Peygamber Efendimiz

Rasûl-i Ekrem’in (s.a.v.) Binlerce Mucizesinden Birkaçı

Rasûl-i Ekrem’in (s.a.v.) Binlerce Mucizesinden Birkaçı

Habib-i Kibriya’nın Allah’ın yanında öyle bir itibarı vardır ki, istediği her şey mutlaka verilir ve ismi anıldığı zaman çürüyen kemikler bile dirilirdi.

Rasûl-i Kibriya Efendimizin binlerce mucizesi vardır. Taşlar, ağaçlar, ay ve güneş, hayvanat taifesi, ölüler, cinler ve melekler O’nu tanıyor, selam veriyor ve nübüvvetini tasdik ve ilan ediyorlardı. Rasûl-i Kibriya’nın dâvetine icabet eden ağaçlar O’na secde eder, kökleri üstüne sürünerek huzuruna gelirlerdi. Nitekim sahih bir rivâyetle sabittir ki, Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz, kendisine peygamberlik vazifesi tevdî edilmezden önce bir ağacın altında oturmuş ve kuru olan o yer birden yeşillenmiş ve ağacın dalları, onun başı üzerine eğilip kıvrılarak gölge yapmıştır.

Kendisine daha peygamberlik gelmeden önce, bir bulut sürekli başı üstünde gölge eder ve güneşin hararetinden kendisini muhafaza ederdi. Hem sinek, O’nun mübârek vücuduna ve elbisesine konup O’nu rahatsız etmezdi.

Daha bunun gibi binlerce harikulâde hâller kendisinden zuhur etmiştir. Mi’raç gibi bir mucize sadece O’na nasip olmuş, miraç ile beka âlemine girerek Cenâb-ı Hakk’ı görmüş, Cennet ve Cehennem gibi nice gayb ve melekût âlemlerini müşahede etmiştir. Susuz kalan ordusuna parmaklarından akan suyu içirmesi, az bir taam ile aç kalan ordusunu doyurması, mübârek elinin dokunduğu hastalara şifâ olması, parmağı ile Ay’ı ikiye bölmesi gibi nice mucizeleri vardır. Cenâb-ı Hak O’nun rûhunu, kalbini ve lisanını her türlü noksanlıklardan muhafaza ettiği gibi, hayatını da her türlü tehlikeden muhafaza etmiştir.

Sahabîlerin meşhur şâirlerinden olan Hasan b. Sâbit (r.a.), bir beytinde şöyle der:

“Rasûlullah’ın apaçık mucizeleri olmasaydı bile, O’nun ani hâdiseler karşısındaki keskin görüşü peygamberliğini ispata yeterdi.”

Burada Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin, Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimizin binlerce mucizesinin anlatıldığı On Dokuzuncu Mektup’tan bir bölüm nakletmek istiyorum:

“Rasûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın hıfzı ve ismeti, bir mucize-i bâhiredir.[1]

وَاللّٰهْ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ

“Allah seni insanlardan korur.”[2] âyet-i kerimesinin hakikat-i bâhiresi,[3] çok mucizâtı gösterir.

Evet, Rasûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm çıktığı vakit, değil yalnız bir taifeye, bir kavme, bir kısım ehl-i siyasete veya bir dine, belki umum padişahlara ve umum ehl-i dine tek başıyla meydan okudu. Hâlbuki onun amcası en büyük düşman ve kavim ve kabilesi düşman iken, yirmi üç sene nöbettarsız, tekellüfsüz,[4] muhafazasız ve pek çok defa suikaste maruz kaldığı hâlde, kemâl-i saadetle, rahat döşeğinde vefat edip Mele-i Âlâya[5] çıkmasına kadar hıfz ve ismeti,

وَاللّٰهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ

“Allah seni insanlardan korur.”[6] ne kadar kuvvetli bir hakikati ifade ettiğini ve ne kadar metin bir nokta-i istinad olduğunu güneş gibi gösterir. Biz, yalnız nümune için, kat’iyet kesb etmiş[7] birkaç hâdiseyi zikredeceğiz.

Birinci hâdise: Ehl-i siyer ve hadis müttefikan[8] haber veriyorlar ki: Kureyş kabilesi, Rasûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmı öldürtmek için kat’î ittifak ettiler. Hattâ insan sûretine girmiş bir şeytanın tedbiriyle, Kureyş içine fitne düşmemek için, her kabileden lâakal[9] bir adam içinde bulunup, iki yüze yakın, Ebû Cehil ve Ebû Leheb’in taht-ı hükmünde olarak, Rasûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın hâne-i saadetini bastılar. Rasûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın yanında Hz. Ali vardı. O’na dedi: “Sen bu gece benim yatağımda yat.” Rasûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm beklemiş, taa Kureyş gelmiş, bütün hânenin etrafını tutmuşlar. O vakit çıktı, bir parça toprak başlarına attı, hiçbirisi onu görmedi, içlerinden çıktı, gitti.[10] Gar-ı Hira’da[11] iki güvercin ve bir örümcek, bütün Kureyş’e karşı ona nöbettar olup muhafaza ettiler.[12]

İkinci hâdise: Vakıât-ı kat’iyedendir[13] ki, mağaradan çıkıp Medine tarafına gittikleri vakit, Kureyş rüesası,[14] mühim bir mal mukabilinde, Sürâka isminde gayet cesur bir adamı gönderdiler; taa takip edip onları öldürmeye çalışsın. Rasûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ebû Bekr-i Sıddık ile beraber gardan çıkıp giderken gördüler ki, Sürâka geliyor. Ebû Bekr-i Sıddık telâş etti. Rasûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm mağarada dediği gibi:

لاَ تَحْزَنْ اِنَّ للّٰهَ مَعَنَا

“Üzülme! Allah bizimle beraberdir.” dedi. Sürâka’ya bir baktı; Sürâka’nın atının ayakları yere saplandı, kaldı. Tekrar kurtuldu, yine takip etti. Tekrar atının ayaklarının saplandığı yerden duman gibi bir şey çıkıyordu. O vakit anladı ki, ne onun elinden ve ne de kimsenin elinden gelmez ki ona ilişsin. “El-aman” dedi. Rasûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm aman verdi. Fakat dedi: “Git, öyle yap ki başkası gelmesin.”[15]

Şu hâdise münasebetiyle bunu da beyan ederiz ki: Sahih bir sûrette haber veriyorlar: Bir çoban, onları gördükten sonra Kureyş’e haber vermek için Mekke’ye gitmiş. Mekke’ye dâhil olduğu vakit, niçin geldiğini unutmuş. Ne kadar çalışmışsa, hatırına getirememiş. Mecbur olmuş, dönmüş. Sonra anlamış ki, ona unutturulmuş.[16]

Üçüncü hâdise: Gazve-i Gatfan ve Enmar’da,[17] müteaddit tariklerle eimme-i hadis[18] haber veriyorlar ki: Gavres isminde cesur bir kabile reisi, kimse görmeden, tam Rasûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın başı üzerine gelerek, yalın kılıç elinde olduğu hâlde, Rasûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma dedi: “Kim seni benden kurtaracak?” demiş: “Allah.” Sonra böyle dua etti:

اَللّٰهُمَّ اكْفِنِيهِ بِمَا شِئْتَ

“Allah’ım! Dilediğin bir şeyle beni ondan kurtar.” Birden o Gavres, iki omzu ortasına gaibden bir darbe yer, o kılıç elinden düşer, yere yuvarlanır. Rasûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm kılıcı eline alır, “Şimdi seni kim kurtaracak?” der, sonra affeder. O adam gider taifesine. O pek cür’etkâr, cesur adama herkes hayrette kalır. “Ne oldu sana? Niçin bir şey yapamadın?” dediler. O dedi: “Hâdise böyle oldu. Ben şimdi insanların en iyisinin yanından geliyorum.”[19]

Hem şu hâdise gibi, gazve-i Bedir’de bir münafık, Rasûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmı bir gaflet vaktinde, kimse görmeden, tam arkasından kılıç kaldırıp vururken, birden Rasûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bakmış. O titreyip, kılıç elinden yere düşmüş.[20]

Dördüncü hâdise: Mânevî tevâtüre[21] yakın bir şöhretle ve ekser ehl-i tefsirin:

اِنَّا جَعَلْنَا فٖٓي اَعْنَاقِهِمْ اَغْلَالاً فَهِيَ اِلَى الْاَذْقَانِ فَهُمْ مُقْمَحُونَ

وَجَعَلْنَا مِنْ بَيْنِ اَيْدٖيهِمْ سَداًّ وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَداًّ فَاَغْشَيْنَاهُمْ فَهُمْ لَا يُبْصِرُونَ

“Biz onların boyunlarına öyle halkalar geçirdik ki, çenelerine kadar dayanır da hakka boyun eğmezler. Bir de önlerine bir sed, arkalarına bir sed çekip gözlerini kapattık; artık hakkı görmezler.”[22] âyetinin sebeb-i nüzulü[23] ve ehl-i tefsir allâmeleri ve ehl-i hadis imamları haber veriyorlar ki:

Ebû Cehil yemin etmiş ki: “Ben secdede Muhammed’i görsem, bu taşla onu vuracağım.” Büyük bir taş alıp gitmiş. Secdede gördüğü vakit kaldırıp vurmakta iken, elleri yukarıda kalmış. Rasûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm namazı bitirdikten sonra kalkmış; Ebû Cehil’in eli çözülmüş. O ise, ya Rasûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın müsaadesiyle veyahut ihtiyaç kalmadığından çözülmüş.[24]

Hem yine Ebû Cehil kabilesinden, bir tarikte Velid ibni Muğire, yine Rasûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmı vurmak için büyük bir taşı alıp, secdede iken vurmaya gitmiş, gözü kapanmış. Rasûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmı Mescid-i Haram’da görmedi, geldi. Onu gönderenleri de görmüyordu; yalnız seslerini işitiyordu. Taa Rasûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm namazdan çıktı; ihtiyaç kalmadığından onun gözü de açıldı.[25]

Hem nakl-i sahihle Ebû Bekr-i Sıddık’tan haber veriyorlar ki: Sûre-i تَبَّتْ يَدَۤا اَبىِ لَهَبٍ  “Elleri kurusun Ebû Leheb’in!”[26] nâzil olduktan sonra, Ebû Leheb’in karısı Ümmü Cemil denilen حَمَّالَةَ الْحَطَبِ “Odun hammalı.”[27] bir taş alıp Mescid-i Harâm’a gelmiş. Ebû Bekir ile Rasûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm orada oturuyorlarmış. Gözü Ebû Bekr-i Sıddık’ı görüyor, soruyor:

“Yâ Ebâ Bekir! Senin arkadaşın nerede? Ben işitmişim ki beni hicvetmiş. Ben görsem, bu taşı ağzına vuracağım.” Yanında iken Hz. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmı görmemiş.[28] Elbette, hıfz-ı İlâhîde olan bir Sultan-ı Levlâk’ı,[29] böyle bir Cehennem oduncusu, onun huzuruna girip göremez. Ağzına mı düşmüş?

Beşinci hâdise: Haber-i sahihle haber veriliyor ki: Âmir ibni Tufeyl ve Erbed ibni Kays, ikisi ittifak ederek, Rasûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın yanına gitmişler. Âmir demiş: “Ben onu meşgul edeceğim, sen onu vuracaksın.” Sonra bakıyor ki, bir şey yapmıyor. Gittikten sonra arkadaşına dedi: “Neden vurmadın?” Dedi: “Nasıl vuracağım? Ne kadar niyet ettim; bakıyorum ki, ikimizin ortasına sen geçiyorsun. Seni nasıl vuracağım?”[30]

Altıncı hâdise: Nakl-i sahihle haber veriliyor ki: Gazve-i Uhud’da veya Huneyn’de, Şeybe bin Osmanü’l-Hacebiyye –ki, Hz. Hamza onun hem amcasını, hem pederini öldürmüştü– intikamını almak için gizli geldi. Taa Rasûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın arkasından yalın kılıç kaldırdı. Birden kılıç elinden düştü. Rasûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona baktı, elini göğsüne koydu. Şeybe der ki: “O dakikada dünyada ondan daha sevgili adam bana olmazdı.” Îmana geldi. Rasûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti: “Haydi, git, harp et.” Şeybe dedi: “Ben gittim, Rasûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm önünde harp ettim. Eğer o vakit pederim de rast gelseydi vuracaktım.”[31]

Hem feth-i Mekke gününde, Fedâle nâmında birisi, Rasûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın yanına vurmak niyetiyle geldi. Rasûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona bakıp tebessüm etti. “Nefsinle ne konuştun?” dedi ve Fedâle için taleb-i mağfiret etti. Fedâle îmana geldi ve dedi ki: “O vakit ondan daha ziyâde dünyada sevgilim olmazdı.”[32]

Yedinci hâdise: Nakl-i sahihle Yahudiler, suikast niyetiyle Rasûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın oturduğu yere, üstünden büyük bir taş atmak ânında, Rasûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm o dakikada hıfz-ı İlâhi ile kalkmış; o suikast de akîm kalmış.[33]

Bu yedi misal gibi çok hâdiseler vardır. Başta İmam-ı Buhârî ve İmam-ı Müslim ve eimme-i hadis,[34] Hz. Âişe’den naklediyorlar ki:

وَاللهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ

“Allah seni insanlardan korur.”[35] âyeti nâzil olduktan sonra, ara sıra Rasûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmı muhafaza eden zâtlara ferman etti:

يَۤا اَيُّهَا النَّاسُ انْصَرِفُوا فَقَدْ عَصَمَنِى رَبِّى عَزَّ وَجَلَّ

Yani, “Nöbettarlığa lüzum yok. Benim Rabbim beni hıfz ediyor.”[36]

İşte, şu Risale de, baştan buraya kadar gösteriyor ki, şu kâinatın her nev’i, her âlemi, Rasûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmı tanır, alâkadardır. Her bir nev-i kâinatta onun mucizâtı görünüyor. Demek, o zât-ı Ahmediye (s.a.v.), Cenâb-ı Hakk’ın –fakat “kâinatın Hâlıkı” itibarıyla ve “bütün mahlûkatın Rabbi” unvanıyla– memurudur ve rasûlüdür. Evet, nasıl ki bir padişahın büyük ve müfettiş bir memurunu her bir daire bilir ve tanır; hangi daireye girse onunla münasebettar olur. Çünkü umumun padişahı nâmına bir memuriyeti var. Eğer mesela yalnız adliye müfettişi olsa, o vakit adliye dairesiyle münasebettar olur; başka daireler onu pek tanımaz. Ve askeriye müfettişi olsa, mülkiye dairesi onu bilmez. Öyle de, anlaşılıyor ki, bütün devâir-i saltanat-ı İlâhiyede,[37] melekten tut, taa sineğe ve örümceğe kadar her bir taife onu tanır ve bilir veya bildirilir. Demek, Hâtemü’l-Enbiyâ ve Rasûlü Rabbi’l-Âlemîndir. Ve umum enbiyanın fevkinde, risâletinin şümûlü var.”[38]

Bu parça altın ve elmasla yazılsa liyakati var:

“Evet, sabıkan bahsi geçmiş: Avucunda küçük taşların zikir ve tesbih etmesi:

وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ

“(Ey Muhammed) Attığın zaman da sen atmadın…”[39] sırrıyla aynı avucunda, küçücük taş ve toprak, düşmana top ve gülle hükmünde, onları inhizâma[40] sevk etmesi,

وَانْشَقَّ الْقَمَرُ

“Ay yarıldı.”[41] nassı ile aynı avucunun parmağıyla kameri iki parça etmesi ve aynı el, çeşme gibi on parmağından suyun akması ve bir orduya içirmesi ve aynı el, hastalara ve yaralılara şifâ olması, elbette o mübârek el, ne kadar harika bir mucize-i kudret-i İlâhiye olduğunu gösterir.

Güya, ahbap içinde o elin avucu küçük bir zikirhâne-i Sübhânîdir[42] ki, küçücük taşlar dahi içine girse zikir ve tesbih ederler. Ve a’daya[43] karşı küçücük bir cephane-i Rabbânîdir ki, içine taş ve toprak girse, gülle ve bomba olur. Ve yaralılar ve hastalara karşı küçücük bir eczahane-i Rahmânîdir ki, hangi derde temas etse, derman olur.

Ve celâl ile kalktığı vakit, kameri parçalayıp, Kab-ı Kavseyn[44] şeklini verir. Ve cemâl ile döndüğü vakit, âb-ı kevser[45] akıtan on musluklu bir çeşme-i rahmet hükmüne girer. Acaba böyle bir zâtın bir tek eli böyle acip mucizâta mazhar ve medar olsa, o zâtın, Hâlık-ı Kâinat yanında ne kadar makbul olduğu ve dâvâsında ne kadar sâdık bulunduğu ve o el ile biat edenler ne kadar bahtiyar olacakları, bedâhet[46] derecesinde anlaşılmaz mı?”[47]


[1]       Mucize-i bâhire: Apaçık mucize.

[2]       Mâide, 5/67.

[3]       Hakikat-i bâhire: Apaçık hakikat, gerçek.

[4]       Tekellüfsüz: zahmetsiz.

[5]       Mele-i Âlâ: Allah katında en yüksek ve Allah’a en yakın makam.

[6]       Mâide, 5/67.

[7]       Kat’iyet kesbetmek: Kesinlik kazanmak.

[8]       Müttefikan: Birleşerek, fikir birliğiyle.

[9]       Lâakal: En az.

[10]      Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1/349; Müsned (tahkik: Ahmed Şâkir), 4/269, no. 2009); el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 2/228.

[11]      Gar-ı Hira: Hira mağarası; Peygamber Efendimize (s.a.v.) ilk vahyin geldiği mağaranın adı.

[12]      Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1/313, 349; Hafâcî, Şerhu’ş-Şifâ, 3/236; (Ali el-Kârî, Şerhu’ş-Şifâ, 1/368, 637; Müsned, 1/248; San’ânî, el-Musannef, 5/389; İbni Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, 3/179-181; İbn Kayyim, Zâdü’l-Meâd, 3/52; et-Tebrîzî, Mişkâtü’l-Mesâbîh, no. 5934; Mervezî, Müsned-i Ebû Bekir-i Sıddık, no. 73; Zeylaî, Nasbü’r-Râye, 1/123; el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 6/52-53, 7:27.)

[13]      Vakıât-ı kat’iye: Kesin olarak meydana gelen vakıalar, olaylar.

[14]      Kureyş rüesası: Kureyş reisleri, liderleri, önde gelenleri.

[15]      Buhârî, Menakıb, 25; Müslim, Zühd, 75; İbni Hibban, Sahih, 65, 9/11.

[16]      Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1/351; Ali el-Kârî, Şerhu’ş-Şifâ, 1/715.

[17]      Enmar Gazvesi.

[18]      Eimme-i hadîs: Hadîs imamları.

[19]      Buhârî, Cihad: 84, 87, Mağâzî: 31, 32; Müslim, Salâtü’l-Müsâfirîn: 311, no. 843; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:347, 348; el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 9/7-8; el-Hâkim, el-Müstedrek, 3/29-30.

[20]      Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1/347; Ali el-Kârî, Şerhu’ş-Şifâ, 1/710.

[21]      Mânevî tevatür: Yalan üzerine birleşmeleri mümkün olmayan bir topluluğun bir haber veya hadis-i şerifi mânâ yönünden aktarması veya aktarılırken susmak sûretiyle doğruluğunu tasdik etmesi.

[22]      Yâsîn, 36/8-9.

[23]      Sebeb-i nüzul: İndirilme, iniş sebebi.

[24]      Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1/351; Hafâcî, Şerhu’ş-Şifâ, 3/241; el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 8/227; Müslim, No. 2797; İbni Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, 3/42-43.

[25]      Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1/351; Hafâcî, Şerhu’ş-Şifâ, 3/242.

[26]      Tebbet, 111/1.

[27]      Tebbet, 111/4.

[28]      Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1/349; Hafâcî, Şerhu’ş-Şifâ, 3/233; el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 1/353; İbni Hibban, Sahih, 8/152; el-Hâkim, el-Müstedrek, 2/361.

[29]      Sultân-ı Levlâk: Bütün her şeyin onun sevgisi ve getirdiği nur sebebiyle yaratılan Sultan; Peygamber Efendimiz (s.a.v.).

[30]      Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1/353; Hafâcî, Şerhu’ş-Şifâ, 3/249; Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve: 5/318.

[31]      Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1/353; Hafâcî, Şerhu’ş-Şifâ, 3/248; el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 6/183,184; Ali el-Kârî, Şerhu’ş-Şifâ, 1/718; el-Askalânî, el-İsâbe, 2/157.

[32]      Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1/353; Hafâcî, Şerhu’ş-Şifâ, 3/248; Ali el-Kârî, Şerhu’ş-Şifâ, 1/718.

[33]      Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1/352; Hafâcî, Şerhu’ş-Şifâ, 3/243; Ali el-Kârî, Şerhu’ş-Şifâ, 1/716; Ebû Nuaym, Delâilü’n-Nübüvve, 2/489-490.

[34]      Eimme-i hadis: Hadis imamları.

[35]      Mâide, 5/67.

[36]      Tirmizî, 5:351, no. 3406; Tirmizî (tahkik: Ahmed Şâkir), no. 3049; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:352; el-Hâkim, el-Müstedrek, 2:313.

[37]      Devâir-i saltanât-ı İlâhiye: Allah’ın saltanat daireleri.

[38]      Nursî, Mektubat, s. 173-177.

[39]      Enfâl, 8/17.

[40]      İnhizâm: Yenilme, bozulma, hezîmete uğrama.

[41]      Kamer, 54/1.

[42]      Zikirhâne-i Sübhânî: Sübhan olan Allah’a ait olan zikir evi.

[43]      A’da: Düşmanlar.

[44]      Kab-ı Kavseyn: İmkân ve vücub ortasında bir makam.

[45]      Âb-ı kevser: Kevser suyu.

[46]      Bedâhet: İspatı gerektirmeyecek kadar açık ve belli olma, apaçıklık.

[47]      Nursî, Mektubat, s. 153.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X