Hayatım Hatıralarım

Sungur Ağabey’in Erzurum’a Gelişi

Sungur Ağabey’in Erzurum’a Gelişi

27 Mayıs 1960 ihtilâlinden sonra hizmet içinde bir süre duraklama oldu. Üstad’ın ölümü, arkasından ihtilâlin gelmesi, Nur talebelerinin hapislere girmeleri, ister istemez hizmetleri aksatmıştı. Birçok insan da yeni dönemde ne yapılacağı konusunda mütehayyir idiler. Üstad’ın vârislerinden Sungur Ağabey bu havayı gidermek ve kardeşleri yeniden şevke getirmek maksadıyla ihtilâlin ilkbaharında Türkiye çapında bir seyahat yaptı. Bu münasebetle Erzurum’a da geldi ve bir müddet kaldı. Gerçekten de cemaatimiz onun gelmesiyle yeniden hareket kazandı. Bize bu gibi ihtilâllerin, hapislerin, zindanların geçici engeller olduğunu, bunların hiçbir zaman Risale-i Nur’un fütuhatına mâni olamayacağını anlattı. Erzincan’a gideceği zaman bana:

“Ilıca’ya kadar beraber gidelim. Sen oradan geri dönersin.” dedi. Birlikte Ilıca’ya kadar gittik. Sonra, “Aşkale’ye kadar da gidelim.” dedi. Oraya gidince Tercan’a kadar kendisine refakat etmemi teklif etti. Tercan’a vardığımızda yakındaki bir câmiyi göstererek:

“Burada birlikte öğle namazını kılalım. Sonra sen geri dönersin, biz de Erzincan’a gideriz.” dedi.

Câmiye girdik. O sırada cemaat namazı bitirmiş dua ediyordu. Biz de mihrabın diğer tarafına geçtik ve namazımızı kıldık. Namazdan sonra bir genç yanımıza yaklaştı ve bana:

“Hocam” dedi, “Bugün Pazar olduğu için dükkânı açmadım. Namaza iki saat kala bu câminin duvarının dibine gelip oturdum. Seni düşündüm ve o kadar ağladım ki!” dedi. Ben çok şaşırmıştım.

“Kusura bakma, ben seni tanıyamadım!” dedim. Bunun üzerine genç:

“Siz Üstad vefat ettiğinde, cenazesine giderken bizim dükkâna uğramıştınız. Bizim dükkânda iftarınızı açmıştınız. Çay içmiştiniz.” dedi.

Ben o zaman genci hatırladım. İlk görüşmemizde ismini soramamıştık. İsminin Umut olduğunu öğrendik.

“Siz gittikten sonra, sizi o kadar düşündüm ki; ‘Bunlar ins miydi, cin miydi, melek miydi? Birden geldiler ve aniden kayboldular.’ diye söylendim. Hâlbuki Erzurumlu olduğunuzu biliyordum. Fakat adresinizi bilmiyordum. Sizi görmeyi çok istiyordum. Sürekli sizi düşünüyordum. Şimdi sizi burada görünce çok sevindim.” dedi.

Sungur Ağabey hayret içinde:

“Kimdir bu zât?” diye sordu. Ben de olanları kendisine anlattım. Daha sonra da Umut’a Sungur Ağabey’i göstererek:

“Bunu tanıyor musun?” diye sordum. Tanımadığını söyleyince:

“Bu Sungur Ağabey’dir. Kendisini Üstad’ın hizmetine vakfetmiş, yanında kalmış bir talebesidir.” dedim. Hemen Sungur Ağabey’in elini öptü. Sonra:

“Burada böyle konuşmak olmaz. Eve gidelim, bir kahvaltı yapalım. Sonra gidersiniz. Olmaz mı?” dedi. Sungur Ağabey kabul etti.

Evleri tek katlı, ama çok güzel ve büyük bir evdi. Eski Şark usûlüyle döşenmişti. Bizi bir odaya aldı. Biraz sonra içeri uzun boylu, iri yarı, sakallı bir adam girdi. Çok endamlı bir ihtiyardı. İçeri girince önce bizi şöyle bir süzdükten sonra kendine mahsus bir şiveyle:

“Sungur Ağabey hangisi?” dedi. Umut, Sungur Ağabey’i gösterdi. “Ya Kırkıncı Hoca hangisi?” dedi. Umut bu sefer de beni gösterdi. Umut bize babasını tanıttı. Sonra babası şunları anlattı:

“Ben seksen altı yaşındayım. Birçok âlimle oturdum, kalktım. Mürşidim Kiğı müftüsü Muhammed Efendi de büyük bir insandı. Hem âlim, hem mâneviyat sultanı idi.

Benim, Umut’a karşı aşırı bir düşkünlüğüm vardır. Bizim bir köyümüz var. Oğluma:

“Oğlum Umut, sen namazını kıl, bu köyü sana vereceğim.” dedim. Fakat Umut namazını kılmadı. Şu evi vereyim dedim, yine kılmadı. Yani ne yaptımsa Umut’u namaza başlatamadım. Fakat Bediüzzaman Hazretleri’nin vefatında, Kırkıncı Hoca, birkaç kişi ile birlikte bizim dükkâna misafir olduktan sonra, Umut birden değişti. Ramazan ayında teravihleri bile kılmayan Umut, o sabah namaza başladı. Umut namaza başlayınca ben bunun Kırkıncı Hoca’nın işi olmadığını anladım. Bu iş olsa olsa Kırkıncı Hoca’nın mensup olduğu zâtın büyüklüğü, feyzi ve rûhaniyatıdır. O ne kadar büyük bir mürşit ki, sadece rüzgârı Umut’un alnını secdeye yapıştırdı.”

Biraz sonra içeriye yirmi beş yaşlarında bir genç girdi. Sîmâsında parlaklık ve keskin bir zekâ hissediliyordu. Umut Bey:

“Hocam, Şefik Efendi ilçemizin en dindar gençlerinden biridir. Tasavvufa meraklıdır. Çok kitap okur, biz de kendisinden çok istifade ediyoruz.” dedi.

Sonra Sungur Ağabey Risale-i Nur’un muhtelif yerlerinden dersler okudu. Şefik Efendi Risale-i Nur’u büyük bir şevkle ve can kulağıyla dinliyordu. Sungur Ağabey ona çok iltifat etti.

Şefik Güvenli, oğlu Cüneyt ile

Sungur Ağabey’i Erzincan’a uğurladık ve ben birkaç gün daha orada kaldım. Bu müddet içerisinde Umut Bey ve Şefik Efendi ile Risale-i Nur’dan dersler okuduk. Şefik Efendi:

“Herhâlde bu derslerden anladığım kadarıyla Bediüzzaman Hazretleri asrımızın müceddididir. Risale-i Nurlar da bu asrın hastalıklarını teşhis edip onlara çare getirmiştir. Burada bir Nur medresesi açmak lazımdır.” dedi. O zamandan beri Şefik Efendi Risale-i Nur’ların sâdık bir talebesi oldu.

Vefatından sonra çocukları eşyalarının arasında şiirlerini yazdığı bir defter bulmuşlar. Şiirlerini bana getirdiler. Kendisinin şair olduğunu böylece öğrenmiş olduk. Onun Peygamber Efendimiz (s.a.v) için yazmış olduğu bir şiirden hâtıra olarak iki kıtayı aşağıda naklediyorum.

Kebair ehline müjdeler verdin,
Şefkatin şümulü cemaat, ferdin
Ümmetin isyanı, en büyük derdin
Sen bu ıstırabın elemlisisin.”

Nûr-u cemalinden halketti seni
Meddahın oluben medhetti seni
Hüda-yı Müteal vasfetti seni
Sen yüce ahlâkın mizanesisin.

    Bu konuda geri bildirim bırakın

    • Değerlendirme
    X