Meşveret ve Ehemmiyeti…
Yapılacak meşveretlerde, Kur’ân hizmetine taallûk[1] eden meseleler hakkında en isabetli ve en mâkul görüşü ortaya çıkartmak için, ehil kimselerin mütâlaasına müracaat etmek gerekmektedir.
Cenâb-ı Peygamber (s.a.v):
“Müşâvere edilen emindir.”[2]
buyuruyor. Çünkü müsteşar yani kendisiyle istişâre edilen zât; emin, mütefekkir, müstakim,[3] tesirata[4] tâbi olmayan, gadap göstermekten berî,[5] pek ciddi, halîm,[6] sabırlı ve hayırhah[7] olmalıdır. Yani hayır okumalı, hayır konuşmalıdır.
Zira bir hadîs-i şerîfte:
“Her kim kendisiyle müşâverede bulunan kardeşine bildiği hâlde, hilâfına bir beyanda bulunursa, şüphesiz hıyânet[8] etmiş olur.”[9]
Ayrıca:
“Her kim istişâre ederse rüşde[10] mazhar olur, her kim müşâvereyi terk ederse, hatadan kurtulamaz.”[11] meâlinde bir hadîs-i şerîf de vardır.
Şüphesiz her insanda hissiyat bulunur. Bu sebeple meşverette daima müsbet meseleleri nazara vermek gerekmektedir. Menfî meselelerin zikrinde kalpler rencide, fikirler rahatsız olabilir. Şevkler kırılır. Güzel sıfatlar ortaya konduğu vakit, tahtından menfî şeyler de anlaşılmış olur. Şeytana lânette bir fayda yoktur. Ama “Bismillâh” derseniz hem sevap işlemiş, hem de şeytanı kaçırmış olursunuz. Bu sebeple güzel ve müsbet şeyleri konuşmak, şûrâya[12] güzel fikirler getirmek lâzımdır.
Meselelerimiz müzakere edilirken, hâlden ziyâde istikbâl nazara alınmalıdır. İstikbâli dikkate alarak adım atmak güzel bir tedbirdir. Hizmetteki kardeşlerimizi değerlendirirken de bu ölçüyü dikkate almak gerekmektedir. Bir arkadaşımız günah işlemişse, hatası varsa, yere batırılmaz. Ona “Tevbe et” denilir. Belki o istikbalde yıkanabilir, temizlenebilir. Hatta emsallerinden çok daha ileri geçip, terakkî[13] edebilir. Hâlde olan kusurlarımız ile birbirimizi batırmaya, hatalarımızı ifşâ etmeye gidilmemelidir. Bu düsturlara göre hareket edersek fayda göreceğiz.
Öyleyse takip edeceğimiz yol, müsbet harekettir, müsbet konuşmaktır. Tatlı, mâkul, yerinde ve hilimle konuşmaktır. Bu sebeple meşverete taalluk eden birkaç düsturu nazara vermekte fayda mülâhaza etmekteyim.
Evvelemirde, reyi alınan şahıs kendi arzu ve temennisini ibraza değil, hakikatin hükmünü izhara müteveccih[14] olmalıdır. Bu noktadan hareket ederek meselelerimiz değerlendirilmelidir.
Müşâverede bir fikr-i ilmî ile hakikati ortaya çıkartmak ve ekseriyetin reyine ittiba etmek şarttır. Yani meselelerimizi ilim ve fikrin ışığı altında müzakere edeceğiz. Fikir ve ilmin kuvveti ile hareket edersek aşamayacağımız mâni yoktur. Bir mesele reddedilecekse ilmen reddedilmeli, kabul görecekse ilmen kabul görmelidir. Böylece meselelerimiz kanun, kaide ve düsturların süzgecinden geçmiş olacaktır.
Bazen bir meselenin müzakeresinde bir veya birkaç fikir mâkul olabilir. Yahut her fikrin hakikat tarafları bulunabilir. Hak da taaddüt[15] edebilir. O zaman yapılacak iş şudur: “el-hükmü lil-ekser” kaidesince ekseriyetin görüşüne uymak, kendi fikir ve arzusunu terk etmektir. Meşveretin hukuku noktasından buna uymak gerekli olduğu gibi, ittihad ve tesânüdün[16] tesis ve devamı noktasından da ekseriyetin kanaatine katılmak elzemdir.
Psikolojik olarak da ekseriyetin kanaatine iştirak etmek insanı rahatlatır. Üstâdımızın beyan buyurduğu üzere, hakkın hatırı için, nefsin hatırını kırarak, hakikati ortaya koymak daha sevaplıdır. Aksi hâlde müşâvere, yerini muhtelif hislerin müsâdeme[17] ve cidâline[18] terk eder; –Allah korusun– inkıraz[19] ve itirazı müstelzim[20] olur.
İnsan vücudundaki bir âzâdan ruh çekilse, artık o uzuv çalışamaz, felç olur. Vücud sıhhati için, rûhun bütün âzâlarla teması şarttır. Üstâdımızın vefatından sonra birçok hâdiseler bize ders vermiştir. Bir kardeşimizin kopup gitmesi ile bir mücevherat kaybediyoruz. Giden bizden gidiyor. 10 kuruşun gitse arıyorsun, 100 kuruş kaybetsen onun ızdırabını çekiyorsun. Bir insanın kolunu kaybetmesi ne ise, bizler için dâvâmız noktasından bir insanın kaybedilmesi de odur. Bir kardeşimiz gidince bir âzâmız felç oluyor.
Başka bir misâl ile; bir hatip bir câmide konuşur, sair câmilere hoparlör bağlanır. Böylece bir ses binlerce yerlerde dinlenebilir. Bir câmide hoparlör bozulursa, o câmiye ses gitmez. Bu misâl gibi her bir kardeşimiz bir hoparlör hükmündedir.
Bir memleketteki bir Kur’ân hizmetkârında ârıza olursa, oraya sesimiz gitmez olur. Hâlbuki senin maksadın her câmideki cemaate sesini duyurmaktır. Öyleyse vazifemiz hoparlöre hürmet etmek ve onu muhafaza etmektir. İnsan bozulan bir âlete kızmaz, küsmez. Belki onu tâmir eder. “Niye bozuldu?” diye çekiçle kafasına vurursan, külliyen onu kaybedebilirsin. Kızmaktan ziyâde tutmak, hiddetten ziyâde muhabbet ve şefkat ile tedavi etmek gerekir. Hamiyet ve dâvâ rûhu bunu gerektirdiği gibi, maslahat ve akıllılık da budur.
Kardeşlerim, bizler çok büyük bir dâvâyı yüklenmişiz. Sırtımızda büyük bir mesuliyet var. Elbette büyük bir taşı kaldıran yirmi otuz adamdan bir ikisi bu hengâmda birbirinin ayağını çiğneyebilir. “Niçin benim ayaklarımı çiğnedin?” diye ellerini taştan gevşetmek kâr-ı akıl değildir. Hikmet nazarıyla meselelere bakmak gerekmektedir. Kardeşlerimizi ancak tâmir ile kazanabiliriz. Biz, bize düşen vazifeyi yapar, gerisini kadere havale ederiz. Aksi hâlde, bu ihmalimizden mesul oluruz. Bu ulvî hisler kalplerimizi doldurursa, o zaman Rabb-ı Rahîm merhamet eder, O’nun (c.c) rahmeti cemaat üzerine nâzır olur. “Yedullâhi ale’l cemaati” hakikati zâhir olur.
Cemaate taallûk[21] eden meselelerin bir ferdin fikr-i inhisarına terk edilmesi, netice itibariyle, azim zararlara ve suizanlara sebebiyet vereceğinden, din-i İslâm meşvereti emretmiştir. Elbette cemaatin meseleleri bir şahsın fikrine bırakılmayacağı gibi, bir ferdin sırtına da yükletilemez. Kaldı ki, bir insanın fikri ne kadar doğru, ne kadar müstakim olsa bile, çıkacak kararların bir cemaatin fikrinden süzülmesinde pek çok faydalar vardır. Yapılacak o hayırlı işe herkes hissedar olur. Şahıslar çeşitli su-i zan ve ithamlardan kurtulur. Beraber düşünüp, meseleleri birlikte mütâlaa etmenin bereketi bol olur.
Nitekim Fahr-i Kâinat Efendimiz’in meleke-i maddiye ve mâneviyesiyle[22] bütün nâsın[23] en ekmeli olduğu hâlde ashâbı ile müşâvereye –mintarafillah–[24] memur olması, ümmet için müşâvereye[25] riayetin lüzumunu açıkça göstermektedir.
Hz. Peygamber (s.a.v) aklı, şuur ve idrak kabiliyetiyle, hâsılı bütün letaifiyle, bütün peygamberlerin ve meleklerin mertebece en ekmeli iken, müşâvere ile emrolunması, bizler için meşverete ne kadar ihtiyaç olduğunu ortaya koymaktadır. Onun için ekser ulemâ, meşveretin vâcip olduğunu beyan buyurmuşlardır. İstişâre neticesinde alınan kararlara muhalefet isyandır, günahtır.
Evet, dâvâ arkadaşlarıyla istişâre eden, onların muhabbet ve teveccühünü kazandığı gibi, kendi kadr ve kıymetini de arttırmış olur. Ayrıca müşâverenin psikolojik faydası vardır. Bir kardeşimizle bir meseleyi müşâvere edersek, kendisine kıymet verildiği kanaati ile o kardeşimizin hizmetteki şevk ve gayreti ateşlenecek, hizmet arzusu kuvvet kazanacaktır. Bu nokta da unutulmamalıdır.
Vahdet-i tedris,[26] vahdet-i terbiye ve vahdet-i his ile hareket eden bir cemaatin meşvereti, elbette muzafferiyetle neticeleneceğinden şüphe yoktur.
Bir kısım cemaatler hakikati akıl ile idrak ettikleri hâlde, hareketlerini hisse bina ederler. Neticede his akla hâkim olur. Bir cemaat ki his ile hareket edip aklın dizginini hissin eline verirse, müzminleşmiş bir hastalığa ilaç nâfi[27] olmadığı gibi, böyle bir cemaate de meşveret hiçbir fayda sağlamaz.
Her kemâle bir noksanı karıştırmak, şu âlem-i kevn-ü fesadın[28] mukteziyâtındandır.[29] Bizler, her yönümüzle mükemmel değiliz. Hizmetimize taallûk[30] eden meselelerde en mâkulü aramak ve isabet kaydetmek için meşverete muhtacız. Meşverette –velev ki isabet etmese– çoğunluğun reyine itibar etmek gerekir.
Rasûl-i Ekrem’in (s.a.v) kendi reyine muhalif olarak çoğunluğun reyine uyduğu bir vakıadır. Nitekim Uhud Savaşı’nda önce Hz. Peygamber (s.a.v) savaş hakkında ashâbıyla müşâvere etmiş, kendi re’yi Medine’de kalıp müşrikleri karşılamak iken, cemaatin ekseriyetinin reyine uymuştur.
Dikkat ediniz… Ekseriyetin re’yinin isabetsizliğini bildiği hâlde onlara uyuyor. Nübüvvet gözlüğü ile biliyor ki, “Hz. Hamza’yı vereceğim. Uhud’da paramparça ettireceğim.” Biliyor ki, “Yetmiş kadar güzîde sahâbeyi bu savaşta biçtireceğim. Ama hepsi meşverete, meşveretin hukukuna, meşveretin anlayışına fedâ olsun… Amcam dahi olsa müşâvereye fedâ olsun…” İşte meşveret bu demektir!
Hz. Rasûlullah (s.a.v) istişâre uğruna başta amcasını ve güzîde sahâbîlerini fedâ ederken, biz bir yumurtamızı fedâ edebiliyor muyuz?
İstişarede Peygamberimizin (s.a.v) reyi hilâfına girişilen savaşta bir kısım sahâbîlerin de emr-i Nebeviye muhalefet ederek yerlerini terk etmesiyle İslâm ordusu dağılmış, başta Hz. Hamza olmak üzere, birçok güzide sahâbe de şehid olmuştu. Hâl böyle iken, Rasûl-i Ekrem’in (s.a.v) hâdiseyi teessür yerine tebessümle karşılaması, ashâbını itham yerine takdir etmesi, kalplerini kırmak yerine onlara iltifat etmesi, gayz ve hiddet ile itmek yerine şefkat ve merhamet ile onları kendine çekmesi, bizler için en büyük bir ders-i ibrettir. Cenâb-ı Hak da bu mümtaz davranışı te’yid ve senâ makamında Âl-i İmrân sûresi 159’uncu âyette şöyle buyurmaktadır:
فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللّٰهِ لِنْتَ لَهُمْۚ وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَلٖيظَ الْقَلْبِ لَانْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الْاَمْرِۚ فَاِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِ
“Şimdi, Allahu Teâlâ’dan bir rahmet sebebiyledir ki onlara yumuşak davrandın ve eğer sen çirkin huylu, öfkeli, katı yürekli olsaydın, elbette etrafından dağılırlardı. Artık onları affet, onlar için istiğfarda bulun ve onlar ile iş hususunda müşâvere et.”
Şu noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum: Rasûl-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz, bir kısım sahâbeye:
“Benden emir gelmedikçe –muzaffer olsak bile– katiyyen yerlerinizi terk etmeyiniz.”[31] diye emir buyurduğu hâlde, savaşın bidâyetinde İslâm ordusunun muzafferiyeti zâhir olmaya başlayınca, geçidi tutmak ile vazifeli olan sahâbîler yerlerini terk ettiler. Ve malûm hâdise zuhur etti. Hâl böyle iken, dikkat ediniz! Cenâb-ı Hak, emr-i nebeviye muhalefet eden sahâbîler ile meşvereti Peygamberine emrediyor. Demek ki, her söz tutmayan, yere batırılmaz. Ben bir cihetle söz tutmuyorsam, sen de diğer bir cihetle söz tutmuyorsun. Sen beni affedersen, ben de seni affederim. Allahu Azîmüşşan da (c.c) hepimizi affeder.
Hz. Rasûlullah (s.a.v) hâdiseyi tebessümle karşılıyor. “İslâm battı. Perişan olduk…” demiyor, hiddet ve şiddet eseri göstermiyor.
İnsan, dâvâsı için hiddet edebilir. Ama aynı şeyi hilm ile yapmak mümkündür. O işi hilm ile söylersen, hem kabul eder, hem de sana hürmetini devam ettirir. Ama hiddet gösterdiğin vakit, en azından kalben sana muhalefet eder yahut inat damarı ile muhalefetini artırabilir.
İlim ile hilmi bir araya getirdiğimiz zaman çift kanatlı oluruz. O zaman, uçamayacağımız bir zirve, geçemeyeceğimiz bir derya, aşamayacağımız bir engel kalmaz. Aksi hâlde, kardeşlerimize sert ve haşin davranırsak; bir gün, beş gün derdimizi çeker, sonra da “Artık yeter!” deyip dağılabilirler.
İşte, Kur’ân-ı Kerim bu âyet-i kerime ile bizlere önemli üç hayatî düsturu ders vermektedir:
1. Mü’minlerin birbirlerine karşı –velev ki hata ve kusurları olsa bile– yumuşak davranmalarını; cemaati muhafaza etmenin ancak bu tarz ile yani kavl-i leyyin[32] ile mümkün olabileceğini; katı, sert, sakat hareketlerin ise birlik ve dirliği bozup, tesânüd ve ittifakı dağıtacağını ders vermektedir.
2. Kur’ân hâdimlerinin birbirlerinin kusurlarını bağışlamalarını ve affetmelerini tergip[33] etmektedir.
3. Cenâb-ı Hak, bu âyet ile Rasûl-i Ekrem’ine ashâbıyla meşvereti emretmektedir.
Uhud Savaşı’ndan önce yapılan istişârede, ashâbın reyinde isabet kaydetmediği malûm olduğu hâlde, savaşın sonunda Cenâb-ı Hakk’ın Hz. Peygamber’e (s.a.v) ashâbıyla meşvereti beyan buyurmasında şu önemli nükte ortaya çıkmaktadır: Hüsn-ü niyet ile yapılan meşveretin neticesinde hata tebeyyün[34] etse bile, meşverete ittiba edenler mesul olmazlar. Mezkûr[35] hakikatlere binaen, bu azim kudsî hizmeti muhafaza etmek için, bazı fikrî fedâkârlıklarda bulunmak gayet yerinde bir hareket olur. Hakk’ı bulduktan sonra hakta ihtilâf edilmemelidir.
Bir gaye uğruna başını fedâ eden insanlar tarih boyunca çok çıkmıştır. Dâvâsı için başını vermek kolaydır. Bu kudsî dâvâda fikren haklı olsa bile, meşveretin hukuku nâmına fikrî fedâkârlıkta bulunmanın baş vermekten çok defa daha üstün, hizmetin devamı açısından çok daha elzem olduğu katiyyen unutulmamalıdır.
Herkesin meselelere intikali bir olmaz. Senin idrak ettiğin, ehemmiyetine inandığın bir meseleyi, bir kardeşimiz bazen bir veya iki sene sonra anlayabilir. Derin meseleler çok geç anlaşılıyor. Hizmetin semeresini görmek için sabredecek ve bekleyeceksin. Bir insanın ayağı kırılmış ise, o ayak ancak altı ayda tutabilir. “Ben altı ay bekleyemem.” dersen, bir ayaktan mahrum olursun, altı ay sabredersen bir ayak kazanacaksın. Acele ederek ayağımızı tahtadan yapmaya kalkışmayalım. Teennî[36] ve sabır ile arkadaşınızın başını beklerseniz, bu zillet değildir. Ben bir zamanlar Ankara’da hastahânede yattım. Hastahânede bir doktor vardı. Hastaların önünde eğilip, kalkıyordu. Her gün usanmadan sabahtan taa akşama kadar hastalarıyla şefkat ve ihtimam ile meşgul oluyordu.
Bizler de bir doktor gibi arkadaşımızın hatasını düzeltmek için şefkat ve merhametle onunla meşgul olursak; emin olunuz bu hareketimiz zillet değildir. Doktorun hizmeti zillet midir? Hasta öksürebilir, kusabilir. Ona “Sen niçin öksürüyorsun?” denilebilir mi? Hastanın yapmış olduğu kabahati doktor da işleyebilir mi? Hastanın derdini kim dinleyecek?
Evet… Hasta kabul ettiğin arkadaşının kusurunu tedavi edeceksin; tarz budur. Muvaffakiyetin şartı da budur. Unutmamak gerektir ki, böyle bir asırda, böyle bir kudsî dâvânın hizmetine tâlip olanlar, ancak birbirlerinin kemâlât ve meziyetlerini tamim[37] etmek ile dâvâ şuuruna erebilirler.
Unutmamak gerekir ki, birbirlerini çürütmeye çalışanlar hem kendilerini, hem dâvâ arkadaşlarını zîşeref bir istikbâlden mahrum ederler. Kardeşlerini ihtiram[38] ile yâd edenler, hürmetle yâd olunurlar.
Bir zamanlar bir şeyh, müritleriyle bir yerden geçerlerken bir hayvan cîfesine[39] rastlarlar. Ölmüş hayvanın pis kokusu etrafa dağılmış olduğundan, müritler burunlarını kapatıp yüzlerini çevirirken; şeyh tebessüm ederek “Ne kadar güzel dişleri var, inci gibi parlıyor.” der. Her şeyin medhe lâyık tarafları bulunabilir. Bu noktaları nazara vermek gerektir.
Sevda-yı kalbimiz, mâşuka-yı vicdanımız hizmetimizdir, dâvâmızdır. Şahsımıza ve hizmetimize taallûk[40] eden meselelerde kendi hakkımızda tecviz-i kusur[41] etmememiz, fakat tesânüdün muhafazası için dâvâ arkadaşlarımızın kusurlarını bağışlamamız hizmetimizin saadeti ve selâmeti için elzemdir.
Mecnun çöllerde âhularla dolaştı. Âhuların gözleri Leylâ’nın gözlerine benzediği için onlardan ayrılmıyordu.
Sevdamız dâvâmız ise, kardeşlerimiz de o dâvânın gözleridir. O gözleri dâvân için sevmelisin.
Şu hizmetimiz ittihad ile kaimdir. İttihadın devamı insaf ve fazilet ile bağlıdır. Fazilet ittihada vesile olamazsa, o fazilet fazilet değildir. İttihada kuvvet vermeyen kemâlât, yabanî meyve ağaçlarına benzer. Meyvesi vardır. Lâkin acıdır. Kimseye menfaati yoktur.
Binaenaleyh, tesânüd ve muhabbeti perçinleyici bir ruh içerisinde hasr-ı gayret,[42] hem mesleğimizin iktizası, hem de hissiyat-ı rûhaniyemizin icabatındandır. Çünkü hizmette kat olunacak mesafe bu sırra taallûk etmektedir. Malûm olduğu üzere merkezi merkez eden, muhitin intizamıdır. Muhitin eğilip bükülmesi merkezi bozduğu gibi, merkezdeki zerre miskal bir inhiraf[43] da muhitte kapatılması fevkalâde müşkil gedikler açar. Katiyyen unutmamak gerekir ki; güzel tedbir ve hilm, bir câhili âlim kadar faydalı kılar; demiri altın; kömürü elmas yapar.
Ferdî ihtilâflar ve şahsî dargınlıkların umumî yerlerde ve cemaat içerisinde konuşulması, faydadan ziyâde pek çok zararları netice verebilir. Evvelâ, karşılıklı ithamlar, akıl yerine hissiyatı, hakikat yerine fikirlerin tahakkümünü,[44] muhabbet ve uhuvvet yerine tesânüd[45] ve tenâfürü[46] ziyâdeleştirir. O zaman, o meclis enaniyetlerin tatmini, nefislerin tahakkümü için müsait bir zemin olur. Hem de bu ahval, cemaatin şevkini kırar, huzurunu dağıtır.
“Çok sıkı tutmayınız. Herkes bir meşrepte olmaz…”[47] ifadesini esas alarak ferdî ihtilâfların hususi sohbet ve irtibatlar vâsıtasıyla halline gidilmelidir. Bu işin tedavisi lâyık ellere havale edilmelidir. Her insan yara saramaz, her insan doktorluk şefkatini taşıyamaz. Bu çeşit ihtilâfları vaz-u nasihat ile, telkin ile, zamana bırakmakla tedavi etmelidir. Zaman en büyük yardımcımızdır. Zaman, en insafsız insanı dahi insafa getirir.
Bazı fertlerde kıymetli fikir bulunabilir, hatta niyeti de hâlis olabilir. Lâkin o fikir ve ihlâs, şiraze-i vahdetimize[48] kuvvet ve himmet vermekle değer kazanabilir. Kardeşlerimizin meziyet ve kabiliyetleri ancak ittihad ile bir havuza dökülürse kemâlât bostanları yeşerir. Eğer, ihtilâf ile bu havuzun menfez ve delikleri açılırsa, o vakit şûristana[49] dağılıp diken ve yabanî ot olmaktan başka ne faide temin edebilir?
Cemaatten maada tarik-i selâmet yoktur. Muazzez Üstâdımız “Acz, muhalefetin menşeidir.”[50] buyuruyor. Ekseriyetin reyine kuvvet vermek ve perçinleşmiş bir hizmet anlayışını zayıf düşürtmemek için, niza ve muhalefet kapısını kapatmak gerektir.
Hizmetimiz, âlemin her türlü tabakalarına, yani âlem-i kâinat, âlem-i hayat, âlem-i insan, âlem-i âhirete taallûk[51] eden şümullü[52] bir hizmettir. Meseleleri değerlendirirken hizmetimizin kül ve külliyetini, yani gayet geniş çerçevesini dikkate almak lâzımdır. Nazarımıza sadece bir iki cüz’î meseleyi takıp hislerimizi de bir kısım mevzii meseleler üzerinde teksif[53] eder, düşünce ve anlayışımızı sadece o noktalara hasreder ve bu noktalardan hareketle haklı olduğumuzu dâvâ edersek; o zaman hizmetin külliyetini görmemek gibi bir muğalata ile bir hata-yı azîme düşebiliriz. Nazarını cüz’î meselelere hasreden, külliyeti idrak edemez.
Hizmeti umum insanlara bakan muhteşem bir fabrikanın bir veya iki çarkındaki muvakkat ârızayı gören kimsenin, o ârızayı tamir etmek yerine, fabrikadan çekilip umum vâridattan mahrum kalması kâr-ı akıl değildir.
Çok dikkat gerektir. Bazen bir damlada tufan, bir cümlede cihan nihan olur. Bu gibi durumlarda hamiyet-i diniye,[54] afv ve mülâyemet,[55] temkin ve tedbir imdada yetişmezse; mesele his, vehim ve hayalin dağınık bulutları içerisinde mütâlaa edilebilir. Bu ahval de –Allah korusun– hiddet ve isyanları, yıkılış ve çöküşleri netice verebilir.
O zaman sadırlar[56] gayz ile dolar, fikirlerde inad ve taassup[57] yerleşir. Gözler ve bakışlar haset kıvılcımları saçar.
Bu hizmette, her zaman teennî[58] ve nezâket ile davranmak gerektir. Kalpleri Allah’ın rızâsıyla meşbû[59] olup, hizmet aşkı ile yürüyenler, zihinlerde başka şeylerle kurulmamalıdır. Çimenli, çiçekli, çok ferahlı ve müncezip[60] yollar vardır ki, nihayetleri gül ve gülistandır. Güzel yüz, tatlı söz, kalp metaneti ve hatır hoşluğu ile fitne kapısını kapatıp şeytanın tahribatına karşı kalp ve hissiyatımızı siper etmemiz gerekmektedir.
Rasûl-i Ekrem’in (s.a.v):
“Her ümmetin bir emini vardır. Ebû Ubeyde de benim ümmetimin eminidir.”[61]
diye buyurduğu Hz. Ubeyde’nin (r.a), vefat-ı Nebevi’den sonraki karışıklıklarda söylemiş olduğu şu sözler, ne kadar ibretâmiz, ne kadar düşündürücüdür: “Ey Müslümanlar! Kendi elinizle yapmış olduğunuz bir hizmeti yine kendi elinizle yıkmayınız!”
Mâzî bir kitaptır. İbret ve emsaller ile doludur. Bugün dünün aynıdır. Yeni bir şey yoktur. Değişen sadece renklerdir. İttihadını muhafaza edemeyen nice nice devlet, millet ve cemaatler yıkılıp hâk ile yeksan[62] olmuşlardır.
İşte Endülüs… İttifak ve tesânüd[63] ile kuruldu, ihtilâflar ile yıkıldı.
Malûmunuz olduğu üzere Târık bin Ziyad İspanya’ya geçince, gemileri yaktırdı. Askerlerine hitaben:
“Arkamız deniz, önümüz düşman… Muzafferiyetten başka çaremiz yoktur.” dedi.
Tuleytula’yı kuşatırken askerde ricat[64] alâmeti gördüğünde de ordusuna hitaben:
“Askerlerim, şehitlik ileridedir. Gazilik de ileridedir. Cennet de ileridedir. Geride bir şey yok!” buyurdu.
Evet kardeşim, Cennet ileridedir. Bekā ileridedir, likā[65] ileridedir, muzafferiyet ileridedir.
Bediüzzaman’ın:
“Kardeşlerimden rica ederim ki; sıkıntı veya ruh darlığından veya titizlikten veya nefis ve şeytanın desiselerine kapılmaktan veya şuursuzluktan, arkadaşlardan sudur eden fena ve çirkin sözleriyle birbirine küsmesinler ve ‘Haysiyetime dokundu.’ demesinler. Ben o fena sözleri kendime alıyorum. Damarınıza dokunmasın. Bin haysiyetim olsa, kardaşlarımın mâbeynindeki muhabbete ve samimiyete fedâ ederim.”[66]
sözleri kulağımda çınlamaktadır. Anladığım kadarıyla bizim hatamız, Nur’un şâyân-ı hayret ve ibret mizan ve mihenginin hâkimiyeti altına lâyıkı veçhile[67] girmememizden; efkârımızı, ef’alimizi, ahvalimizi, O’nun tanzimi ile nizama koymamamızdan kaynaklanmaktadır. O’nun kudsî kanunlarını fert ve cemaat olarak temessüle[68] mecburuz…
Evet, memur olmak başka, mütemessil[69] olmak başkadır.
Evet, “el-insafü hayr’ül evsaf.” İnsaf, vasıfların en hayırlısıdır.
İnsan, vicdana hizmet şuuruyla hâkim olabilir. Hizmette ileri; teveccühte geri olmak, ehl-i hamiyetin şânındandır. Hz. Ebû Bekir’in (r.a) hilafet ile ilgili olarak beyan buyurduğu:
“Bu, onundur ki, o senindir denilir; o benim diyenin değildir.”
hakikati bizler için güzel bir mihenktir.
Hz. Ömer’in (r.a) sahâbîler içinde faziletmeab[70] bir ferd-i ferîde[71] söylemiş olduğu şu sözler, hepimiz için daima değerini muhafaza eden bir mizandır:
“Bu ümmetin keskin kılıcısın, eğilip de kesmez olma; bu ümmetin tatlı suyusun, acıyıp da bozulma.”
Cenâb-ı Hak cümlemizi sökükleri dikici, eksiklikleri ikmal edici, yarık ve çatlakları kapatıcı, gedikleri seddedici, müşfik, munsıf,[72] müdebbir,[73] müteyakkız[74] hadimlerden eylesin. Âmin.
[1] Taallûk: İlgisi, ilişiği olmak.
[2] Tirmizî, Züht, 39.
[3] Müstakim: Doğru yolda olan, doğru, dürüst, nâmuslu.
[4] Tesirat: Tesirler, etkiler.
[5] Berî: Kurtulmuş olan, (o şeyden) uzak ve sâlim bulunan.
[6] Halîm: Yumuşak huylu
[7] Hayırhah: Herkesin iyiliğini isteyen, iyilik sever.
[8] Hıyânet: İhânet etme.
[9] Ebû Davûd, İlim, 8.
[10] Rüşd: Doğru yolu bulma, doğru yolda gitme.
[11] Celaleddin Suyûtî, ed-Dürrü’l Mensur, c, 2, s, 359 (İbn Adiy, Beyhaki).
[12] Şûrâ: Bir konuyu görüşmek için yapılan toplantı.
[13] Terakkî: İleri gitme, ilerleme, gelişme.
[14] Müteveccih: Yönelik, yönelmiş.
[15] Taaddüt: Sayısı artmak, çoğalmak.
[16] Tesânüd: Dayanışma.
[17] Müsâdeme: Uğraşma, didişme, çekişme.
[18] Cidal: Şiddetli ve sert tartışma, kavgalı konuşma, çekişme.
[19] İnkıraz: Bitip tükenip yok olma, sonu gelme, son bulma, çökme, yıkılma.
[20] Müstelzim: Gerekli kılan, gerektiren şey.
[21] Taallûk: İlgisi, ilişiği olmak.
[22] Meleke-i maddiye ve mâneviye: Maddî ve mânevî yetenek.
[23] Nâs: İnsanlar, halk.
[24] Mintarafillah: Allah tarafından, Cenâb-ı Hakk’ın emriyle.
[25] Müşâvere: Önemli bir konu üzerinde iki veya daha çok kimse arasında yapılan fikir alışverişi, danışma, istişâre.
[26] Vahdet-i tedris: Eğitimdeki birlik.
[27] Nâfi: Faydalı.
[28] Âlem-i kevn-ü fesad: Oluşlar ve yok oluşlar dünyası.
[29] Mukteziyât: Bir şeyi gerekli kılan sebepler. Nursî, Âsâr-ı Bedîiyye, RNK Neşriyat, İstanbul, s. 107.
[30] Taallûk: İlgisi, ilişiği olmak.
[31] İbn-i Hişâm, III, 10; Ahmed, I, 288.
[32] Kavl-i leyyin: Yumuşak söz.
[33] Tergip: İsteklendirme, şevklendirme.
[34] Tebeyyün: Görünme, ortaya çıkma.
[35] Mezkûr: Adı geçen, sözü edilen, yukarıda anılan, zikrolunan.
[36] Teennî: İlerisini düşünerek, ihtiyatlı davranarak acele etmeden iş görme, düşünceli hareket etme.
[37] Tamim: Umumileştirme, genelleme; bir hükmü aynı cinsin bütün fertlerine verme.
[38] İhtiram: Saygı, hürmet, tâzim.
[39] Cîfe: Kokmuş ceset, leş, lâşe.
[40] Taallûk: İlgisi, ilişiği olmak.
[41] Tecviz-i kusur: Kusuru hoş görme, müsaade etme.
[42] Hasr-ı gayret: Gayreti, çabayı tek bir şeye yöneltmek.
[43] İnhiraf: Doğru yoldan sapmak, dönmek.
[44] Tahakküm: Baskı, zorbalık.
[45] Tesânüd: Dayanışma.
[46] Tenâfür: Birbirinden nefret etme, birbirinden kaçma.
[47] Nursî, Uhuvvet Risalesi, RNK Neşriyat, İstanbul, s. 45.
[48] Şiraze-i vahdet: Birlik tutkalı.
[49] Şûristan: Çorak yer.
[50] Nursî, Âsâr-ı Bedîiyye, s. 669.
[51] Taallûk: İlgisi, ilişiği olmak.
[52] Şümullü: Etkisi veya anlamı birçok şeyi içine alacak şekilde yaygın olan, birçok şeyi kapsayan.
[53] Teksif: Yoğunlaştırmak.
[54] Hamiyet-i diniye: Din gayreti, dini korumak ve yüceltmek maksadıyla çalışmak.
[55] Mülâyemet: Uygunluk.
[56] Sadır: Çıkmak, meydana gelmek.
[57] Taassup: Bir din ve inanışa, bir fikre aşırı derecede bağlı olup onun dışındakileri düşman gibi görme.
[58] Teennî: İlerisini düşünerek, ihtiyatlı davranarak acele etmeden iş görme, düşünceli hareket etme.
[59] Meşbû: Dopdolu hâle gelmiş, dolmuş, dolu.
[60] Müncezip: Cezbeye kapılmış, tutulmuş.
[61] Buhârî, “Fedâilu Ashâbi’n-Nebi” 21; Müslîm, “Fedâilu’s-sahâbe” 53; Hâkim, el-Müstedrek, III, 299.
[62] Hâk ile yeksan: Yerle bir.
[63] Tesânüd: Dayanışma.
[64] Ricat: Geri çekilme, geriye doğru kaçma.
[65] Likā: Kavuşma, buluşma.
[66] Nursî, Uhuvvet Risalesi, s. 3.
[67] Lâyıkı veçhile: Lâyık olduğu şekilde.
[68] Temessül: Görünme, belirme.
[69] Mütemessil: Yansıyan, akseden görüntü.
[70] Faziletmeab: Çok faziletli, erdemli, üstün özelliklere sâhip.
[71] Ferd-i ferîd: Eşi benzeri olmayan kişi.
[72] Munsıf: İnsaflı.
[73] Müdebbir: İdareci, yönetici.
[74] Müteyakkız: Uyanık, gözü açık.

Bu konuda geri bildirim bırakın