Üstad’ın Son Günleri
Üstad’ımız, artık çok ihtiyarlamıştı. Yaşı doksana yaklaşıyordu. O ihtiyar ve hastalıklı hâliyle, Ankara, İstanbul, Konya… gibi önemli hizmet merkezlerini ziyaret ediyor, oradaki Nur talebeleriyle vedalaşıyordu. Bu vedalaşmalar bana, Üstad’ın bir daha geri dönmeyeceği intibaını veriyordu.
Nihayet, 1960 Mart’ının yağmurlu bir Ramazan gününde, sabahleyin çok hasta ve bitkin bir hâlde, birkaç talebesiyle birlikte otomobille, nebiler diyarı Urfa’ya müteveccihen yola koyulmuştu. Yağmur aralıksız devam ediyor, berrak katreler hâlinde değil, fakat hüzünlü gözyaşları olarak yere düşüyordu. Binbir zahmet ve güçlüklerle Urfa’ya varmışlardı. Bir otele yerleşip şöyle bir rahat nefes alacakları sırada, kapıya iki sivil polis gelerek şöyle demişti: “İçişleri Bakanı Namık Gedik’in emridir, hemen Urfa’yı terk edecek, Isparta’ya döneceksiniz.”
Bu fevkalâde talihsiz tebligat her işitenin beyninde şimşek gibi çakmış ve vicdanları derinden sarsmıştı. Fakat polisler ısrarlıydı. Durmadan baskı yapmaktaydılar. Oysa Üstad’ımız, yarı baygın bir vaziyette ebedî hayata, âhirete intikal anını beklemekteydi. Israrlar daha da yoğunlaşıp tahammül sınırlarını aşınca, misafirperver ve kahraman Urfalılar galeyana gelmişler ve bir yandan otelin etrafını kuşatırlarken, öte yandan da postahaneye koşarak Ankara’ya yüzlerce, binlerce protesto telgrafları yollamışlardı.
Utanç Verici Tablo
Üstad’a karşı Dâhiliye Vekilinin yapmış olduğu bu tarihte eşine asla rastlanmamış zulüm ve vefasızlık misâli karşısında şuur donmakta, kalp sızlamakta, vicdan kan ağlamaktaydı.
“Cemiyetin, yirmi beş milyon Türk Cemiyetinin îmanı nâmına bir Said değil, bin Said fedâ olsun, Kur’ân’ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa, Cennet’i de istemem; orası da bana zindan olur. Milletimizin îmanını selâmette görürsem, Cehennem’in alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül gülistan olur”[1] diyen ve bu samimi ifadelerini hayatı boyunca müsbet ve müsmir hizmetiyle doğrulayan böylesine şefkatli ve fedakâr bir insana karşı, böylesine bir vefasızlık, acaba vicdanlarda nasıl ma’kes bulurdu?
Beşerî hürriyetlerin neşv-ü nemâ bulduğu bu ilim ve irfan asrında, bir hukuk devletinin sözüm ona “medenî” müntesipleri eliyle çizilen bu kara tablo, tarihin belki de en utanç verici tablolarından birisi olarak kalacaktır.
Urfalılar, takdire şâyân bir vefakârlıkla Üstad’a sâhip çıkmışlardı. Zaten Üstad Hazretleri de o gece, Kadir gecesi mütebessim bir çehreye bürünerek ebedî âleme, huzur-u Rahmân’a kavuştu. Takvim yaprakları 23 Mart 1960’ı gösteriyordu.
Urfa’ya Gidiyoruz
Bu acı haber, bütün memlekete yayıldı. Elîm bir teessür içindeydik. Beraberimde Şercil Polat, Vahdeddin Hızıroğlu, Kâmil Sirkeci ve İbrahim Okur olduğu hâlde, Urfa’ya müteveccihen yola koyulduk. Gözyaşlarımızı hazîn hazîn dökerek yola çıktık. Gönüller mükedder, kalpler mahzundu. Artık bugün, semâ-i insaniyetten bir hidâyet yıldızı, ebediyet ufuklarında tulû etmek üzere fâniler âleminden ayrılmıştı. Yine bugün, bir cevher-i ulvî, bir nûr-u mücessem, bir cism-i firdevsî dünya sahnesinden umman-ı ebediyete göç etmişti. Hâl ve istikbalde O’nun bir nazîrini daha görmek ne mümkündü! Artık, ruhlar bu iftirakın elem ateşiyle yanıp tutuşsa, sineler şerha şerha giryan olsa, sezâ idi.
Yol boyunca, Kur’ân ve Cevşen elimizden düşmedi. Zaman zaman da Hasan Feyzi Ağabey’in Üstad’ın iftirakiyle yazdığı ve hissiyatımıza tercüman olan şu şiirini hatırlıyorduk:
Çekilip nûr-u hidâyet yine zindan olacak!
Yine firkat, yine hasret, yine hüsran olacak.
Yine sen, yaş yerine kan akıtıp ağla gözüm.
Çünkü hicran dolu kalbim yine hicran olacak.
Yine göç var diye mecnuna haber salma sakın!
Yine matem, yine zari, yine efgan olacak.
Açılan o gül-ü tevhid, sararıp solsa gerek;
Kapanıp Kâbe-i irfan, yine viran olacak.
Haber aldım ki yarın yâd olacakmış bize yâr,
Ne büyük yâre ki, kimler buna derman olacak?
Bu büyük derd-i elemden kime şekva edeyim?
İşiten nâlemi, hep ben gibi nâlân olacak.
O şifâ-bahş olan envârını sen çeksen eğer,
Bana kim nur verecek, kim bana Lokman olacak?
O temiz pak nefesin, âb-ı hayatı bu çölün;
Onu, dür etme ki her ferd ona reyyan olacak.
Hele ol nûr-u şerifin kime değmişse eğer,
Küçücük zerre de olsa, meh-i taban olacak.
O lütufkâr, o keremkâr eli öptükçe, benim.
Bu küçük kalb-i hazinim yine handan olacak.
Bâb-ı feyzinden ırak olmayı asla çekemem,
Dahi nezrim bu ki canım sana kurban olacak.
Nazarın erse garip başıma ey nûr-u Huda,
Bugün artık bu hakir bendede umman olacak.
Bu anasır, yüzüne her ne kadar çekse hicab;
Yine haksın, buna şâhid yine Kur’ân olacak.
Kâb-ı Kavseyn’den alıp dersimi bildim ki ayan,
O güzel nûr-u bedi’, mânevî sultan olacak.
Sakınıp, Feyz-i bîçareye bahs açma bugün
Yeni baştan yine şeyda, yine giryan olacak.
Ağır kış şartları içinde, ertesi gün Urfa’ya vardık.
Urfa’da Matem Havası Vardı
Sanki bütün memleket Urfa’ya akmıştı. Sokaklar, caddeler insan seli hâlindeydi. Herkes gözyaşları içerisinde hüzünle birbirine sarılıyordu. O nebiler, o peygamberler otağı mukaddes belde, o aziz Urfa, dağları, taşları ile hazîn bir matem havası yaşıyordu.
Anadolu’nun her tarafından Urfa’ya sel gibi insan akıyordu. Bu manzara, valiliği telâşa düşürdü. Cenazenin, Cuma namazını müteakip kaldırılması planlanmışken, emniyet mülâhazasıyla cenaze namazı perşembe günü ikindiden sonra kılındı ve Üstad’ımız Halilürrahmân Dergâhı’na defnedildi.

Üstad’ın Halilürrahmân Dergâhı’ndaki kabr-i şerifi
1878’de Nurs’da doğan, ilim tahsili için küçük yaşta ailesinden ayrılan, 14 yaşlarında büyük âlimlerin takdirini kazanan ve bilâhare İstanbul ulemâsınca sorulan her müşkül soruya cevap vermekle “Bediüzzaman” unvanını kazanan, 31 Mart Vak’ası’nda isyan eden taburları müessir nutukları ile itaate getiren, Cihan Harbi’nde Ruslara karşı kahramanca çarpışan ve esir düşen, Millî Mücadele Harekâtına bütün kuvvetiyle destek olan, kısacası bütün ömrünü îman ve Kur’ân hizmetine, vatan ve milletin selâmetine vakfeden, bu unutulmaz hizmetlerine karşılık takdir ve taltif edilmesi gerekirken, gizli dinsizlik komitelerinin entrikalarıyla, sürgünlere, hapislere, zindanlara, zehirlenmelere ve daha bin türlü akıl almaz işkencelere maruz kalan Üstad Hazretleri, irfan ve kültür hayatımıza 130 parçadan müteşekkil zengin bir külliye hediye ederek, fâni hayatını Urfa’da noktaladı. Cenâb-ı Hak’tan niyazımız, dünya durdukça mübârek rûhuna bol bol rahmet yağmasıdır.
“Ölümüm Hayatımdan Çok Hizmet Edecek”
Üstad’ımızın aramızdan ayrılışı ile yetim kalmışlığın havası içerisinde mükedder bir vaziyette Erzurum’a döndük. Arkadaşlarımız arasında kısa bir panik havası yaşandı. Herkesin yüzünde şu soru okunuyordu:
“Üstad’ımız, aramızdan ayrıldı, âhirete teşrif etti. O’nsuz acaba bu hizmet nasıl yürüyecek? Bundan sonra hizmetin seyri nasıl olacak?”
Bu endişelerimize, Üstad’ımızın eserlerinden şu ifadelerinde cevap bulduk:
“…Felillâhi’l-hamd hizmet-i Kur’âniye ve îmaniyede Cenâb-ı Hak rahmetiyle öyle kardeşleri bana vermiş ki, vefatım ile o hizmet bir merkezde yapıldığına bedel çok merkezlerde yapılacak. Benim dilim ölüm ile susturulsa, pek çok kuvvetli diller benim dilime bedel konuşacaklar. O hizmeti idâme ederler. Hattâ diyebilirim: Nasıl ki, bir tane tohum toprak altına girip ölmesiyle bir sümbül hayatını netice verir; bir taneye bedel yüz tane vazife başına geçer. Öyle de, mevtim hayatımdan fazla o hizmete vasıta olur ümidini besliyorum.”[2]
Üstad’ımızın bu ve benzeri tesellidâr sözleriyle yeniden toparlandık, aşk ve şevkle hizmete sarıldık.

Mehmed Emin Birinci ile
[1] Nursî, Tarihçe-i Hayat, s. 616.
[2] Nursî, Mektubat, s. 472.

Bu konuda geri bildirim bırakın