Bediuzzaman ve Tasavvuf

Tasavvufun mevzuu ve gayesi nedir?

Tasavvufun mevzuu ve gayesi nedir?

Tasavvufun mevzuu, insanın nefsini tezkiye, rûhunu tasfiye etmek ve ahlâkını güzelleştirmektir. Gayesi ise kısaca:

– Hazreti Peygamberin gösterdiği yolu takip ederek mânen tekâmül ile O’nun gerçek vârisi olmanın yolunu göstermek, yani; O’nun ahlâkıyla ahlâklanmaktır.

– Rûhun bedene gâlip olmasını temin etmektir.

– İnsanları hak yola vâsıl edebilecek mürşitler yetiştirmektir.

– İnsan rûhunda gizli olan İlâhî sırları keşfetmektir.

– İnsana Elest Bezm’indeki akdini hatırlatmaktır.

– Nefs-i emmareyi öldürerek, insanı “Ölmeden önce ölünüz.” hakikatine erdirmektir.

– İslâm dininin yüce emirlerini yerine getirmek, yasaklarından sakınmak ve İslâmî edeplere bütünüyle riâyet etmekle Allah’ın rızâsına nâil olmaktır.

İmam Rabbanî Hazretleri bu hususta şöyle buyurur: “Tarikattan maksat, ihlâsı elde etmektir.”[1] Tasavvufun gayelerinden biri de; Peygamber Efendimizin (s.a.v) “Allah’ı görüyor gibi ibâdet etmek”[2] şeklinde tarif ettiği ihsan mertebesine ulaşmaktır. Bir kısmını aktardığımız bu meşhur Cibril hadisinde, Cebrâil (a.s)’ın, îman, İslâm ve ihsan hakkındaki sorularına Peygamberimizin verdiği cevaplar yer almaktadır. İslâm âlimleri îman akaidin, İslâm fıkhın, ihsan da tasavvufun ilgi alanıdır demişlerdir.

Her yolculuğun bir başlangıcı ve bir de son noktası vardır. Îmanî ve İslâmî bir tefekkür yolu olan tasavvufî yolculuk da böyledir. Bu mevzuda Sühreverdî şöyle diyor: “Tasavvufun başı ilimdir, ortası ameldir, sonu mevhibedir. Yani, Allah’ın hususî bir ihsanıdır.”[3]

Tasavvuf ve tarikattan beklenen en mühim netice; şerîatın emirlerini, ubudiyetin hakikatini, ihlâs ve takvânın ehemmiyetini kişinin idrak edip hayatına tatbik etmesidir. Şerîatın herhangi bir meselesine muhalefet eden kimsenin velayet dâvâsı aldatmacadır. Barigâh-ı İlâhiyeye ancak şerîata ittiba ile gidilir, rıza kapıları bu yolun sâlik ve âriflerine açılır, esrâr-ı velayet bu yol ile hâsıl olabilir ve böylelikle îmanın zevkine, irfanın feyzine, müşâhedenin şevkine vâsıl olunabilir. Bu mevzuda şu kıssa mânidardır: “Bâyezîd-i Bistamî Hazretleri, zamanında şöhret bulan ve velâyetle mevsuf bir zâtın ziyaretine gitmiş. O zâtın, edeb dışı (kıbleye karşı) tükürmesini gördüğünde, şerîatın âdabını muhafaza edemeyen biri nasıl olur da esrâr-ı velâyete mazhar olabilir?’ diyerek, selâm bile vermeden geriye dönmüşlerdir.”[4]


[1]      İmam Rabbanî, Mektûbat, Terc. Abdulkadir Akçiçek, Çile Yayınları, İstanbul, 1981, c. I, 266. Mektûb.

[2]      Buhârî, Sahih, Îman, 37, el-Mektebetü’l-İslâmîyye, İstanbul, trs, c. I, s. 18.

[3]      Aynî, Mehmet Ali, Tasavvuf Tarihi, Kitabevi, Yayın No: 7, İstanbul, 1992, s. 221.

[4]      Kuşeyrî, Kuşeyrî Risalesi, Bab-u Velâyet, s. 137.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X