Risale-i Nur, Hakîm ve Rahîm İsimlerine Mazhardır
– Bediüzzaman Hazretleri Risale-i Nur’un ism-i Hakîm ve ism-i Rahîm’e mazhar olduğunu beyan ediyor. Bunu nasıl izah edersiniz?
Evvelâ, şu hakikatin tebarüz etmesine ihtiyaç vardır. Hakîm ve Rahîm isimlerine mazhar olan, Üstad Hazretlerinin bizzat kendisidir. Lâkin O’nun rûhunda tezahür eden bu iki ism-i şerifin nurları, Risale-i Nur’u semere verdiğinden, Hz. Üstad Risale-i Nur’un ism-i Hakîm ve Rahîm’e mazhar olduğunu ifade etmiştir.
Risale-i Nur’da izah edildiği gibi:
“İnsan, üstünde nakışları görünen Esmâ-i İlâhiyeye âyinedarlık eder… İnsanın mahiyet-i camiasında nakışları zâhir olan yetmişten ziyâde esmâ vardır. Meselâ yaratılışından Sâni’, Hâlık ismini ve hüsn-ü takviminden Rahman ve Rahîm isimlerini ve hüsn-ü terbiyesinden Kerîm, Lâtif isimlerini ve hakeza… Bütün âzâ ve âlâtı ile, cihazat ve cevârihi ile, letâif ve mânevîyatı ile, havas ve hissiyatıyla ayrı ayrı esmânın ayrı ayrı nakışlarını gösteriyor. Demek nasıl esmâda bir ism-i azam var, öyle de; o esmânın nukuşunda dahi bir nakş-ı âzam var ki: O da insandır.”[1]
Bununla beraber esmâ-i ilâhiyenin tecellileri rûhun vüs’ati, kalbin kuvveti, aklın ulviyeti nisbetinde ayrı ayrıdır. İnsanların ind-i ilâhideki dereceleri esmâ-i ilâhiyeye âyinedarlıkları nisbetindedirler. Esmâ-i ilâhiyenin cilveleri, mazharların kabiliyetine göre değişik mertebelerde tecelli eder. Esmâda bir ism-i âzam olduğu gibi, her isminde de bir azamlık mertebesi vardır. İnsanlar bu nihaî tecellilere yaklaştıkları nisbette mânen tenevvür ve tefeyyüz ederler.
Her isme azamî derecede mazhar olan tek zât vardır; O da bütün enbiyanın serveri olan Rasûl-i Ekrem (s.a.v.)’dir. Bütün varlık âleminde tecelli eden esmânın tamamı, O’nun mahiyetinde tezahür etmiştir.
Evet, esmâ-i ilâhiyenin bütün nurları Muhammed (s.a.v.)’in âyine-i kalbine aksederek, O’nun rûhuna öyle bir vüs’at ve ulviyet kazandırmıştır ki, O’nu Peygamberler dâhil, bütün mahlûkatın sebeb-i hilkati olma makamına çıkarmıştır.
Peygamberimiz (s.a.v.)’den sonra esmâ-i ilâhiyeye en ziyâde âyinedar olma şerefi diğer peygamberlerindir (a.s.). Bu zevat-ı kiram da, muhtelif esmâya ayrı ayrı mertebelerde mazhar olmuşlardır. Meselâ, bazısında “Kadir” ismi, bazısında “Şâfi” ismi, bazısında “Hakîm” ismi daha ziyâde tecelli etmiştir.
Rasûlullah Efendimizin (s.a.v.) birer vârisi olarak insanları irşâda vazifedar olan insan-ı kâmiller de, ekser esmâya mazhar olmakla birlikte, irşâdla vazifedar oldukları insanların ihtiyaçlarına ve zamanın iktizasına göre bazı esmâya daha ziyâde mazhar olmuşlardır. Bazısında “Rauf” ismi, bazısında “Celil” ismi, bazısında “Vedud” ismi daha gâlibtir. Bu asırdaki îman ve Kur’ân hizmetinin iktizasına göre Cenâb-ı Hak, Bediüzzaman Hazretlerine hususi inayetiyle, küllî bir istidat ve kabiliyet bahşetmiş ve O’nu ism-i Hakîm ve ism-i Rahîm’in mazhariyetine azamî derecede hissedar kılmıştır.
Evet, Bediüzzaman Hazretlerinde bütün esma ile birlikte Hakîm ve Rahîm isimlerinin tecellileri daha ziyâde nazara çarpmaktadır. Risale-i Nur bir haliçeye[2] teşbih edilirse, Hakîm ve Rahîm isimleri birer atkı ipliği, diğer esma ise nakışlar mânâsınadır. İsm-i Hakîm özellikle ferde bakarken, ism-i Rahîm cemaate bakar.
İsm-i Hakîm’e mazhar olan bir insanın dimağı hikmetle ihtizaza gelir.
Evet, hikmet, hakîm isminin semâsından kalbe akseden bir mertebe-i ulyâdır. Bu âciz insanı aklıyla semâlarda gezdiren ve ona esrar-ı ilâhiyeyi temaşa ettiren yegâne rehber hikmettir.
Hikmet, en büyük bir irfan vesilesi, tefekkür vasıtasıdır. İnsanları kemâlat mertebelerine ulaştıran, saadet gülşenine sevk eden mümtaz hususiyetlerden biri, tefekkürdür. Evet, tefekkürsüz kemâlat mümkün değildir.
Hikmet, insaniyetin nur-u saadetidir. O harabezâr ruhları ihyâ eden mukaddes bir rahmettir. Fikirlerin aydınlanması, ahlâkın güzelleşmesi onunla olur. O öyle yüksek bir ilimdir ki, insanı hayatı boyunca çeşit çeşit mârifetlere, feyizlere mazhar eder. Hakikate tâlip ve fazilete âşık eder. Çünkü fazilet olmazsa, saadet muhaldir. Zira fazilet saadetin rûhu, izzet ve şerefin mayasıdır. Demek ki fazilet kâim oldukça, saadet daim olur.
Artık o insan her saat bir şevk, bir saadete; her an bir zevk, bir halâvete mazhar olur. Evet, bu nazenin hikmettir ki, insanda yüksek hisler uyandırır, tatlı tatlı neşeler ihyâ eder, düşünce kapılarını açar, insanı derin gafletlerden kurtarır.
Bediüzzaman Hazretlerinin Hakîm ismine mazhariyeti, O’nun fikir ve muhakemede, ilim ve tefekkürde fevkalâde derinliği, îmana, mârifete, ibâdete, ahlâka ve içtimâiyata dair her ne yazmışsa onları harika bir belagat ve fesahat içerisinde mantık ve muhakemenin de süzgecinden geçirerek, akla tesbit ve vicdana tasdik ettirmesidir.
Mesela, Vahdaniyet-i İlâhiyeyi Güneş gibi gösteren Otuz İkinci Söz’ü, âhireti göze gösterir derecede isbat eden Onuncu Söz’ü, Hikmet-i âlemin tılsımını, insanın yaratılış sırrını, ibâdetin hikmetini fevkalâde izah ve ispat eden On Birinci Söz’ü, namazın beş vakte tahsisinin hikmetini akla tam teslim ettiren Dokuzuncu Söz’ü, tahkik ve tetkik eden her akl-ı selim sâhibi bu hakikati tasdik eder.
Bediüzzaman Hazretlerinin ism-i Rahîm’e mazhariyeti ise; O’nu insanların îmanlarının kurtulmasına, ahlâklarının inkişafına, seciyelerinin tasaffisine fevkalâde hassasiyet gösteren re’fetli ve şefkatli bir rûha sahih kılmıştır.
O bir şahika-i merhametle isyana mübtela olan bîçarelerin elim azablarını, kendi rûhunda hissetmiştir. Akıllara durgunluk veren bir şefkat ve merhametle onların felah ve necatlarına koşuyordu. Onların saadet ve selâmetlerine sa’y ve gayret göstermeyi kendine bir mukaddes vazife telakki ediyordu. Malumdur ki âlicenap insanların himmetini tahrik eden en kuvvetli muharrik, merhamet hissidir. Bu his Bediüzzaman Hazretlerinde fevkalâde geniş ve coşkundur.
O cihanı kucaklayan merhametiyle bir irfan meşalesi yakarak, bu memleketin âfâkına gerilen, insaniyet semâsını karartan sefâhet ve dalalet bulutlarını izale etmeye olanca kuvvetiyle çalışıyordu.
Çünkü O sadece bir milletin değil, belki bütün insanlığın ihyâ ve ıslahına hayatını vakfeden ve onların âkıbet ve necâtını düşünen âlicenap ve şefkatli bir mütefekkirdi. Onda öyle bir kalp vardı ki, sadece insaniyet âlemiyle değil, tüm canlılar dünyasının elem ve meşakkatleriyle dahi alâkadardı.
Onun hayatında, bu ismin tezahürünü, bilhassa bu milleti cehennemden kurtarmak için gösterdiği azamî gayrette, azamî fedakârlıkta ve bu uğurda katlandığı ızdıraplarda, işkencelerde müşahede ediyoruz. O’nun ulvî şefkatini bizim nâkıs lisanımızın hakkıyla ifade edemeyeceği izahtan vârestedir.
O’nun bu rakik ve geniş şefkati, ancak şu ateşin ifadelerinden bir derece hissedilebilir:
“Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, îmanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, îmanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de ayağım ona çarpmış. Ne ehemmiyeti var? O müthiş yangın karşısında bu küçük hâdise bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler! Dar görüşler!”[3]
Onun bu geniş himmet ve şefkatinin memleket sınırlarını aşıp, bütün İslâm âlemini ihata ettiğini, şu ızdırap yüklü ifadeler bütün berraklığıyla ortaya koymaktadır.
“Âlemi İslâm’a indirilen darbelerin en evvel kalbime indiğini hissediyorum.”[4]
Evet, Bediüzzaman Hazretlerinde ilim, hikmet ve mârifet yanında, sabır, müsamaha, müzaheret, tevazu ve mahviyet gibi meziyetler de kemâliyle mevcuttur. Bu dehşetli asırda Kur’ân’a ve îmana hizmet, ancak böylece mümkün olabilir. Zira bu zamanda herkes ilim ve mârifet kadar, şefkat ve hilme de muhtaçtır. Herkes tebessüm eden bir sîmâ, samimi bir teveccüh, kırmayan ve incitmeyen bir lisan ve tatlı bir bakış aramaktadır.
Evet, ism-i Hakîm ve Rahîm’e mazhariyet, şifa hassası taşır. Bu isimlere mazhar olan Bediüzzaman Hazretlerinin meşrebi muhabbettir, mesleği müsbet harekettir, yolu istikamet ve ihlâstır, lisanı kavl-i leyyindir, mizacı tefekkür ve şefkattir.
Risale-i Nur hizmetinde asıl olan bunlardır ve muzafferiyet bunlara bağlıdır.
Zira insan fıtratı, nezîhâne yumuşak sözlerden ve nezaket içerisindeki davranışlardan hoşlanır. Kalplerin cezbedilmesi, hakikatlere ısındırılması, ancak hakikatlerin mantık ve muhakeme süzgecinden geçirilerek, nezîhâne, kavl-i leyyinle takdim edilmesiyle mümkündür.
Hakikatlere bu şekilde muhatap olan kişilerin kalplerinde bir yumuşaklık hâsıl olur.
Bu milletin îmanına ve irfanına Risale-i Nur’la hizmet etmek isteyen bir Nur talebesinin, kendi fikir ve reyini, arzu ve hissiyatını bir tarafa bırakarak, her hâdiseyi Nur’un hikmet ve şefkat esaslarına bina edilen ölçü ve mizanlarıyla tartması ve ondaki düstur ve prensipleri bütün latifelerine sindirmekle kendisine hâl edinmesi vâciptir, zarurîdir. Buna muvaffak olan bir Nur talebesi, gerek mârifet âleminde, gerekse içtimâî hayatta bütün hâdiselere hikmet nazarıyla bakar ve baktırır; insanların mânevî yaralarının tedavisine öfke ve şiddetle değil, şefkat ve merhametle çalışır.
[1] Nursî, Sözler, s. 754-755.
[2] Haliçe: Küçük halı. Kilim. Seccâde.
[3] Nursî, Tarihçe-i Hayat, s. 615.
[4] Nursî, a.g.e., s. 132.

Bu konuda geri bildirim bırakın