Yavuz Sultan Selim’in Vatanperverliği
Yavuz Sultan Selim şöyle diyordu:
“İnsan, kendisinin dünyaya gelmesine vesile olan ana ve babasına ömrünün sonuna kadar minnettarlık duyuyor ve onlara itaat ediyor. Hâlbuki vatan bizi vücuda getiren ana babamızı ve ecdadımızı göğsünde besliyor ve büyütüyor. Şehit olan ecdadımızın bedenlerini bağrında saklıyor. Bu bakımdan vatana minnettar olmak ve onun için en büyük fedakârlığı yapmak vicdanın en kat’î bir emridir. Sevdiğimiz vücutları, gölgesinde oturduğumuz ağaçları, kokusunu duyduğumuz çiçekleri, hâsılı bizim vücudumuzu ve hissimizi besleyen her şeyi yetiştiren vatandır.”
İşte bu anlayışla hareket eden Yavuz Sultan Selim Han, vatanın bekası ve milletin selameti için her türlü fedakârlığı yapmaktan geri kalmamıştır. Yavuz Sultan Selim’in söylediği şu hakikat, devleti idare edenlerin kulağına küpe olmalıdır:
“Kimseler zahmetsiz rahata ermez. Eziyet ve sıkıntı çekmeyince cevher ele girmez ve maksuda erişilmez. Huzur ve âsâyiş isteyen kişi bu yolda önüne çıkacak meşakkatlere katlanmalı. Bu mesele; bir sünnetullah kanunu olarak cereyan etmektedir. Çünkü Mısır’a aziz olmak, atılan kuyuya sabır ve tahammülün neticesindedir.
Devlet elbisesi bir âriyettir.[1] Bir müddet giyip salınanların arkasından alınır. Saltanat kösü,[2] tahta oturanların bâb-ı saadetlerinden nöbet ile çalınır. İbret hâdiseleriyle dolu olan dünyada, her kemalin sonunda bir zeval vardır. Bâkî kalan, tagayyür,[3] tebeddül ve tecezzîden münezzeh yüce mülkün sâhibi yalnız Allah’tır.”
Yavuz Sultan Selim:
“Yazık o kimselere ki; beni taç ve taht parıltıları ile gözleri kamaşmış olanlardan zannediyorlar. Hayır, hayır! Selim’i tanıyanlar, benim taht için babasına karşı gelmeyeceğimi pekâlâ bilirler. Eğer kardeşlerimin millete benden daha ziyâde hizmet edeceklerine kani olsaydım, yeri göğü yaratan Allah’ın ismine yemin ederim ki, pâdişah olmayı fikrimden bile geçirmezdim. Eğer onlar pâdişah olsaydılar, büyük babam Fâtih’in bıraktığı miras yok olacak, memleket çok büyük bir uçuruma sürüklenecekti.
Pederim, saltanatı büyük kardeşim Ahmed Han’a vermek isteyince, memleketin büyük bir tehlikeye düşeceğini yakînen anladım ve bu bakımdan ona karşı çıktım. Vatan bin türlü tehlike içerisinde inlerken, o hâlâ pâdişah olmak sevdasında ve hırsında idi ve bu bakımdan bana isyan etti. Darende ve Amasya’yı ele geçirdi. Anadolu’ya pâdişah olduğunu iddia ederek memleketi bölmeye çalışıyordu. O düşünmüyordu ki, ‘Bir postta iki aslan oturmaz.’ Düşünmüyordu ki, ‘Bir kına iki kılıç sığmaz.’ Hem akıl etmiyordu ki, ‘Bir memlekette iki pâdişah olmaz.’ Kan dökülmemesi için kendisini çok ikaz ettim, ama o bu sevdasından vazgeçmedi.”
Bu konu ile ilgili güzel bir darb-ı mesel vardır: “On derviş bir kilimi paylaşır da iki sultan bir iklimi paylaşamaz.” derler. Zira devlet işi ile tasavvuf mesleği arasında, sevk ve idarede çok farklılıklar vardır.[4]
Annesinin Yavuz Selim’e Tarihî Nasihati
Kardeşlerinin isyan etmelerinden dolayı son derece üzüntülü ve düşünceli olan Yavuz Selim’e ilk hocası olan validesi, bir gün yanına gelerek kendisine şöyle der:
“Oğlum Selim! Seni sürekli gazaplı ve celalli görüyorum. Çehren çok değişti. Yüzünde derin bir teessür ve keder var. Bu ne hâldir oğlum?”
Sultan Selim:
“Nasıl çehrem değişmesin, kalbim kederler içerisinde yanmasın ey aziz ve müşfik anacığım! Her gün bin türlü acı ve korkunç haberler alıyorum. Bu acı hâtıralar kalbimi ve dimağımı yakıyor. Ve rûhumda büyük fırtınalar koparıyor.”
Validesi:
“Metanet, oğlum Selim, metanet!”
Selim:
“Emin ol anacığım, ben hiçbir zaman metaneti elden bırakmadım. Fakat kardeşim Ahmed pâdişahlık sevdasını bırakmıyor ve isyan ediyor. Memleketin her köşesini kanlara boyamaya çalışıyor.”
Validesi:
“Şüphe yok ki kardeşinin Amasya’da yaktığı fesat ocağının dumanları pek yakında buralara kadar gelecektir. İhtimaldir ki, birkaç gün sonra bu şehrin civarındaki dağlar yüzlerce ve binlerce yiğidin kanıyla sulanacaktır. Ne yapayım oğlum, kardeşin böyle istiyor. Dökülecek kanlara o sebep olacak, bunun hesabını Allah ondan sorsun. Ecdadın tarihini hatırla. Sultan Yıldırım Bayezid’in zamanını düşün. Artık tahta çıkabilmek için kardeşiyle cenk etmek âdet hâline gelmiştir. Kim bilir, bu utanç verici hâl daha ne kadar sürecek. Kardeşin seni o makamdan indirmeye ve oraya çıkmaya çalışacak. Ama inan ki muvaffak olamayacaktır. Çünkü tahta en evvel çıkan, tahtın sâhibi ve hâkimidir. Halk onu pâdişah tanıdıktan sonra, kimse onu oradan indiremez. İşte amcan Sultan Cem’in durumu ortada. Birkaç kez isyan etti ama sonuç malum.
Bu milletin selameti ve vatanın bekası için eğer icap ederse, benim bile kanıma gir. Onu sana helal ederim.
Yeter ki millet yaşasın, vatan tehlikeden kurtulsun. Bu bakımdan sen istikbalde vuku bulacak hâdisatı şimdiden düşünme, hissine galebe çal ve metaneti elden bırakma. Emin ol ki; müstakbel korkunç bir uçuruma değil, selamete doğru gitmektedir.”
Batılı bir oryantalistin bir tespiti çok câlibi[5] dikkattir. Bu zât, Avrupa’nın kralları ile Osmanlı sultanlarının, sevk ve idaresini inceledikten sonra şuna karar vermiştir:
“Bizim krallarımız kendi şahsı ve yakınlarının menfaati, keyif ve huzuru için raiyetlerini katliamdan geçirmiştir. Selâtin-i Osmaniye ise milletinin, devletinin ve raiyetlerinin hakkı, hukuku ve saadeti için evlat ve kardeşlerini öldürmüşlerdir.”
Evet, Yavuz Sultan Selim’in kalbini ve ahvâl-i rûhiyesini anlamayanlar, onun, kardeşlerini kuru bir makam uğruna öldürttüğünü iddia edenler şunu çok iyi bilmelidirler ki, o Çaldıran Seferi ile Anadolu’yu Şiîlik tehlikesinden kurtardığı gibi, kardeşlerini öldürtmekle de Osmanlı hânedanının şeref ve haysiyetini kurtarmış ve devletin payidar olmasını sağlamıştır. Öyle olmasa idi pâdişahlık kavgaları baş gösterecek, Anadolu’nun her köşesinde bir bey çıkacak, Osmanlı devleti inkıraza uğrayacak ve millet yok olacaktı. Bu yüzden o hiç kimsenin yapamayacağı ve tahammül edemeyeceği acılara katlanarak memleketin başına gelecek felaketleri bertaraf etmiştir. Nitekim kendisi de bu hususu şöyle ifade eder.
“Eğer böyle yapmasa idim rûhum daima azap içinde kalırdı. Büyük dedem Sultan Osman Han bana demez mi idi ki; ey oğlum Yavuz! Ben bu devleti senin ve kardeşlerinin ihtiraslarına kurban olması için mi tesis ettim? Büyük babam Fâtih: ‘Yazıklar olsun sana ve kardeşlerine ki, ben yüz elli senelik bir devletin azim ve kuvvetiyle bin yıldır devam eden Roma İmparatorluğunu kabza-i tasarrufuma aldım, bir çağ kapatıp yeni bir çağ açtım. Siz ise iki günlük saltanat kavgasına kapıldınız da, birbirinizle uğraşıp memleketi inkıraza sürüklediniz. Benim ve ecdadımın rûhunu ızdırap içinde bıraktınız’ diye itap etmez miydi?”[6]
Endülüs’teki yöneticiler, Yavuz Sultan Selim Han’ın yaptığı bu fedakârlığı yapamadılar. Yavuz onbinlerce halkın kanı dökülmesin diye çok acı bir şey olan kardeş kanı döktü, devletini kurtardı, fakat onlar bu fedakârlığı yapmadığı için hem on binlerce Müslüman öldü, hem güç bölündüğü için medeniyetin merkezi olan ve Avrupa’ya üstadlık yapan o muhteşem Endülüs medeniyeti, maalesef yıkılmaktan, yok edilmekten kurtulamadı.
[1] Âriyet: Gelip geçici, muvakkat.
[2] Kös: Daha çok Osmanlı mehter mûsikisinde kullanılan büyük ebatta vurmalı çalgı.
[3] Tagayyür: Değişme, başkalaşma.
[4] Yavuz Sultan Selim’in bu ve benzeri hususiyetleri hakkında bilgi edinmek için bk. Muhyi Çelebi, Selimnâme, İzzet Koyunoğlu Kitaplığı, Konya, Nr. 13335.
[5] Câlib: Celbeden, üzerine çeken.
[6] Kenan Yusuf, Yavuz Sultan Selim ve İttihad-ı İslâm Siyaseti Mithat Paşa Sanayi Mektebi (Selanik).

Bu konuda geri bildirim bırakın