Tenâsüh, Fıtrat Kanunlarına Muhaliftir
Kâinat nizamını ayakta tutan ve hayatın devam ve bekası için vazedilmiş bulunan sonsuz diyebileceğimiz kadar çok kanun vardır. Eşya arasındaki tenâsüp,[1] ahenk, disiplin, tertib, muvâzene ve nizâm bunlarla te’min edilmektedir. Bütün kâinatı kuşatan bir tenâsübü ve bütün âleme şâmil bir muvâzeneyi sağlayan bu kanunların müessisi,[2] Allahu Azimüşşân’dır.
Kâinatın her köşesinde, her cephesinde müşâhade edilen takdir ve muvâzene, rahmet, şefkat, rubûbiyyet, rezzâkiyyet, mâlikiyyet… gibi kanunlar, zerrelerden yıldızlara kadar âlemde hiçbir şeyin başıboş olmadığını göstermekle, rûhun da başıboş kalamayacağına delâlet eder ve tenâsüh iddiasını reddederler. Bunlardan üçü üzerinde kısaca duralım:
1- Tenâsüh, Takdir ve Muvâzene[3] Kanununa Zıttır
Kâinatta her şey bir plan ve programdan, takdir ve tâyinden, ölçü ve mizandan çıkmıştır. İhtimamla yapılmış bir elbise, nasıl ki prova defterinden, terzinin ilim, ölçü, takdir ve maharetinden haber veriyorsa, kâinatta hikmetle yaratılan her şeyin ölçüsü, düzgünlüğü, ahenk ve estetiği, ince nizâm ve intizamı da takdir ve muvâzene kanunundan haber verir; Hak Teâlâ’nın adalet, ilim, hikmet ve irâdesini gösterir. Dakik bir nazarla kâinata baktığımızda, bütün eşyadaki güzelliklerin, tenâsüp ve ahengin, ölçü ve nizâmın, cazibe ve çekiciliğin bu iki kanundan geldiğini görürüz. Çünkü eşya arasındaki estetik ve güzellik, ince bir ölçüye, hassas bir tartıya, maharetli bir takdir ve tâyine, yüksek bir tenâsüp ve âhenge dayanmaktadır.
Muvâzene kanununu birkaç misâlle izah etmeye çalışalım:
İnsanın yaşamasına yardım eden bir kısım kanunlar vardır. Vücutta, yağ ve besinlerin parçalanmaları, enerjiye çevrilmeleri tam bir muvâzene içerisinde olmaktadır. İnsanın erkek ve kadın olarak yaratılmasında bir ölçü ve denge mevcuttur. Ölüm ve doğum denge üzerinedir. Dünya ile güneş arasında bir denge vardır. Med ve cezir olayı, dünya ile ay arasındaki muvâzeneyi gösterir. Faydalı ve zararlı mikroplar dengeli bir şekilde çoğalırlar. Bütün hayvanların çoğalmaları yine denge iledir. O hâlde, kâinatta muvâzene kanunu vardır ve hiçbir şey, kendini bu kanunun dışına çıkaramaz.
Dünyanın hareketleri, mevsimlerin geliş-gidişleri hep bu kanun ile olur. Bütün atomlardaki sistem, denge kanununa bağlıdır. Semâdaki bütün menziller, bütün galaksi sistemleri, samanyolları, hep denge ile ayakta durmaktadırlar.
Görülüyor ki, kâinatın her köşesinde hükmeden bir muvâzene kanunu vardır.
Muvâzene kanunu muhittir yani her şeyi kaplamıştır ve çok yönlüdür. Bunun kâinatta; fizikî denge, biyolojik denge, bedenle ruh arasındaki denge… gibi çeşitleri vardır.
Bütün hayat sâhiplerinin vücutlarındaki yağ ve besinlerin parçalanma ve enerjiye çevrilmeleri tam bir denge içerisindedir. Bütün hayat sâhiplerinin doğma, büyüme ve beslenmeleri ve nihayet ölmeleri hep bu biyolojik denge kanununu gösterir.
Fizikî dengeye gelince; semâdaki bütün menziller, bütün galaksiler, samanyolları fizikî dengeyle ayakta durmaktadırlar. Atom sistemlerinden güneş sistemlerine kadar her şey bu kanunun şümûlüne dâhildir. Her şeyin fizikî yapısı ve dengesi, onun vazifesine göre tanzim edilmiştir. Meselâ, güneş ve ayın fizikî yapıları, onların ruhları hükmünde olan vazifelerine en uygun bir şekildedir. Biri diğerinin vazifesini icra edemez.
Görülüyor ki, kâinat baştan aşağıya ilm-i ilâhî’nin pergeliyle ölçülüp biçilmiş, dengelenmiş ve O’nun hâkimane kıskacı altında daimî bir murakabeye tâbi tutulmuştur.
Muvâzene kanunu, her hayvanın rûhu ile cesedi arasında da mevcuttur. Sâni-i Hakîm her rûha, mahiyet ve mizacına uygun bir ceset giydirmiştir. Mesela, koyunun cesedi ünsiyetli rûhuna ne kadar uygundur. Hayâlen, koyunun rûhuna arslanın cesedini giydiriniz. O ruh, arslanın kafasını taksa, pençesini de alsa canavar olamaz.
Hayvanların ruhları arasında da farklılıklar mevcuttur. Mesela, ceylan ile arslanın, balık ile kuşun… ruhları mizaç, arzu, istek, hülâsa mahiyet itibariyle birbirlerinden nihayet derecede ayrıdırlar.
Kâinatta ihatalı bir şekilde cereyan eden bu kanun gösteriyor ki, Cenâb-ı Hakk, en mükemmel şekilde yarattığı insan rûhunu, alâ-yı illiyyîn[4] mertebesinden esfel-i sâfilîn[5] derecesine indirmez. Yani sarayda yaşayan insanın rûhunu, ininde pinekleyen tavşana, gölde yüzen kurbağaya veya fare kovalayan kediye sokmaz. Böyle bir hâl, yukarıdan beri beyan edilen muvâzene kanununa zıttır.
2- Tenâsüh, İmtiyaz Kanununa Zıttır
Cenâb-ı Hak, her bir mahlûkunun hüviyet ve şahsiyetini muhafaza etmektedir. Buna imtiyaz kanunu diyoruz.
Kâinat içerisinde her nev’in mahiyeti farklıdır. Herhangi bir mevcudun mahiyeti başka bir mahiyete dönüşemez. Hiçbir şeyin hakikati zıddına inkılâb etmez; özelliklerini yitirmez. Meselâ, elmanın vasıfları kendisinden ayrılamaz, koparılıp alınmaz. O, hiçbir zaman armut yahut kiraza inkılâb edemez.
Bu kanun; yıldızlarda, güneşlerde, nehirlerde, dağlarda, bağlarda da câridir. Çünkü kâinatta her şey şahsiyetiyle tektir. Meselâ, dünya haritasında bir başka Ağrı Dağı, bir başka Nil Nehri yoktur. Denizler bile şahsiyetlerini muhafaza etmekte, birbirlerine karışmamaktadırlar.
Bu kanun, kâinatta öyle hâkimane ve hassas bir şekilde çalışmaktadır ki, değil bütün nev’iler, hatta her bir fert dahi, diğerlerinden kesin çizgiler, tanıtıcı vasıflar, temyiz edici hususiyetlerle ayrılmıştır. Meselâ her insan, simasından parmak izlerine kadar her şeyiyle diğer insanlardan farklı yaratılmıştır. Bu kanun, eşya arasındaki hukukun korunması için vazedilmiştir. Bütün insanlar aynı tip, şekil ve hususiyetleri taşımış olsalar, kimse kimseyi tanıyamaz, hayat mahvolur, hukuk zâyi olurdu.
Bediüzzaman Hazretleri bu hakikati veciz olarak şöyle ifade eder:
“Senin yüzün, vechin o kadar küçüklüğü ile beraber geçmiş ve gelecek bütün insanların adedince kendisini onlardan ayıran ve tarif eden nişan ve alâmetleri hâvi[6] olduğu gibi, yüzünü teşkil eden esas ve erkânında da bütün insanlar ittifaktadır. Bütün insanlarda biri tevâfuk, diğeri tehâlüf[7] olmak üzere iki cihet vardır. Tehâlüf ciheti Sâni’in muhtar olduğuna, tevâfuk ciheti ise Sâni’in Vâhid-i Ehad olduğuna delalet ederler. Bu iki cihetin bir Kâsıd’ın[8] kasdıyla, bir Muhtar’ın ihtiyarıyla, bir Mürîd’in iradesi ile, bir Alîm’in ilmiyle olmadığını tevehhüm[9] etmek, muhalâtın[10] en acibidir. Fesübhanallah! Yüzün o küçük sahifesinde nasıl gayr-ı mütenahî[11] nişanlar derç[12] edilmiştir ki, göz ile okunur da nazar ile yani akıl ile görünmez.”[13]
Malûmdur ki, eşyanın vasıfları, zâtî hassaları mahiyetinden ayrılmaz. Bal arısı ile karasineği ele alalım: Her ikisinin de vücut yapıları genelde birbirlerinden farklı oldukları gibi, teferruatta da farklıdır. Meselâ, birinin kanat yahut ayak yapısıyla diğerininki birbirine benzemez. Çok nişan ve hususiyetlerle birbirlerinden ayrılırlar.
Bunlar, uzuvları itibariyle olduğu gibi, ruh ve istidatları itibariyle de birbirlerinden ayrıdırlar. Birinin rûhu gül bahçelerinden hoşlanırken, ötekininki kanalizasyon çukurlarından hoşlanır. Bu misâl dürbünüyle diğer hayvan nev’ilerine de bakılabilir. Hiçbir hayvan nev’inin zâtî hassaları kendilerinden kopup başka nev’e geçmez. Bu durum, insanlarla diğer hayvan nev’ileri arasında kendini daha iyi göstermektedir. Meselâ, insan rûhu bir hayvanın cesedine girmiş olsaydı, o takdirde, idrâk ve düşüncesiyle, hitabet ve kitabesiyle, san’at ve istidadıyla, hülâsa bütün hassalarıyla birlikte gitmesi gerekirdi. O zaman hayvanlarda da, meselâ filozoflar, mütefekkirler, ilim adamları… olması lâzım gelirdi. Onların da kültür ve medeniyetleri, san’at ve edebiyatları olacaktı!
İmtiyaz kanununun zaruri bir neticesi olarak, insanlarla hayvanlar arasında ve hayvanların kendi aralarında tenâsüh olamayacağı gibi, insanlarla insanlar arasında da olamaz. Zira bir insan, ilim ve irfanıyla, itikad ve îmanıyla, zekâ ve dirâyetiyle, şefkat ve merhametiyle, hamiyet ve şecaatiyle… bir başkasının tıpatıp aynı değildir. Meselâ, İmam-ı Gazâlî’nin o nezîh rûhu; vicdan-ı kudsîsi ve ilm-i âlisiyle diğer ruhlardan ayrılır. Eğer, tenâsüh mümkün olsaydı, bugüne kadar dünyaya birçok Gazâlî’lerin gelmesi gerekirdi. Ve yine, birçok İbn-i Sinâ’lar, Eflâtun’lar… gelmiş olacaktı. Hakikatte ise böyle bir şey vâki değildir.
Bir insanın, hem tahsil hayatında, hem de mezuniyetinden sonra çalıştığı bütün vazifelerinde hüviyet ve şahsiyetini devam ettirmesi gösteriyor ki, onun, “Sicil Dosyası” ölümünden sonra da ondan ayrılmayacaktır. O, bu hüviyetiyle Mahkeme-i Kübrâ’da, en küçük ayrıntılarına varıncaya kadar hayatının hesabını verecektir. Cenâb-ı Hakk’ın adâlet-i mutlakası,[14] Hâşir’de öyle bir vüs’atle tecelli edecektir ki, değil insanlar, bütün hayvanlar bile hüviyetleriyle dirilecek ve muhasebeye tâbi tutulacaklardır. Bu hakikatin tahakkuku, imtiyazı icap ettirmektedir.
İmtiyaz kanununun en azim gayesi, en büyük hikmeti ve en mühim neticesi âhirete bakar. Mizân-ı Kübrâ’da, her fert, Kur’ân-ı Azîmüşşan’ın ifadesiyle, “Zerre Miskal” hayır ve şerrin hesabını verecektir. Bu muhasebenin neticesi olarak, ehl-i Cennet’in her birisi, imân, amel ve takvâsı nispetinde ayrı ayrı lütûflara ve makamlara mazhar olacaktır. Ehl-i Cehennem’den her bir fert de, küfür ve isyanının ağırlığına göre, farklı azaplara maruz kalacaktır. Bu hakikatin tahakkuku, her ferdin, hüviyet ve şahsiyetini muhafaza etmesine ve diğer hayat sâhiplerinden ayrılmasına bağlıdır.
3- Tenâsüh İddiası “Rezzâkiyet[15] Kanunu”na da Aykırıdır
Her nev’in rızkı, o nev’in şahsiyet ve hüviyetine, kadr-ü kıymetine göre tâyin ve taksim edilmiştir. Cenâb-ı Hak, şuuru, idrâki ve konuşma kabiliyetini ihtiva eden en büyük hayat mertebesini insana bahşettiği için kemmiyet ve keyfiyet itibariyle en müstesna, en lâtif, en gıdalı, en zarif nimetleri onun sofrasına sermiştir. Meselâ tavuk, yem ve darı ile iktifa ederken; insan, tavuk ve yumurta yemektedir. Koyun, diken ve saman yerken; insan, et ve süt ile beslenmektedir. Dünyada bile dâvet ve kabullerde “Protokol” gözetildiğine” göre, insana bu kadar ehemmiyet veren Rezzâk-ı Kerîm, elbette, onu insaniyet sofrasından alıp, bir başka hayvanın cesedine sokarak onun sofrasına oturtmaz. O’nun hikmet ve rahmeti, buna müsaade etmez.
[1] Tenâsüp: Aralarında uygunluk bulunma, birbirine uyma, yakışma, uygun ve güzel oranda olma.
[2] Müessis: Tesis edici, kurucu.
[3] Muvâzene: Denge.
[4] Alâ-yı illiyyîn: Yücelerin en yücesi.
[5] Esfel-i sâfilîn: Aşağıların en aşağısı.
[6] Hâvi: İhtiva eden, içine alan.
[7] Tehalüf: Birbirinden farklı olma.
[8] Kâsıd: Sonsuz ilim, irade ve ihtiyarıyla her şeyi bir gaye için yaratan Allah.
[9] Tevehhüm etmek: Kuruntuya kapılmak, zannetmek.
[10] Muhâlât: Olması imkânsız, akla uzak şeyler.
[11] Gayr-ı mütenahi: Sonu olmayan.
[12] Derç etmek: İçine yerleştirmek.
[13] Nursî, Mesnevî-i Nuriye, s. 181-182.
[14] Adalet-i mutlaka: Sınırsız, tam ve yerinde adalet.
[15] Rezzâkiyet: Rızık vericilik.

Bu konuda geri bildirim bırakın