İslam Birliği ve Yavuz Sultan Selim

Yavuz Sultan Selim’in İcraatları

Yavuz Sultan Selim’in İcraatları

Şehzâde Ahmed itidalli ve hilim[1] sâhibi bir kişi olduğundan, devlet ricalinin hürmetini celbetmişti. Bundan dolayıdır ki, devlet ricali Şehzâde Ahmed’in hükümdar olmasını muvafık görmüşlerdi. Yavuz Selim ise kardeşinin tam zıddı olarak gayet celâdetli, kabına sığmayan bir rûha sâhip, yiğit, keskin zekâlı, ata binmede ve ok atmada silahşorlara parmak ısırtacak derecede gayet mâhir idi. Hâlbuki Bayezid, daha önce kendisi hayatta kaldığı müddetçe hiç kimseyi yerine geçirmeyeceğine dair Yavuz Selim’e yazılı bir taahhütnâme vermişti. İkinci Bayezid, Şehzâde Ahmed’i tahta geçirmeye karar vermekle ahdine sâdık kalmamış oluyordu.

Yavuz Selim Han’ın bu meseleyi görüşmek üzere, bir gece gizlice babasıyla görüştüğü ve aralarında şöyle bir konuşmanın geçtiği ifade edilmektedir:

Yavuz Selim, babasının elini öper ve kendisine şöyle der:

“Vatan elden gidiyor, buna benden başkasının mâni olması mümkün değildir. Korkut ağabeyimin celâdeti, Ahmed ağabeyimin ise dirâyeti noksandır. Onlar sırtlarını düşmanlara dayayarak kuvvet ararlar.”

Bayezid Han:

“Bu saydıkların sadece sende mi var? Sen saygınlığını babana düşmanlık ederek mi ararsın?”

Yavuz:

“Hâşâ! Belki bu saydıklarımın hiçbiri bende yoktur. Belki de sâhip olduğum sadece günden güne yayılan ve dağları aşan kuru bir şöhrettir. Ben ağabeylerim gibi selameti memleketin dışında aramam. Kendimden başkasına ihtiyaç duymam. Muhterem pederim, şunu bil ki, ben, sana asla düşman olmadım. Benim bütün gayretim, Devlet-i Âliyye’nin ve milletimin geleceğini muhafaza etmek ve gelecek nesillerin senin mübârek ismini lanetle anmasını engellemektir.”

Bayezid:

“Şöhret âfettir oğul.”

Yavuz:

“Âfet benim, selamet milletimin olsun. Aziz pederim, dünyaya hükmeden kudretli zekân ve ilm-i siyasetteki dehânla bu milleti âbad[2] ettin. Hepimiz sana minnet borçluyuz. Eğer bugün ordularımız dünyanın en güçlü ordusu ise, hiç şüphesiz bunda dedem Fâtih gibi, senin top tekniklerinde geliştirdiğin yeniliklerin de büyük payı vardır. Arabalarla taşınan seyyar top birliklerinin kurduğu o aşılmaz bataryalarla, artık bu dünyanın hâkimi olmak zor değildir. Lütfen baba, bana izin ver ki, gücümü milletimin hizmetine vereyim.”

Bayezid:

“Var git oğul, git de ağabeyine itaat et. Beni rüsvay etme.”

Yavuz:

“İtaat evvela Allah’a, sonra banadır!”

Yavuz Selim, kendisine verilen ahidnâmaye rağmen Şehzâde Ahmed’in babasının yerine saltanatın başına geçeceğini öğrenmesinden sonra, kendisine bağlı kuvvetlerle babasının ordusunun bulunduğu Çorlu’nun Karışdıran Ovası’na geldi. Şehzâde Ahmed’in taraftarları, pâdişahı, Selim’in aleyhine tahrik ve muharebe etmek için arabasının örtüsünü kaldırarak: “İşte elinizi öpmeye gelen oğlunuzun kuvvetini görün, müretteb[3] ve müsellah[4] askerlerle oğul, babayı böyle mi ziyaret eder?” dediler. İkinci Bayezid istemeyerek de olsa savaş emrini verdi. Selim’in ordusu yaklaşık üç bin, babasının ordusu ise on beş bin kişiden fazla idi. 3 Ağustos 1511’de yapılan bu savaşta mağlup olan Yavuz Selim, elli arkadaşıyla beraber kaçmayı başarmış ve meşakkatli bir yolculuğun ardından gemi ile Kırım’a gelmiştir.

Yavuz Sultan Selim bu mağlubiyete rağmen asla ümitsizliğe düşmemiş ve arkadaşlarına bir gün mutlaka saltanatın başına geçeceğini defaatle ifade etmiştir.

Evet, Yavuz Sultan Selim, başına gelen her türlü bela ve musibetleri bir cilve-i İlâhi olarak görüp, onlara sabırla mukavemet etmiş ve asla acze ve ümitsizliğe düşmemiştir.[5]

Bu savaştan yaklaşık on ay geçmiş ve işler iyice karışmıştı. Yeniçeriler, pâdişahın hastalığı sebebiyle işlerin iyice bozulduğunu söylüyor ve bu yüzden saltanatın başına Yavuz Selim’in geçmesini istiyorlardı. Korkut’un şairliği ve musikişinaslığı ön planda idi, aynı zamanda âlim ve fâzıl bir kişi idi. O, Fâtih Sultan Mehmed’in gözbebeği ve en çok sevdiği torunuydu. Ahmed ise ordunun sevk ve idaresinde muktedir değildi. Yeniçeriler, cennet mekân Fâtih Sultan Mehmed’in o şanlı seferlerini ancak çok sevdikleri Yavuz Sultan Selim gibi bir dâhinin devam ettireceğine, devletin ve milletin onunla nice fütuhatlara mazhar olacağına inandıkları için, saltanatın başına onun geçmesinde ısrar ediyorlardı.

Yeniçerilerin, sipahilerin ve topçuların Yavuz Selim’in saltanatın başına geçmesinde ısrar etmeleri karşısında artık hüküm ve nüfuzunun kalmadığını gören Sultan Bayezid, Selim’i İstanbul’a dâvet etmek zorunda kalır. İstanbul’a gelen Selim’i devlet ricali karşılar.

Ertesi günü Yavuz Selim, devlet erkânının da hazır bulunduğu bir ortamda babası ile görüşür ve hürmetle babasının elini öper. O da olanlardan dolayı babası kadar müteessirdir. Bayezid, herkesin önünde Yavuz Selim’e yüksek sesle; devleti adaletle idare etmesini, zulüm yapmamasını, ihtiyaç sâhiplerine yardım etmesini, ilim adamları ile âlimlere ihtiram[6] göstermesini… söyledikten sonra şöyle der:

“Bak oğlum Selim! Biz otuz yıldır saltanat sürdük, ama Allah şâhittir ki, adaletten ayrılmadık. Eğer adaletten ayrılmaz ve hayırlı işler yaparsan, yarın huzur-u İlâhiye yüzün ak olarak çıkarsın. Bu devran ve saltanat kimseye bâkî değildir.”

Bayezid, oğlunun hükümdar olmasındaki ısrarı ve askerler ile bir kısım yöneticilerin Selim’e taraftar olmaları karşısında saltanatı istemeyerek 25 Nisan 1512’de Yavuz Selim’e bırakır. Babasını eski saraya kadar uğurlayan Selim, tekrar saraya döner ve tebrikleri kabul eder.

Bayezid saltanatı oğluna terk ettikten sonra, kendisine yıllık iki milyon akçe maaş bağlanmış ve Dimetoka’ya gönderilmiştir. Ancak Bayezid daha Dimetoka’ya varmadan, 26 Mayıs 1512 tarihinde Çorlu civarında ansızın vefat ederek ebediyete göç etmiştir.

Şem‘dânîzâde[7] Mür’i’t-tevârîh’te Bayezid’in Karıştıran’da şehit edilerek vefat ettiği yazmaktadır.

İkinci Bayezid’in naaşı Fâtih Câmii’nde kılınan cenaze namazının ardından Bayezid Câmii’ndeki türbesine defnedildi.

Fıtraten mahzun bir yapıya sâhip olan Sultan Bayezid, babası Fâtih Sultan Mehmed Han gibi cevval değildi. Ata binmekten ziyâdesiyle zevk duyardı. Dinî merasimleri ihmal etmez, her sene hânedan âzâlarına, askerî devlet adamlarına, ulemâ, meşâyih vesair saray erkânına ihsanlarda bulunur, ihtiyaç sâhiplerine de bol miktarda sadaka dağıtırdı.

İkinci Bayezid vaktinin çoğunu mütâlaa ile geçirirdi. Felsefe ilmine derin bir vukûfiyeti vardı. “Adlî” mahlasıyla Türkçe ve Farsça şiirler yazmıştır.

İkinci Bayezid, babasının zamanında İstanbul’da başlayan ilmî çalışmaları teşvik etmiş; âlim, şair ve edipleri himaye ederek onlara değer vermiş ve böylece İstanbul’u ilim merkezi hâline getirmiştir. İstanbul’da çeşitli câmiler, medreseler, imarethâneler ve mektepler yaptırmıştır. Yine Edirne ve Amasya’da birçok câmi, medrese, hastane, imarethâne ve mektep yaptırmıştır.

İkinci Bayezid Han, eşsiz bir feraset ve mârifet örneği göstermiş, kale silahı olarak kabul edilen hantal topları seyyar hâle getirmeyi başarmış ve güçlü topçu taburları ile tesirli topçu birlikleri oluşturmuştur.[8]


[1]       Hilim: Yumuşak huyluluk, öfke ve hiddet gerektiren durumlarda kendini yenerek sâkin ve serinkanlı olma.

[2]       Âbad etmek: Yüzünü güldürmek, mesut etmek.

[3]       Müretteb: Sıralanmış, sıralı, tertipli, muntazam. Kurulmuş, düzenlenmiş, tertip edilmiş.

[4]       Müsellah: Silâhlanmış, silâhlı.

[5]       Yavuz Sultan Selim’in Şehzâde Ahmed ile mücadelesi hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Kemal Paşazâde, Defter VIII, V.194a-195a.

[6]       İhtiram: Saygı, hürmet, tâzim.

[7]       Şem‘dânîzâde Süleyman Efendi (ö. 1193/1779), Mür’i’t-tevârîh adlı eseriyle meşhur olan Osmanlı tarihçisi.

[8]       Sultan İkinci Bayezid’in hayatı ve karakteristik nitelikleri hakkında bkz. Kemal Paşazâde, Defter VIII, 196a.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X