Tenâsüh, İnsaniyetin Kıymet ve Şerefini Tahkir Eder
Cenâb-ı Hak, insanı en yüksek bir mahiyette, câmiiyette[1] halk etmiştir. Umum nebatat ve hayvanâtı ona hizmetkâr yapmıştır. Meselâ, ağaç, meyvesiyle; inek, sütüyle; koyun, etiyle… insanın imdadına koşturulmakta, onun için çalıştırılmaktadır. O, cihanın zîneti, arzın halifesidir. Cenâb-ı Hak, Kâinat Sarayı’nı, bütün müştemilâtıyla onun için yaratmış, tanzim ve tertip etmiştir. Bu sarayın azâmeti, haşmeti, ziyneti… hep o misafirin şerefini, makbuliyetini ve Allahu Azimüşşân yanındaki itibarını, kadr-ü kıymetini göstermektedir.
İnsan, Cenâb-ı Hakk’ı tanımak ve O’na ibâdet etmek için yaratılmıştır. Bu hikmete binâen, ona pek kıymetli cihazlar takılmış, câmi istidatlar verilmiştir. Evet, insan, yerlerin ve göklerin kaldıramadıkları bir emaneti taşımaktadır. Elbette, kâinatın neticesi, meyvesi olan insanın bu kâinattan daha büyük ve daha ehemmiyetli bir gayesi olmalıdır. Bu gaye ise, ancak yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, Allah’ı bilmek, O’na bihakkın kul olmaya çalışmak, O’na muhabbet edip rızâsına nail olmak ve böylece Cenâb-ı Hakk’ın ebedî ziyafetgâhı olan Cennet’e lâyık bir kıymet almak ve orada, beden ve rûhuyla ebedî bir hayat sürmektir.
İşte tenâsüh hurafesi, insanın mahiyetine, hakikatine ve ona verilen bu değere ters düşer. Elbette, insana bu kadar kıymet veren Hakîm-i Rahîm, onun rûhunu nihayet derece aşağı düşürüp terzil[2] etmez, tenkis[3] etmez, tahfif[4] etmez. İnsanın rûhunu, ona hizmet eden âciz bir hayvan cesedine sokmaz. Elmas kıymetinde yarattığı o ulvî rûhu kömür derecesine indirmez.
Bediüzzaman Hazretleri insanın şeref ve kıymetini şu harika ifadelerle şöyle anlatır:
“İnsan; şu kâinat ağacının en son ve en cem’iyetli meyvesi.
Ve hakikat-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm cihetiyle çekirdek-i aslîsi.[5]
Ve kâinat Kur’ân’ının âyet-i kübrası.
Ve ism-i a’zamı taşıyan âyetü’l kürsisi.
Ve kâinat sarayının en mükerrem[6] misafiri.
Ve o saraydaki sair sekenelerde tasarrufa mezun en faal memuru.
Ve kâinat şehrinin zemin mahallesinin bahçesinde ve tarlasında, vâridat[7] ve sarfiyatına ve zer’ ve ekilmesine nezarete memur ve yüzer fenler ve binler san’atlarla teçhiz edilmiş en gürültülü ve mes’uliyetli nâzırı.
Ve kâinat ülkesinin arz memleketinde, Padişah-ı Ezel ve Ebed’in gayet dikkat altında bir müfettişi, bir nevi halife-i arzı.[8]
Ve cüz’î ve küllî harekâtı kaydedilen bir mutasarrıfı.[9]
Ve semâ ve arz ve cibâlin[10] kaldırmasından çekindikleri emanet-i kübrayı[11] omzuna alan ve önüne iki acip[12] yol açılan, bir yolda zîhayatın en bedbahtı ve diğerinde en bahtiyarı, çok geniş bir ubûdiyetle mükellef bir abd-i küllî.
Ve kâinat Sultanı’nın ism-i a’zamına mazhar ve bütün esmâsına en câmi’ bir âyinesi.
Ve hitabat-ı Sübhaniyesine ve konuşmalarına en anlayışlı bir muhatab-ı hassı.[13]
Ve kâinatın zîhayatları içinde en ziyâde ihtiyaçlısı ve hadsiz fakrıyla ve aczi ile beraber hadsiz maksatları ve arzuları ve nihayetsiz düşmanları ve onu inciten zararlı şeyleri bulunan bir bîçare zîhayatı.
Ve istidatça en zengini ve lezzet-i hayat cihetinde en müteellimi[14] ve lezzetleri dehşetli elemlerle âlûde.[15]
Ve bekaya en ziyâde müştak[16] ve muhtaç ve en çok lâyık ve müstahak.
Ve devamı ve saadet-i ebediyeyi hadsiz dualarla isteyen ve yalvaran.
Ve bütün dünya lezzetleri ona verilse, onun bekaya karşı arzusunu tatmin etmeyen.
Ve ona ihsanlar eden zâtı perestiş[17] derecesinde seven ve sevdiren ve sevilen çok hârika bir mu’cize-i kudret-i Samedaniye ve bir acûbe-i hilkat.[18]”[19]
[1] Câmiiyet: Geniş kapsamlı oluş.
[2] Terzil: Aşağılamak, rezil ve alçak göstermek.
[3] Tenkis: Değerini indirme.
[4] Tahfif: Hafifletme, azaltma.
[5] Çekirdek-i aslî: Asıl çekirdek, tohum.
[6] Mükerrem: İkram olunan, saygın.
[7] Vâridat: Gelirler, kaynaklar.
[8] Halife-i arz: Yeryüzünde Allah’ın emirlerini yerine getirip Onun nâmına tasarrufta bulunan ve varlıklar üzerinde Onun adına egemen olan insan.
[9] Mutasarrıf: Tasarruf eden, kullanan, idare eden.
[10] Cibâl: Dağlar.
[11] Emanet-i kübra: Büyük emanet; benlik duygusu, başka varlıkların yüklenmekten çekindiği ve insanın yüklendiği İlâhî görevler, yükümlülükler.
[12] Acip: Hayret verici, şaşırtıcı.
[13] Muhatab-ı has: Özel muhatap.
[14] Müteellim: Acı çeken.
[15] Âlûde: Bulaşık, karışık.
[16] Müştak: Arzulu, çok istekli.
[17] Perestiş: Aşırı derece sevmek, tapma.
[18] Acûbe-i hilkat: Acayip bir yaratılışta olan.
[19] Nursî, Şuâlar, s. 216-217.

Bu konuda geri bildirim bırakın