Tefekkür
Tefekkür, aklın hareket ve cevelanından ibarettir. Her şeyde büyüme ve gelişme olduğu gibi, akıl da gelişir ve inkişaf eder. Aklı inkişafı; okumakla, ilim ve irfanın tahsiliyle olur. Hikmet ve mârifetin kapıları onunla açılır. Akıl öyle bir nimettir ki, sarf olundukça artar, çoğalır. Çoğaldıkça îmanda, irfanda ve ilimde mertebeler katedilir.
Cenâb-ı Hak, aklı yalnız insana bahşetmiş ve böylece insanı diğer mahlûkattan ayırmıştır. İlâhi nimetlerin en faydalısı ve en büyüğü akıldır. Bütün maddî ve mânevî nimetlerin anahtarı akıldır. Îmanın temeli akıl olduğu gibi, kâinatın esrarının anahtarı da odur. Cenâb-ı Hakk’ın insana aklı ihsan etmesinin hikmeti ise; daima O’nun harika ve acip sanatlarını tefekkür ederek mânen ve rûhen terakkî ve tekâmül etmesidir. Allah’ın azamet ve kibriyasını idrak etmek ancak O’nun yarattığı şu mahlûkatı temâşâ ve tefekkür ile olur.
Akıl ile Kur’ân-ı Kerîm arasında tam bir münasebet mevcuttur. Bu bakımdan Cenâb-ı Hak bir âyette mealen şöyle buyurur:
اِنَّ فٖي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ لَاٰيَاتٍ لِاُو۬لِي الْاَلْبَابِۚ
“Semâvat ve arzın yaratılışında, gece ve gündüzün ihtilafında akıl sâhipleri için büyük alametler (deliller ve nişanlar) vardır.”[1]
Bu âyet-i kerîme, fikir sâhiplerini, mârifet-i İlâhiye’ye, tevhide, Cenâb-ı Hakk’ın azamet ve celâlini idrak etmeye dâvet ediyor.
Peygamber Efendimiz de (s.a.v) bir hadis-i şeriflerinde:
“Allah’ın mahlûkatını tefekkür edin. Zâtını tefekkür etmeyin!”[2] buyururlar. Allah’ın varlığına, azamet ve kudretine delâlet eden her şeyi tefekkür edin. Bazen gökyüzüne nazar edin, onu yaldızlayan yıldızları, âleme nur neşreden o güneşi tefekkür ve temâşâ edin. Taa ki, Cenâb-ı Hakk’ın azamet ve kudretine âşık ve hayran olasınız ve onu tazim edesiniz. Bazen de zemine ve zemindeki dağlara ve ondaki ormanlara, bahçelere, bahçelerdeki meyveli ağaçlara bakın. Bir çiçeği dikkatle temâşâ edin. Elbette bir avuç toprağın kendi kendine bu derece muntazam, süslü ve letafetli bir vücuda tahavvül[3] etmesi muhaldir. Şu hâlde ‘Semâ ve arzı kim yarattıysa, çiçeği yapan da elbette O’dur!’ deyin ve Cenâb-ı Hakk’ın ulûhiyet ve azametine karşı secde edin.
İnsanın mânen ve maddeten terakkî ve tekâmülü bu gibi tefekkürle gerçekleşir.
İlim ve irfan aklın aydınlanmasına bağlıdır. Aklın aydınlanması ise sağlam ve doğru bir tefekkürle gerçekleşir. Bugün cihanı parıltısı altına alan medeniyetin kaynağı akıl ve tefekkürdür. İnsan onlar sayesinde iki dünyanın saadetine mazhar olur.
İnsanı kemâlât ve saadete sevk eden, rûhen ve aklen yüksek mertebelere ulaştıran en mümtaz vasıta tefekkürdür. Fazilet ve mârifetin en büyük rüknü tefekkürdür. Allah’ın varlığını ve birliğini bilmenin en kısa ve en müstakim yolu tefekkürdür.
İnsanî kemâlâtların hazinesi hikmettir, mârifettir; vasıtası ise tefekkürdür. İnsan tefekkür sayesinde ilâhi yakınlığa mazhar olur, O’nun rızasını kazanır ve muhabbetini O’na hasreder.
Tefekkürün önemini bizlere ders veren birçok âyet ve hadisler mevcuttur. Allah-u Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de mealen:
اَفَلَا يَنْظُرُونَ اِلَى الْاِبِلِ كَيْفَ خُلِقَتْ وَاِلَى السَّمَٓاءِ كَيْفَ رُفِعَتْ وَاِلَى الْجِبَالِ كَيْفَ نُصِبَتْ وَاِلَى الْاَرْضِ كَيْفَ سُطِحَتْ
“Semâvât ve zeminin yaratılışına bakıp”[4] düşünmemizi emir buyurarak bizleri tefekküre dâvet ediyor. Bu âyet-i kerîmeden anlaşılmaktadır ki, her insan derecesine göre tefekkürle mükelleftir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v) tefekkürün ehemmiyetini anlatmak için “Tefekkür gibi bir ibâdet yoktur.”[5] buyurmuş, başka bir hadis-i şeriflerinde de, bir saat tefekkürün bir sene nâfile ibâdetten hayırlı[6] olduğunu ifade etmiştir.
Başka bir hadis-i şerifte: “Bir saat tefekkür, bir gece nâfile ibâdetten hayırlıdır.” Bir başka rivâyette ise: “Bir saat tefekkür, altmış sene nâfile ibâdetten hayırlıdır.”[7] Diğer bir rivâyette ise: “Bir saat tefekkür, yetmiş sene nâfile ibâdetten hayırlıdır.”[8] buyurmuşlardır.
İnsanların ilim, irfan ve ihlâs yönünden farklı dereceleri bulunmaktadır. Mesela; bir fabrika bir günde bir ton ürün verirken, bir başkası 10, bir diğeri 100, bir diğeri de 1000 ton verebilmektedir. Aynı zaman içinde elde edilen bu farklı neticeler fabrikaların kapasite farkından doğmaktadır. İnsanların tefekkürleri de ilim, irfan ve ihlâslarının derecelerine göre böyle farklılık göstermektedir.
Bediüzzaman Hazretleri dünyanın Esmâ-i İlâhiye’ye ve âhirete bakan cihetleri üzerinde düşünmeyi bir ibâdet-i fikrîye[9] olarak nitelendirmiş ve bu şekilde yapılan tefekkürle insanın “bütün dünyasıyla ibâdet etmiş” gibi olacağını söylemiştir.
Kısacası tefekkür; insanı maddî ve mânevî tekâmüle sevk eder ve az zamanda, tasavvur edemeyeceği derecelere çıkarır, dünya ve âhiretin şan ve şerefine nail eder.
Tefekkürün mânevî lezzetini zevk eden bir mütefekkir, sünûhat-ı kalbiyeye[10] de mazhar olur. Esrar-ı kâinatı müşahede ve tetkik ettikçe, daha nice esrara, envâra vâkıf olur. Ellerini dergâh-ı İlâhiye’ye kaldırmış, rûhu bir istiğrak içine dalmış bir mütefekkirin kalbinde öyle bir neşe, bir sürur, bir zevk vardır ki, hayran olmamak mümkün değildir.
Tefekküre Bediüzzaman Hazretlerinden bir örnek:
“Bir bahar mevsiminde, garibâne, mütefekkirâne seyahata gidiyordum. Bir tepeciğin eteğinden geçerken, parlak bir sarı çiçek nazarıma ilişti. Eskiden vatanımda ve sair memleketlerde gördüğüm o cins sarı çiçekleri derhatır[11] ettirdi. Şöyle bir mânâ kalbe geldi ki: Bu çiçek kimin turrası ise, kimin sikkesi ise ve kimin mührü ise ve kimin nakşı ise, elbette bütün zemin yüzündeki o nevi çiçekler, onun mühürleridir, sikkeleridir. Şu mühür tahayyülünden sonra şöyle bir tasavvur geldi ki: Nasıl bir mühür ile mühürlenmiş bir mektup; o mühür, o mektubun sâhibini gösterir. Öyle de; şu çiçek, bir mühr-ü Rahmânîdir.[12] Şu enva-ı nakışlarla ve mânidar nebatat satırlarıyla yazılan şu tepecik dahi, bu çiçek Sâniinin mektubudur. Hem şu tepecik dahi bir mühürdür. Şu sahra ve ova bir mektub-u Rahmânî hey’atını aldı. İş bu tasavvurdan şöyle bir hakikat zihne geldi ki: Her bir şey, bir mühr-ü Rabbânî hükmünde bütün eşyayı kendi Hâlık’ına isnad eder, kendi kâtibinin mektubu olduğunu ispat eder. İşte her bir şey, öyle bir pencere-i tevhiddir[13] ki, bütün eşyayı bir Vâhid-i Ehad’e mal eder.
Demek her bir şeyde, hususun zihayatlarda öyle hârika bir nakış, öyle mucizekâr bir sanat var ki, onu öyle yapan ve öyle manidar nakşeden, bütün eşyayı yapabilir ve bütün eşyayı yapan, elbette o olacaktır. Demek bütün eşyayı yapamayan, bir tek şeyi icad edemez.”[14]
[1] Âl-i İmrân, 3/190.
[2] İbn Hacer, 13/383.
[3] Tahavvül: Değişme, bir hâlden başka bir hâle geçme.
[4] Gâşiye, 88/17-20.
[5] el-Hindî, Kenzü’l-Ummâl, 16/121.
[6] Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 1/310; Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, 4/409 (Kitâbu’t-Tefekkür); Heysemî, Mecmâu’z-zevâid, 1/78.
[7] Ali el-Karî, Esrâru’l-Merfû‘a, 175; Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, 1/310.
[8] Süyûtî, Câmiü’s-Sağir.
[9] İbâdet-i fikrîye: Allah’ı tanımayı sonuç verecek şekilde varlıklar üzerinde yapılan fikir ibâdeti.
[10] Sünûhat-ı kalbiye: Allah’ın yardımıyla kalbe gelen mânâlar.
[11] Derhatır: Hatıra getirme.
[12] Mühr-ü Rahmânî: Sonsuz rahmet sâhibi olan Allah’ı gösteren mühür.
[13] Pencere-i tevhid: Cenâb-ı Hakk’ın birliğini gösteren pencere.
[14] Nursî, Sözler, s. 749-750.

Bu konuda geri bildirim bırakın