Tevekkül
Tevekkül, Allah’a güvenmek, gereken bütün tedbirleri aldıktan sonra neticeyi Allah’tan beklemektir.
Bediüzzaman Hazretleri tevekkülü şöyle târif eder:
“Fakat yanlış anlama. Tevekkül, esbabı[1] bütün bütün reddetmek değildir. Belki esbabı dest-i kudretin[2] perdesi bilip riayet ederek; esbaba teşebbüs ise, bir nevi dua-yı fiilî[3] telakkî ederek; müsebbebatı[4] yalnız Cenâb-ı Hak’tan istemek ve neticeleri ondan bilmek ve ona minnettar olmaktan ibarettir.”[5]
Tevekkül, iki kısımdır. Birincisi, Peygamberler ve onlara yakın mürşitlerin tevekkülü; diğeri ise, bütün mü’minlerin tevekkülüdür.
Peygamberlerin tevekkülü, bütün sebepleri ortadan kaldırarak Allah’a itimat edip, neticeyi O’ndan bilip, O’ndan gelen her şeye şükretmeleridir.
Hz. İbrahim (a.s) ateşe atıldığında, kendisine gelip: “Hâlini Allah’a arz et!” diyen Cebrâil’e (a.s): “Allamü’l-Guyûb[6] olan Allah’ın hâlimi bilmesi yeterlidir, arz-ı niyazımı hâcete gerek yoktur.” demesi, böyle bir tevekküldür.
Medine’ye hicretleri sırasında Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk’la beraber Sevr Mağarası’nda bulunan Peygamber Efendimizin (s.a.v), kendilerini öldürmek için takip eden müşrikleri görünce telaşlanan refik-i şefikine:[7]
لَا تَحْزَنْ اِنَّ اللّٰهَ مَعَنَاۚ
“Mahzun olma. Allah bizimle beraberdir.”[8] buyurması, O’nun (s.a.v) tevekkülde de emsalsiz olduğunu göstermektedir.
Mü’minlerin tevekkülü ise, bütün sebepleri hakkıyla yerine getirip neticeyi yalnız Allah’tan beklemeleridir. Cenâb-ı Hak hikmetinin muktezası olarak dünyadaki her şeyi bir sebebe bağlamıştır. İnsanların bu sebeplere riayet ederek say ve gayret göstermeleri vâciptir. Nitekim Cenâb-ı Hak:
وَاَنْ لَيْسَ لِلْاِنْسَانِ اِلَّا مَا سَعٰىۙ
“İnsana çalıştığından başkası yoktur.”[9] buyurarak, çalışmanın vâcip olduğuna işaret etmiştir. Hz. Peygamber Efendimiz de (s.a.v):
“Çalışan Allah’ın dostu ve sevgilisidir.”[10] buyurmakla, insanları çalışmaya teşvik etmiştir.
Gerekli sebeplere riayet etmeden tevekkül edilmez. Nitekim Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v) devesini salıvererek Allah’a tevekkül ettiğini söyleyen bir bedeviye:
“Deveni bağla da öyle tevekkül et.”[11] buyurmuşlardır.
Tevekkülün esası; gerekli sebeplere başvurduktan sonra insanlardan bir şey beklememek, sebeplere güvenmemek ve her neticeyi yalnız Allah-u Teâlâ’dan bilmektir. Muhtaç olmamak için çalışmak, hasta olunca ilaç kullanmak tevekkülün gereğidir. İslâmiyet’in emrettiği tevekkülü iyi anlamayan bazı kimseler, tevekkülün tembelliğe ve geriliğe sebep olduğunu ileri sürmektedirler.
Bütün peygamberler, kimseden minnet almamak için çeşitli meslekler ile uğraşmışlardır. Mesela, Hz. Âdem (a.s) ziraat ile, Hz. İdris (a.s) terzilik ile, Hz. Mûsâ (a.s) çobanlık ile, Peygamber Efendimiz (s.a.v) ise ticaret ile meşgul olmuşlardır.
Tevekkül Allah’a ve kadere inanmanın bir neticesidir. Tevekkül eden kimse, bütün kalbiyle Allah’a teslim olan ve O’nun verdiğine razı olan kişidir. Fakat kadere teslim olmak tembel tembel oturmayı, her şeyden el etek çekmeyi gerektirmediği gibi, tevekkül de tembellik ve miskinliği gerektirmez. Zira ekmeden biçmek, amelsiz cennete gitmek mümkün değildir.
[1] Esbab: Sebepler.
[2] Dest-i kudret: Allah’ın kudret eli.
[3] Dua-yı fiilî: Fiilî dua, gerekli şartları ve sebepleri yerine getirme.
[4] Müsebbebat: Sebeplerin sonuçları.
[5] Nursî, Sözler, s. 338.
[6] Allamü’l-Guyûb: Bütün gaybları, geçmişi, geleceği, hazırda olmayanı, dünyadakileri, âhirettekileri ve her şeyi bilen Cenâb-ı Hak.
[7] Refik-i şefik: Şefkatli arkadaş.
[8] Tevbe, 9/40.
[9] Necm, 53/39.
[10] Ebû’l-Leys Semerkandî, Tenbihu’l-Ğafilin, 1/428; Taberânî, Mu’cemü’l-evsat, 8/80; Beyhakî, Şuabu’l-Îman, 2/88.
[11] Tirmizî, Sıfat’ül-Kıyame, 60.

Bu konuda geri bildirim bırakın