“Sözler’i kendi malı gibi kabul etmek”[1]
Sözler’i kendi malı gibi kabul eden kimse şöyle düşünecektir:
“Ben İslâmiyet’e hizmet etmek istiyorum. Üstâd’ım kadar ilmim olsaydı, daha ziyâde hizmet ederdim. Nur Külliyatı gibi eserler telif edebilseydim, onları bütün dünyaya tanıttırmak ve onlardaki îman hakikatlerinin nurlarıyla çok kimseleri tenvir[2] etmek arzu ederdim. Mademki bu hizmetleri Allah rızası için yapmak arzusundayım, o hâlde hazır olarak bana takdim edilmiş bulunan bu külliyatı kendi malımmış gibi kabul ederek neşrine çalışmalıyım.”
Böyle düşünen bir kimse ihlâslı hizmete muvaffakiyet yanında, kendini birçok vartalardan[3] kurtarmış olur. Sözler’i kendi malı gibi kabul eden bir kimse, bu hizmette cüz’î veya küllî hissesi bulunan herkese karşı kalbinde hâlis bir muhabbet taşır ve onlara her zaman minnettar olur. Zira onlar kendisinin dâvâsına hizmet etmekte ve ona yardımcı olmaktadır.
Kur’ân ve îman hizmetinde bulunan bir kardeşimize karşı içimizden herhangi bir sebeple küsme veya adavet beslemek hissi gelse, bu hissimizi şu şekilde susturacağız:
Ben bir saray yaptırıyorum. Bu zât ise benim sarayıma her gün bir sıra duvar örüyor veya her gün bir miktar malzeme taşıyor. Kendisi nefsimin hoşuna gitmese de yaptığı iş benim gayeme yardım olduğundan, ona karşı muhabbet beslemek ve teşekkür etmekle mükellefim. Benim gayem îman hakikatlerini memleketimizin her köşesine, hatta dünyanın her tarafına yaymak olduğuna göre, her bir şehir, kasaba veya köyde bu hakikatlerin neşrine çalışan herkes benim maksadıma hizmet etmek durumundadır.
Yukarıda izah edilen tarzda düşünmeyen kimseler, şeytanın desiselerine kapılarak, bu îman hizmetinde bulunan kardeşlerinden kendilerine karşı bir hürmet veya muhabbet beklerler. Bunu bulamadıkları takdirde ise, onlara adâvet etmek arzu ederler. Bu kimseler, şuuren bilmeseler de netice itibariyle, hürmet bekledikleri kimselerin dâvâlarına çalışma ve onlardan ücret bekleme gibi bir hâlet-i rûhiye içerisindedirler.
Herkes böyle düşündüğü takdirde ihtilâfların önü alınmaz olur. Buna mukâbil her fert, bu dâvâyı kendi dâvâsı bilip, diğer kardeşlerini de ona hizmet eden kimseler olarak kabul etseler, ihtilâfa, nizâya,[4] şikak[5] ve nifaka[6] mahal kalmaz.
Sözler’i kendi malı gibi kabul etme mevzuunda, şu hususa da kısaca işaret edelim:
Mademki biz, Sözler’i kendi malımız gibi kabul ediyoruz, o hâlde eserlerimizi anlamaya çalışmalıyız. Zira bir şahsın kendi eserini anlaması, bilmesi ve eserinde ne gibi mevzuların yer aldığını ve ne tarzda izah edildiğini müdrik[7] olması icab eder.
[1] Nursî, Mektubat, RNK Neşriyat, İstanbul 2018, s. 379.
[2] Tenvir: Aydınlatma, bilgilendirme.
[3] Varta: Tehlikeli durum.
[4] Nizâ: Çekişme, kavga, anlaşmazlık, ihtilâf.
[5] Şikak: Uyuşmazlık, anlaşmazlık, ihtilâf.
[6] Nifak: İnsanlar arasında anlaşmazlıktan gelen ayrılık, ara bozukluğu.
[7] Müdrik: Anlayan, kavrayan, aklı eren, idrâk eden.

Bu konuda geri bildirim bırakın