Sivas Kampı
1960 İhtilâli sonrası bir gün öğle namazını kıldıktan sonra eve geldim. Bizi mutlaka ifade için çağıracakları içime doğdu. İhtilâlden beş gün sonra 2 Haziran’da kapımız çalındı. Kapıya gelenler askerlerdi. Beni sormuşlar. Kardeşim durumu bana haber verdi. Ben de annemin elini öptüm ve çıktım. Böylece evden ayrılmış oldum. Beni Birinci Şube’ye götürdüler. Bir şeyler sormalarını bekliyordum. Ama hiçbir şey sormadılar.
“Hele şurada biraz otur.” dediler. Biraz sonra Mehmed Şercil Ağabey ile Erzurum’un diğer Nur talebelerinden Kâmil Sirkeci’yi, İdris Hoca’yı, Terzi Bahattin’i, Yavuz Telli’yi ve Hilmi Ardos’u da getirdiler ve hepimizi Emniyet Müdürlüğü’nde topladılar. Hiçbir şey sormadan Kars Kapısındaki Askerî Hapishâne’ye götürdüler. Gece orada kaldık.
Sabah sekizde bizi hapishâne arabasına bindirdiler. Yanımıza genç subaylar oturdu. Bizi Gümüşpala’ya götüreceklerini zannetmiştik. O zaman Üçüncü Ordu Kumandanı Ragıp Gümüşpala idi. İyi bir adamdı. Bir süre yol aldık. Derken faytonların sesi kesildi. Yanımda Kâmil Sirkeci vardı. Kulağıma fısıldayarak şöyle dedi:
“Hocam farkında mısın, biz şehri çıktık. Acaba bizi nereye götürüyorlar?”
“Kâmil Bey” dedim, “Biz Risale-i Nur’u okurken her zaman başımız bu yola fedâ olsun demiyor muyduk? Ölsek bile bu dâvâya sadakatle sarılalım.”
Şercil Ağabey’e baktım. O da soran gözlerle bana baktı. Bu uzun yolculuğa bir mânâ verememiştik. Ama biz inandığımız dâvâ uğrunda her şeyi göze almıştık. Sükûnet içinde itidal ve teslimiyetle olanları seyrediyorduk.
Arabadan indiğimizde kendimizi hava alanında bulduk. Uçağa ilk defa binecektik. Küçük askerî bir uçak idi. Bizi oturtup kemerlerimizi bağladılar. Acaba niye bağlıyorlar diye merak ettik.
Kendi aramızda fısıltıyla konuşurken astsubaylardan biri yanıma geldi. Ellerini dostane dizlerimin üzerine koydu ve:
“Hocam, nereye gittiğinizi biliyor musunuz?” diye sordu. Bir şey söylemeden yanımızdan ayrıldı. Uçak havalandı. Kimse nereye gittiğini bilmiyordu. O anda hatırıma geldi:
Kâfirler nereden geldiklerini ve nereye gittiklerini bilmeden bu dünyada nasıl yaşıyorlardı? Bu durum onları kim bilir nasıl bir azapta bırakıyordu?
Astsubay tekrar yanımıza geldi:
“Korkmayın, korkmayın! Sizi Sivas’a götürüyoruz.” dedi ve böyle demesiyle gözünden iki damla yaş akması bir oldu. Bu gözyaşları arkadaşları daha çok üzdü. Mehmed Şercil Polat Ağabey’in hiç aldırdığı yoktu. Polat gibiydi.
Bir saat yirmi dakikaya Sivas’a gittik. Bizi Kabaktepe’deki alaya götürdüler. Bir bölüğü boşaltmışlardı, bizi oraya hapsettiler. Abdest almaya asker nezaretinde gidiyoruz. Her taraf kapalı, sıcak. Kampta olup bitenlerden bir haber alamama yüzünden ilk on gün çok rahatsız olduk. Çünkü askerlerden bir şeyler öğrenmek istiyoruz:
“Emir var, sizinle konuşmamız yasak.” diyorlar.
“Meclis ne oldu?” diye soruyoruz, bir cevap vermiyorlar. Gazete istiyoruz, getirmiyorlar.
Aradan biraz zaman geçti. Başta Ali Rıza Efendi olmak üzere Şeyh Said’in bütün oğullarını ve torunlarını, Demokrat Parti’ye mensup il başkanları, ocak başkanlarını ve bazı siyasî temsilcilerini de bu kampa getirdiler. Onlardan öğrendiğimize göre, ihtilâlciler dönemin Genel Kurmay Başkanı Rüştü Erdelhun Paşa’yı da saf dışı bırakmışlar, parlamento dağıtılmış, Menderes mebuslarla birlikte Yassı Ada’ya sürülmüş ve ihtilâlciler yedi bin subayı ordudan atmışlar.
Birkaç gün sonra Erzurum’un Demokrat Parti idarecilerini de getirdiler. Nur talebesi olarak da Diyarbakır’dan Emekli Yüzbaşı Mehmed Kayalar’ı, Kahramanmaraş’tan Mustafa Ramazanoğlu’nu getirdiler. Az zamanda 385 kişi olduk. 5 koğuş doldu. Başımıza Atakan isminde bir kamp kumandanı verdiler. Albay Atakan ve arkadaşları önce Menderes hükûmetini devirmek için ihtilâl hazırlığı yaparken yakalanmışlar ve hapse atılmışlardı. Kendileri “Dokuz Subaylar” adıyla meşhur olmuşlardı. 1960 İhtilâli olunca Dokuz Subaylar’ı hapisten çıkarmışlar, Atakan’ı da Sivas kampına kumandan yapmışlardı. Albay Atakan her ikindiden sonra bizi topluyor, yoklama yapıyordu. İhtilâli neden yaptıklarını anlatıyor, demokratlara, en çok da Menderes’e hakaret ediyordu.
Bir defasında:
“Demokrat Parti’nin gerçi ekonomik yönden bu memlekete birçok hizmetleri oldu. Ayrıca, Türkiye’ye Amerika’nın kapılarını açtı. Amerika’dan birçok silah ve teçhizat getirdi. Ama zararı daha büyük oldu. Kur’ân kurslarını açtırdı, berelileri çoğalttı.” diyerek beni gösterdi.
Bir gün kamp kumandanı yine elleri arkasında, bize dedi ki:
“Arkadaşlar! Bu ihtilâl hükümetinde siz kendinizi, deryada motoru kırık bir geminin içinde gibi hissedeceksiniz. Sonunuz belli değil!”
Yine bir gün Menderes’e hakaretler yağdırmaya başladı. Bir de baktım Demokrat Parti idarecilerinden daha sonra bakanlık yapmış olan Turhan Bilgin ileri atıldı:
“Kumandan! Geçen gün sen bize: “Siz burada motoru kırık bir gemidesiniz. Sizin sonunuz belli değil” demediniz mi? Bize ne yapacaksanız yapın. Ama Menderes’e kötü söz söyletmeyiz. Biz sevdiğimiz adama hakaret ettirmeyiz.” dedi.
O hâdiseden sonra hakaretler sona erdi.
Mehmed Kayalar da bizimle aynı koğuşta kalıyordu. İhtilâlcilerin aleyhinde heyecanlı konuşmalar yapıyordu. Tedbir falan dinlediği yoktu. Çok rahatsız oluyorduk.
Bir gün alay kumandanı geldi.
“Dâhiliye vekili İhsan Kızıloğlu geliyor. Hep dışarı çıkacaksınız, o geldiğinde ayağa kalkacaksınız.” dedi. Mehmed Kayalar bizi toplayarak:
“Olmaz!” dedi. “Biz kapıda oturacağız ve ayağa kalkmayacağız.” Bakan’ın arabası geldiğinde Mehmed Kayalar ayak ayak üstüne attı. Onun zorlamasıyla biz de aynı şekilde ayak ayak üstüne atarak oturduk. İhsan Kızıloğlu geldi ve elini salladı. Herkes ayağa kalktı, biz kalkmadık.
Bir gün yanımıza bir sivil geldi. Güya o da Göle’den Demokrat Parti’ye hizmet ettiği için getirilmişti. Hemen anladım ki, bu ihtilâlcilerin adamı. Yatağını bizim yanımıza verdiler. Mehmed Kayalar, yine eskisi gibi pervasızca konuşuyor, o da Mehmed Kayalar kadar ihtilâlcilerin aleyhinde bulunuyordu. Ben onun konuştuklarına karşı:
“Neden böyle konuşuyorsun. Ne hakkın var böyle konuşmaya. Bunlar bizim askerimiz.” diyordum. O zât hep bizi takip ediyor, abdeste bizimle beraber geliyor, bizimle beraber namaz kılıyordu. Ama her şeyi acemice idi. Aradan biraz zaman geçtikten sonra, bir gün adam ortadan kayboldu. Ertesi gün hemen Mehmed Kayalar’ı hücre hapsine aldılar.
Şerafettin Kartal Sivas’ta veteriner astsubay olarak görev yapıyordu. Ankara’dan Said Özdemir, Şerafettin Kartal eliyle bize bazı risaleler gönderiyordu.
Nihayet alayın içinde askerî mahkeme kuruldu. Önce içimizden Terzi Bahattin’i götürdüler. Biz telaş içinde bekliyoruz. Bahattin gelince neler olduğunu sorduk:
“Hocam, senin öyle kalın bir dosyan var ki!” dedi.
Sabahleyin:
“Şercil Polat, Mehmed Kırkıncı, Yavuz Telli gelsinler” diye çağırdılar. Gittik.
İçeri girdiğimde, askerî hâkim bana hitaben:
“Yahu siz nasıl hocasınız? Bakın papazlar iki fakülte bitiriyorlar. Siz ise memlekette ihtilâl yapmaya teşebbüs etmiş bir adamın peşinden gidiyorsunuz.” dedi.
Baktım Şeyh Said ile Üstad’ımızı karıştırıyor. Dedim ki:
“Siz papazları ileri sürüyorsunuz, ama onlar hâlâ bir insana ulûhiyet isnad ediyorlar. Ben gençliğimden beri ilim tahsil ediyorum. Eski Yunan’dan bu yana bütün filozofları okumuşum. Hem sizin konuşmanızdan anladığıma göre siz, Şeyh Said ile Bediüzzaman Said Nursî’yi karıştırıyorsunuz. Bunlar farklı farklı kişilerdir. Şeyh Said, Erzurum’un Hınıs kazâsındandır. Bediüzzaman ise Bitlis’in Hizan kazâsının Nurs Köyü’ndendir.
Şeyh Said, Bediüzzaman Hazretleri’nin de kendisiyle birlikte devlete karşı harekete geçmesi için ona şöyle bir mektup gönderiyor.
“Efendim! Sizin nüfuzunuz kuvvetlidir. Bu harekâtımıza iştirak buyurur, yardım ederseniz gâlip oluruz.” diyor ve Bediüzzaman’ı kıyama dâvet ediyordu.
Bediüzzaman da Şeyh Said’e şu cevabî mektubu yazıyor.
“Türk Milleti asırlardan beri İslâmiyet’in bayraktarlığını yapmıştır. Çok velîler yetiştirmiş ve şehitler vermiştir. Böyle bir milletin torunlarına kılıç çekilmez. Biz Müslümanız, onlarla kardaşız. Kardaşı kardaşla çarptıramayız. Bu şer’an câiz değildir. Kılıç hâricî düşmana çekilir. Dâhilde kılıç çekilmez. Bu zamanda yegâne kurtuluş çaremiz Kur’ân ve îman hakikatleriyle, tenvir ve irşad etmektir. En büyük düşmanımız olan cehli izale etmektir. Teşebbüsünüzden vazgeçiniz. Zira akim kalır. Birkaç câni yüzünden binlerce masum kadın ve erkekler telef olur.”
Bediüzzaman, doğudaki aşiretleri de bu isyana karışmaktan alıkoymuş. Kör Hüseyin Paşa Erek Dağı’na giderek Üstad Bediüzzaman’a, Şeyh Said’in yukarıdaki dâvet mektubunu götürmüş. Üstad ona bu işin yanlış olduğunu anlatmış. Kör Hüseyin Paşa geri dönmüş. Ama rahat edememiş. Birkaç gün sonra tekrar gelmiş. Üstad’a demiş ki:
“Üstad’ım, bu bir fırsattır. Bu fırsatı kaçırmayalım. Biz bu adama arka verelim.” Üstad’ımız ihtilâlin zararlarını ve büyük mesuliyet olduğunu uzunca anlatmış ve kendisini ihtilâlden vazgeçirmiş.
O günlerde Üstad Hazretleri Van’a gelmiş, Nurşin Câmii’nde aşiret reislerini toplamış, onlara meseleyi anlatmış ve onların hâdiseye karışmasına mâni olmuştur. Bunun çok yakın şâhitleri var. Şu an kampımızdaki Malazgirt Belediye Reisi İhsan Kılıç Bey bir aşiret reisidir ve bu hâdisenin canlı şâhididir.
“Bizi ihtilâle karışmaktan alıkoyan Bediüzzaman Hazretleri oldu. Allah ondan razı olsun.” diyor. İsterseniz İhsan Bey’e sorun.” dedim ve ekledim:
Nitekim, 18 Ocak 1919 tarihinde yapılan “Paris Barış Konferansı”nda Osmanlı Devleti’nin haklarını müdâfaa etmekle görevlendirilen Stockholm Elçisi Şerif Paşa, vazifesine ihânet etmiş ve orada Osmanlı devletinin haklarını savunmak yerine, Kürtlerle ilgili meseleleri dile getirmiştir. Nihayet Şerif Paşa[1] ile Ermeni Reisi Bogos Nubar arasında yapılan bir anlaşmayla bazı Kürt Beylerinin Osmanlılardan ayrılması istenmiştir. Salâbet-i diniyyeyi ve celâdet-i İslâmiye’yi bihakkın temsil eden ve “Dârü’l- Hikmet-i İslâmiye” âzâsı olan Üstad Bediüzzaman Hazretleri, bu meseleyi duyunca şöyle tepki göstermiştir:
“Evvelki günkü gazeteler, Paris’te Şerif Paşa ile Ermeni Heyet-i Murahhası Reisi Bogos Nubar Paşa arasında Kürdistan ve Ermenistan hakkında bir itilaf akdedildiğini yazarak, Kürt efkâr-ı umumiyesinden izahatta bulunuyorlardı. Dört buçuk asırdan beri vahdet-i İslâmiye’nin fedakâr ve cesur hadim ve tarafları olarak yaşamış ve dinî an’anesine sadakati gaye-i hayat bilmiş olan Kürtler, henüz beş on bine karib şühedasının kanı kurumadan, şişlere geçirilen yetimlerin, gözleri oyulan ihtiyarların hâtıralarını teessürle anarlarken, İslâmiyet’in zararına olan tarihî ve hayatî düşmanlarıyla itilaf akdetmek sûretiyle salâbet-i diniyeleri hilafına iftirakcüyâne âmâl takip edemezler. Binaenaleyh Kürt vicdan-ı millîsinin bu tarz tehassüsüne mugayir hareket eden zevatı da tanımazlar. Ve yegâne emelleri de vahdet-i dinî ve millîlerini muhafaza olduğundan, keyfiyetin izahına dalâlet buyrulmasını gazetenizden istirham ederiz.”[2]
“Kürtler İslâm cemiyetinden ayrılmaya asla tahammül etmezler. Bunun aksini iddia edenler, Kürtlük nâmına söz söylemeye salâhiyetleri olmayan ve İslâm dininin hakkaniyetini anlamayan beş on kişiden ibarettir. Ermenilerin maksadı Kürtleri kendi emellerine âlet etmekten başka bir şey değildir. Kürtlük dâvâsı pek mânâsız bir iddiadır. Çünkü her şeyden evvel Kürtler Müslüman’dır. Hem de salabet-i diniyyeye taassub derecesinde isal eden hakiki Müslümanlardır. Kur’ân, Uhuvvet-i İslâmiyeye münafi olan kavmiyet dâvâsını menetmiştir.”[3]
Yine Bediüzzaman Hazretleri 1910 yılında Osmanlı Devleti’ne isyan etmek isteyen bazı Kürt aşiret reislerine hitaben şöyle diyordu:
“Altı yüz seneden beri tevhid bayrağını umum âleme karşı yücelten ve millî âdetlerini terk ederek ihtiyarlanan bizim şanlı Türk pederlerimize, kuvvet ve cesaretimizi hediye edelim. Ona bedel, onların akıl ve ma’rifetinden istifade edeceğiz ve asaletimizi de göstereceğiz. Elhâsıl, Türkler bizim aklımız, biz onların kuvveti; hep beraber bir iyi insan oluruz. Dikbaşlılık etmeyeceğiz ve kendi başına hareket yapmayacağız. Bu azmimizle başka milletlere ibret dersi vereceğiz. İyi evlat böyle olur, itaatimizle göstereceğiz. İttifakta kuvvet var, ittihâdda hayat var, uhuvvette saadet var, hükûmete itaatte selâmet var. İttihâdın sağlam ipine ve muhabbet şeridine sarılmak zaruridir.”[4]
Nitekim uhuvvet-i İslâmiye’nin ehemmiyetini anlayan, vatanperver ve hamiyetli Kürt aşiretleri, bu anlaşmayı protesto etmek maksadıyla meclise birçok telgraf çekmişlerdir.” diye anlattım.
Konuşmamız uzun sürdü, akşam yaklaşmıştı. Birkaç gün sonra hâkim beni tekrar çağırdı ve:
“Ben 1925’teki Şeyh Said Ayaklanması’nı Said-i Nursî’nin çıkardığını zannediyordum. Sizin bu izah ve ifadelerinizden şimdi Said Nursî’nin daima devletin ve milletin yanında yer aldığını öğrendim. Bundan dolayı size teşekkür ederim.” dedi.
İfadelerimizin alınması bir hafta kadar sürdü.
Günlerimizi ibâdetle ve dinî sohbetlerle geçiriyorduk. Sivas Kampı’nda herkes teselliye muhtaçtı. Bunların birçoğu, bir süre korkarak bizden uzak kaldılarsa da, sonradan yanımıza geldiler ve sohbetlerimize iştirak ettiler. Ben kendilerine yer yer şu mânâda konuşmalar yapıyordum:
“Biz burada ne kadar kalacağımızı ve sonumuzun ne olacağını bilemiyoruz. İnsanlardan medet beklemek yerine Cenâb-ı Hakk’ın dergâhına sığınalım. Tevbe, istiğfar edelim. Namazlarımızı kılıp O’na yalvaralım. Bakalım bu musibetin sonunda Rabbimiz nasıl hayırlı kapılar açacak?”
Bu tesellileri verirken, arada Üstad’ın müsbet hareketle alâkalı fikir ve düşüncelerini de naklediyordum. Bir defasında Üstad’ımızın Menderes’i ikaz için yazdığı “Halkçılar ırkçıları elde edip, tam sizi mağlub etmeye bir ihtimal-i kavî ile hissettim ve İslâmiyet nâmına telaş ediyorum”[5] diye başlayan mektubunu sonuna kadar okudum. Sonra da, “Celal Bayar, Menderes dünyayı gezdikleri hâlde en yakınındaki planlanan hâdiselerin farkına varamıyor, tedbir alamıyor. Fakat Bediüzzaman seneler evvel bir hiss-i kable’l- vuku ile demokratları ikaz ediyor.” diye ekledim.
Bu sohbetlerden sonra birçoğu Kur’ân öğrenmek istediler. Kur’ân bilmeyenlere Kur’ân öğretmeye başladık. 1954 dönemi mebuslarından Rıfat Ökten de orada Kur’ân’ı hatmetti. Kendisi 1960 ihtilâlinden sonra Yeni Türkiye Partisi’nden milletvekili seçildi ve Ulaştırma Bakanlığı yaptı. Bakanlığı sırasında Erzurum’a geldiğinde bir grup mebusla bizi ziyaret etti. Kendisiyle kamp günlerimizi konuştuk.
Kampta Kur’ân öğrenen ve namaz kılanların sayısı artınca alay kumandanı:
“Burada Nurculuk faaliyetleri başladı.” diye Ankara’ya şikâyette bulundu.
Kampta Alevilerle aynı koğuşta kalıyorduk. Sabahları biz namaza kalkıyorduk, onlar kalkmıyorlardı. Bazen, niçin namaz kılmadıklarını soruyordum. Soruma karşı sessiz kalıyorlar ve boyunlarını büküyorlardı. Bana karşı hürmetleri vardı. Bir şey demiyorlardı. Ben de üzerlerine fazla gitmiyordum.
Bir gün kendilerine dedim ki:
“Gelin sizinle anlaşalım. Bir “namaz kılmak” , bir de “kılmamak” var. Bu iki şıktan hangisi doğru ise birlikte onu yapalım. İsterseniz önce ben namazı niçin kıldığımızı ve namaz kılmanın ehemmiyetini anlatayım.” diye söze başladım. Ve namaz hakkında bir hayli izahlarda bulundum. Daha sonra “Şimdi de siz namaz kılmamanın lüzumu hakkında bildiklerinizi söyleyin.” dedim. Bunun üzerine:
“Bizim namazlarımızı Hazret-i Ali Efendimiz kılmış.” dediler. Ben de latife olarak:
“Madem Hz. Ali (ra.) gibi bir zât sizin namazını kılmış, Allah kabul etsin. Beni daha niye konuşturuyorsunuz?” dedim.
Aradan bir iki gün geçtikten sonra yine onlara dedim ki:
“Yahu, geçen size bir şey sormuştum, ama keşke sormasaydım. Ben Hz. Ali’yi öyle çok seviyordum ki! Ama şimdi, sizin cevabınızdan sonra, sanki kalbimde o mübârek zâta karşı bir kırgınlık oldu.” dedim. Bunun üzerine meraklı gözlerle bana baktılar. Ben de:
“Hz. Ali niçin sadece bu Tuncelililerin namazını kılmış da, Erzurumlularınkini kılmamış. Bu Erzurumluların suçu ne?” dedim ve kendilerine şunu sordum:
“Sadece sizin namazınızı mı kılmış, yoksa dedelerinizin, torunlarınızın namazlarını da kılmış mı?”
Bu soruma:
“Hepsinin namazlarını kılmış.” diye cevap verdiler. Bunun üzerine:
“Gelin şimdi bir hesap yapalım.” dedim. “Hz. Ali Efendimiz altmış küsur yıl yaşamış. Bu kadar namaz bir ömre nasıl sığmış? Böyle şey olur mu?” Daha sonra:
“Hasan ve Hüseyin Efendilerimiz namaz kılarlar mıydı?” diye sordum.
“Evet” dediler.
“Peki!” dedim, “Hz. Ali Efendimiz evlatlarının namazlarını niçin kılmamış da, sizinkileri kılmış? Sizi onlardan daha mı çok sevmiş?” dedim.
Bu sözlerime karşı susmaktan başka bir şey yapamadılar. Sözlerimi vicdanen tasdik ettikleri yüzlerinden okunuyordu.
Bir başka sohbetimizde Hz. Ali câmide şehit edildiği için câmiye gitmediklerini söylediler.
“Bu mantığa göre sizin de ölünceye kadar câmide namaz kılmanız gerekmez mi?” diye sordum ve şunları ilave ettim:
“Namaz herkesin kendi şahsına farzdır. Bir insanın yemek yemesiyle, başkasının yerine yemek yemesi düşünülemeyeceği gibi; başkasının yerine namaz kılması da düşünülemez.”
Bu samimi sohbetimizin sonunda içlerinden biri:
“Allah bizim dedelerimizden bunun hesabını soracaktır. Bizi böyle câhil bırakanlar onlardır.” dedi.
Sonunda onların büyük çoğunluğu namaza başladı. Bu hâdise kamptaki herkesi hayrette bıraktı ve çoğu kimsenin Risale-i Nur’a dost olmasına vesile oldu.
•••
Artık kış mevsimine girmiştik. Koğuşta yatsı namazlarımızı kılmış, battaniyelere sarılmış oturuyorduk. Bir subay geldi.
“Nurcular eşyalarını alarak dışarı çıksın!” dedi. Biz de eşyalarımızı aldık ve dışarı çıktık. “Başka bir şey unutup unutmadığınızı kontrol edin.” dedi. Her şeyimizin tamam olduğunu söyledik.
Kampın müdürü Binbaşı Recep Bey yanımıza geldi ve bize:
“Tek sıra hâlinde beni takip edin.” dedi. Recep Bey önde biz onun arkasında, subaylar da bizim arkamızda olarak yürümeye başladık. O sıra yatsı vaktini geçmişti ve her yer karanlıktı. Bilinmeyen bir yere doğru gidiyorduk. Kâmil Bey fısıltı hâlinde:
“Hocam, bizi nereye götürüyorlar?” dedi. Bilmediğimi söyledim.
“Öyle mi? Neyse hakkımızda hayırlısı!” dedi. Çok geçmeden bir daha sordu, yine aynı cevabı verdim. Böylece birkaç kere sordu. Anladım ki, bizi öldürmeye götürdükleri endişesine kapılmıştı.
Bir ana yola çıktık. Binbaşı yüksek bir sesle:
“Nurcular, eşyalarınızı yolun şu kenarına bırakın, siz de bu tarafa dizilin.” dedi. “Dizilin!” emriyle birlikte hepimizin içine bir ürperti düştü. Bizi öldüreceklerini zannettik. Biz dizilince Binbaşı yüksek bir sesle:
“Nurcular!” dedi, “Siz serbestsiniz.”
Bir yandan şaşkınlık, bir yandan sevinç içinde çantalarımızı aldık ve Sivas’a doğru yürümeye başladık. Sivas’tan tren ile Erzurum’a döndük.
Erzurum’a indiğimizde kar daha yeni yağmaya başlamıştı. Hayalen maziye gittim, Sivas’a gittiğimiz günü hatırladım. Bütün gördüklerimizi, yaşadıklarımızı bir sinema şeridi gibi gözümün önünden geçirdim. Her şeye mukavemet etmiş, hayat tarzımızı değiştirmemiş, orada da insanları hidâyete çağırmış, yeni dostlar edinmiştik. İçimde payansız, mukaddes bir sürur ve huzur vardı. Mutluydum, mesuttum. O gün de Koca Müslüman lakaplı astsubay Hasan ile Vahdettin Hızıroğlu:
“Acaba gelirler mi?” diye tren istasyonuna gelmişler. Hâlbuki geleceğimizden hiç haberleri yoktu. Bizi görünce Müslüman Hasan koşarak yanımıza geldi. Onlara ilk önce medresenin durumunu sordum.
“Hocam, vâli medreseyi söktürdü.” dediler. Vâli, ihtilâl valisiydi. Çok üzüldüm. Eve gitmeye hazırlandık. Fakat Şercil Ağabey:
“Hocam, ben şimdi gelemem. En iyisi berberde tıraş olayım da sonra eve gideyim. Yoksa birkaç gün daha tıraş olamam. Bana öyle geliyor ki, annem ölmüştür.”
Biz de: “Ne ölmesi? Nereden duydun?” dedik.
“Duymadım, ama bana öyle geliyor.” dedi. Sonra öğrendik ki annesi gerçekten vefat etmiş. Allah makamını cennet eylesin. Âmin.
Eve gittim. Annem ile babamın elini öptüm ve kardeşlerimle kucaklaştım. Ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Evdekiler ile sohbetlerde bulunduk. Uyku nedir unuttuk. Herkes sürur ve sevinç içerisindeydi ve evimizde âdeta bir bayram havası vardı.
Gece boyunca kamptaki hizmetlerimizi anlattım. Babam bundan çok memnun oldu. “Ben korktum ki sen orada Nur hizmetinden usanıp geri çekileceksin. Fakat seni böyle hizmette aşk ve şevk içerisinde görmem beni sürurlara gark etti. Oğlum, zaten meşakkat ve ıstıraplar bu kudsî yolun şânındandır.” dedi.
Babamın bu şekilde düşünmesi beni gerçekten mesrur etti.
Yeri gelmişken şunu da anlatmak isterim:
İhtilâlciler bizi Sivas’a götürdükten sonra bir kısım insanlar babamın yanına gelip geçmiş olsun dileklerini ilettikten sonra: “Senin oğlun ne diye bu gibi tehlikeli yollara kendini atıyor. Medresesinde rahatça oturup ders vermiyor!” demişler. Babam da onlara şu cevabı vermiş: “Ben oğlumu bu yolda fedâ etmişim.”
O gün yattım. Sabah kalkınca, kardeşlerle bir araya geldik, dünyanın en mutlu sabahlarından biri idi. Kampta yaşadığımız günleri onlara anlattım. Sonra Üstad’ın “azami tedbir içinde hizmet” düsturunu esas almamız gerektiğini konuştuk ve dersleri evlerde yapmaya karar verdik. Bizim hayatımız üç temel üzerine kurulmuştur: Bediüzzaman, nur dersleri ve medrese.
[1] Şerif Paşa, Sultan Abdulhamid döneminde, Berlin ve Stockholm şefliğini yapmış, II. Meşrutiyet’ten sonra ‘Osmanlı Islahatı Esasiye Fırkası’nı kurmuş ve Paris’te Meşrutiyet isimli muhâlif bir gazete çıkararak “İttihat ve Terakki” aleyhtarı olmuş, çok zayıf karakterli ve siyasî hayatında tutarsız bir kişiliğe sâhiptir.
[2] Şahiner, Necmettin, Son Şahitler, İstanbul 1986, III/286-287.
[3] Sebil’ür-Reşad, C. 18, s. 218.
[4] Nursî, Âsâr-ı Bedîiyye, RNK Neşriyat, İstanbul, s. 466.
[5] Nursî, Emirdağ Lâhikası, II/169.

Bu konuda geri bildirim bırakın