Şükür
Şükür, verilen herhangi bir nimetten dolayı lisan, fiil ve kalp ile Allah’a yapılan saygı ve hürmettir.
Cenâb-ı Hak, âyet-i kerîmede:
وَاِذْ تَاَذَّنَ رَبُّكُمْ لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَاَزٖيدَنَّكُمْ
“Eğer (ikram ve ihsanlarıma) şükrederseniz, ben de (kemâl-i keremimden) nimetlerimi ziyâdeleştiririm.”[1] buyurarak, şükrün fayda ve ehemmiyetini bildirmiştir. Zira:
“Hâlık-ı Rahmân’ın, ibâdından[2] istediği en mühim iş şükürdür.”[3]
İnsanlar, nimetin kadrini bilip takdir ederek, gördükleri nimetlerine karşı şükür vazifesini îfâ ederlerse, o nimet artarak devam eder. Nimete karşı nankörlük edip şükretmemek ve saygı göstermemek ise, o nimetin elden gitmesine sebep olur. Öyleyse kendine verilen nimetlerin ziyâdeleşmesini ve elden gitmemesini isteyenler, şükür ve senâda kusur etmemelidirler. Çünkü küfran-ı nimet, hem Hakk’a karşı, hem de halka karşı büyük bir nankörlüktür. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v) bir hadis-i şerifinde:
“İyilik gördüğü insanlara teşekkür etmeyen, Allah’a da şükretmez.”[4] buyurmuştur.
Bediüzzaman Hazretlerinin şükürle ilgili şu veciz ifadelerine kulak verelim:
“Şükrün mikyâsı[5] kanaatir ve iktisattır ve rızadır ve memnuniyettir. Şükürsüzlüğün mizanı hırstır ve israftır, hürmetsizliktir, haram helâl demeyip rast geleni yemektir. Evet hırs, şükürsüzlük olduğu gibi, hem sebeb-i mahrumiyettir,[6] hem vasıta-i zillettir.[7]”[8]
Hamd ve senâ, asaleten ve hakikaten Mün’im-i Hakikî[9] olan Allah’a mahsustur. Bu hakikati her akl-ı selim teslim eder. Zira her şeyin Hâlık’ı ve Mâlik’i Allah’tır. Nimetleri sebeplerin elleriyle de gelse, Allah’tan bilmek îmanın gereğidir. Zaten irfan erbabı böyle bilir, böyle itikat eder.
مَٓا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّٰهِۘ
“Ey insan! Sana gelen her iyilik Allah’tandır…”[10] âyeti de bu hakikatin en açık bir delilidir. Her şey Cenâb-ı Hakk’ın irade ve kudretine münhasırdır. İrade-i ilâhiyesi her şeye nâfizdir.[11]
İnsan, dünya nimetlerinde her zaman kendinden aşağı durumda olanlara bakmalıdır ki, elindeki nimetlerin kadrini bilsin ve şâkirlerden olsun. Bu noktada kendinden üstün olanlara bakmamalıdır ki, kısmetine razı olsun ve küfran-ı nimet[12] tehlikesine düşmesin.
Şükrün zıddı, nimeti inkâr, ihsan ve lütfu unutmak ve küfran-ı nimette bulunmak gibi mânâlara gelir. Bunların herhangi birinin insanda bulunması da onun nankör olmasına yeterlidir. Hayırdan kaçınan ve şükür vazifesini îfâ etmeyen nankör insanlar, üzerinde hiçbir şey bitmeyen, çorak toprağa benzetilmiştir. Cenâb-ı Hak mealen şöyle buyurmaktadır:
اِنَّ الْاِنْسَانَ لِرَبِّهٖ لَكَنُودٌۚ
وَاِنَّهُ عَلٰى ذٰلِكَ لَشَهٖيدٌۚ
“Gerçekten insan, Rabbine karşı çok kenûddur (nankör). Kendisi de buna şâhittir…”[13]
İnsanın arzuları ebede kadar uzanmış olduğundan, her arzusuna nail olması mümkün değildir. Bu sebeple birçok insanın şükrü bırakıp nankörlüğe saptığı görülür. Hâlbuki Cenâb-ı Hakk’ın insana bahşettiği nimetler nihayetsizdir. Nitekim bir âyet-i kerîmede mealen şöyle buyurulmaktadır:
وَاٰتٰيكُمْ مِنْ كُلِّ مَا سَاَلْتُمُوهُ وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَتَ اللّٰهِ لَا تُحْصُوهَا اِنَّ الْاِنْسَانَ لَظَلُومٌ كَفَّارٌ
“Eğer Allah’ın size verdiği nimetleri birer birer saymaya kalkarsanız, mümkün değil, onları toptan olarak bile sayamazsınız. Gerçekten insan çok zâlim ve çok nankördür.”[14]
İnsan, mazhar olduğu maddî ve mânevî bu kadar sayısız nimetlerin hakkını şükür ve hamd ile edâ etmeyip, onları tefekkür etmez ve hatta Cenâb-ı Hakk’a itiraza cüret ederse, âyette zikredilen zâlim ve nankör hitabına girer. İnsan nankör olduğundan verilen nimetlerin şükrünü unutur, birçok hikmete binaen verilen musibet ve meşakkatlerden dolayı şikâyet ve itiraz eder. Bediüzzaman Hazretlerinin şu ifadelerini dikkatinize sunuyorum:
“Ey insan-ı müştekî![15] Sen mâdum[16] kalmadın, vücut nimetini giydin, hayatı tattın, câmid[17] kalmadın, hayvan olmadın, İslâmiyet nimetini buldun, dalâlette kalmadın, sıhhat ve selâmet nimetini gördün ve hâkeza…”[18]
[1] İbrahim, 14/7.
[2] İbâd: Kullar.
[3] Nursî, Mektubat, s. 402.
[4] Tirmizî, Birr 35, (1955); Ebû Dâvud, Edeb 12, (4811).
[5] Mikyâs: Ölçü.
[6] Sebeb-i mahrumiyet: Yoksun kalmanın sebebi.
[7] Vasıta-i zillet: Aşağılanma aracı.
[8] Nursî, Mektubat, s. 404.
[9] Mün’im-i Hakikî: Gerçek nimet verici olan Allah.
[10] Nisâ, 4/29.
[11] Nâfiz: İçe işleyen, çok tesir eden, etkili.
[12] Küfran-ı nimet: Nimete karşı nankörlük.
[13] Âdiyât, 100/6-7.
[14] İbrahim, 14/34.
[15] İnsan-ı müştekî: Şikâyet eden insan.
[16] Mâdum: Yok, hiçliğe mahkûm olan.
[17] Câmid: Cansız.
[18] Nursî, Mektubat, s. 313.

Bu konuda geri bildirim bırakın