beşerin hikmet-i hakikiyesi ve insaniyeti saadete sevk eden hakikî mürşidi ve hâdîsi ve insana hem bir kitab-ı şeriat, hem bir kitab-ı dua, hem bir kitab-ı hikmet, hem bir kitab-ı ubûdiyet, hem bir kitab-ı emir ve dâvet, hem bir kitab-ı zikir, hem bir kitab-ı fikir, hem bütün insanın bütün hâcât-ı mâneviyesine merci[34] olacak çok kitapları tazammun[35] eden tek, câmi bir kitab-ı mukaddestir. Hem bütün evliya ve sıddıkîn ve urefâ[36] ve muhakkıkînin muhtelif meşreplerine ve ayrı ayrı mesleklerine, her birindeki meşrebin mezâkına[37] lâyık ve o meşrebi tenvir edecek ve her bir mesleğin mesâkına[38] muvafık ve onu tasvir edecek birer risale ibraz[39] eden mukaddes bir kütüphâne hükmünde bir kitab-ı semâvîdir.

Kur’ân, bütün âlemlerin Rabbi itibarıyla Allah’ın kelâmıdır; hem bütün mevcudatın İlâhı unvanıyla Allah’ın fermanıdır; hem bütün semâvat ve arzın Hâlıkı nâmına bir hitaptır; hem rubûbiyet-i mutlaka[40] cihetinde bir mükâlemedir;[41] hem saltanat-ı âmme-i Sübhâniye[42] hesabına bir hutbe-i ezelîyedir;[43] hem rahmet-i vâsia-i muhîta[44] nokta-i nazarında bir defter-i iltifâtât-ı Rahmâniyedir;[45] hem ulûhiyetin azamet-i haşmeti[46] haysiyetiyle, başlarında bazen şifre bulunan bir muhabere[47] mecmuasıdır; hem İsm-i Âzamın muhitinden nüzul ile Arş-ı Âzamın bütün muhâtına[48] bakan ve teftiş eden hikmetfeşan[49] bir kitab-ı mukaddestir. Ve şu sırdandır ki, ‘Kelâmullah’ unvanı, kemâl-i liyakatle[50] Kur’ân’a verilmiş ve daima da veriliyor.”[51]


[1]       Nursî, Sözler, s. 806.

[2]       Tarâvet: Tazelik.

[3]       Nazm-ı celil: İlâhi tertip, diziliş. Âyetteki harf ve kelimelerin yüce dizilişi.

[4]       İsrâ, 17/88.

[5]       Muâraza-i bilhuruf: Harflerle mücadele, yazılı ve sözlü mücadele.

[6]       Muharebe-i bissüyuf: Kılıçlarla savaşma, silahlı mücadele.

[7]       Nursî, Sözler, s. 398.

[8]       En’âm, 6/59.

[9]       Tabakat-ı beşer: İnsan sınıfları; burada her asırda yaşayan insanlar kastediliyor.

[10]      Hakaik: Hakikatler, doğrular.

[11]      Nursî, İşârâtü’l İ’caz, s. 44-45.

[12]      Havz-ı ekber: En büyük havuz.

[13]      Kabil-i kıyas: Kıyası mümkün.

[14]      Zâde-i tab: Bir kimsenin düşünce mahsulü olarak kaleminden çıkan, doğan.

[15]      Mütekâmil: Olgun, mükemmel.

[16]      Kabil-i telif: Bağdaşabilir, uyuşması mümkün.

[17]      Destgâh-ı kudret: Allah’ın kudret eli, kudret tasarrufu.

[18]      Butlan: Bâtıl, geçersiz.

[19]      Huzur-u mehâbet: Büyüklük ve ihtişamın karşısında.

[20]      Nursî, Nurun İlk Kapısı, RNK Neşriyat, İstanbul, s. 200.

[21]      Tercüme-i ezeliye: Ezelden gelen tercüme.

[22]      Âyât-ı tekvîniye: Kâinattaki Allah’ın varlığına ve birliğine olan deliller.

[23]      Mütenevvi: Çeşitli.

[24]      Sutûr-u hâdisât: Cenâb-ı Hak tarafından kâinat kitabında satırlar gibi yazılan olaylar zinciri.

[25]      Muzmer: Gizli, saklı.

[26]      Miftah: Anahtar.

[27]      İltifâtât-ı ebediye-i Rahmâniye: Allah’ın sonsuz rahmetiyle kullarına ebediyen lütuf ve iyilikte bulunması.

[28]      Hitâbât-ı ezeliye-i Sübhâniye: Kusur ve aczden yüce olan Allah’ın ezelî konuşmaları.

[29]      Avâlim-i uhreviye: Öldükten sonraki hayata ait dünyalar, âhiret âlemleri.

[30]      Kavl-i şârih: Açıklayıcı söz; kesin delil.

[31]      Tefsir-i vâzıh: Açık tefsir.

[32]      Burhan-ı katı: Kesin delil.

[33]      Tercüman-ı sâtı: Parlak, güçlü tercüman.

[34]      Merci: Kaynak, merkez.

[35]      Tazammun etmek: İçine almak.

[36]      Urefâ: Ârifler, isim ve sıfatlarıyla Allah’ı hakkıyla tanıyanlar.

[37]      Mezâk: Zevk, anlayış.

[38]      Mesâk: Sevk edilecek yer; hedef ve gayeye ulaştıran yollar.

[39]      İbraz etmek: Ortaya koymak, göstermek.

[40]      Rubûbiyet-i mutlaka: Mutlak Rablık; Allah’ın bütün varlıklara yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması.

[41]      Mükâleme: Konuşma.

[42]      Saltanat-ı âmme-i Sübhâniye: Her türlü kusur ve noksandan yüce olan Allah’ın her şeye hükmeden, her şeyi kuşatan saltanatı, sınırsız egemenliği.

[43]      Hutbe-i ezeliye: Ezelî hutbe.

[44]      Rahmet-i vâsia-i muhîta: Allah’ın her şeyi kuşatan geniş rahmeti, merhamet ve şefkati.

[45]      Defter-i iltifâtât-ı Rahmâniye: Sonsuz merhamet sahibi olan Allah’ın ihsan ve iltifatlarını içine alan defter.

[46]      Azamet-i haşmet: Haşmetin büyüklüğü.

[47]      Muhabere: Haberleşme, konuşma.

[48]      Muhât: Kuşatılmış ve kapsamına dâhil olmuş olan etraf, çevre, alan.

[49]      Hikmetfeşan: Hikmetli, hikmet yayan.

[50]      Kemâl-i liyakat: Tam lâyık olma.

[51]      Nursî, İşârâtü’l İ’caz, s. 11-12.

    Bu konuda geri bildirim bırakın

    • Değerlendirme
    X