İslam Birliği ve Yavuz Sultan Selim

Yavuz Sultan Selim’in En Büyük Gayesi

Yavuz Sultan Selim’in En Büyük Gayesi

Heybet ve şecaat sâhibi olan Yavuz Sultan Selim Han’ın en büyük gayesi, İslâm birliğini kurmak, âlem-i İslâm’ı bir bayrak altında toplamak ve onların birlik ve beraberliklerini temin ve Osmanlı Devleti’ni de bu birliğin merkezi hâline getirmekti.[1] Bu sebeple o, Şark’ı sağlama almadan Garb’a açılmanın mümkün olamayacağını düşünmüş ve bu tedbiri ile de oğlu Kanunî Süleyman’ın Garp fütuhatına zemin hazırlamıştır. Yavuz Selim yazmış olduğu şu dörtlükle, en büyük gayesinin ve derdinin ittihad-ı İslâm olduğunu ve en büyük ızdırabının ise milletin ihtilafı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

İhtilâf u tefrika[2] endişesi,
Kûşe-i kabrimde[3] hatta bîkarar eyler beni.
İttihadken[4] savlet-i a’dâyı[5] def’e çaremiz,
İttihad etmezse millet, dâğ-dâr[6] eyler beni.

Zaten bu dünyada o büyük pâdişahın bundan başka istediği pek bir şey yoktu. Onun bütün derdi, gayesi ve gayreti; Cenâb-ı Hakk’ın rızası, milletin ve devletin bekası ve selameti idi. Bunları yapmak için de sarayında oturup keyfetmeyi terk ederek, harp meydanlarında askeriyle birlikte olmayı tercih etti. Yavuz:

“Her ne zaman ki, bir sultan, askerinin yediğini yemez, giydiğini giymez, uyuduğu şartlarda uyumaz, onlarla birlikte harp meydanında bulunmaz ise, işte o devlet gerilemeye ve yıkılmaya mahkûmdur. Bu böyle biline ve benden sonrakilere de bildirile.”

Yavuz Selim, sekiz sene gibi kısa bir zamanda bütün dünyanın nazarını celp edecek derecede maddî ve mânevî fütuhat yaptı. Şecaati ve heybeti ile bütün dünyayı titretti. Karada olduğu gibi, denizlerde de bütün Avrupa’yı sarsacak azamet ve şehâmete sâhipti. Onun zamanında Devlet-i Âl-i Osman’ın şerefi en yüce mertebelere çıktı. Osmanlıların en parlak ve ihtişamlı fütuhatları onun kısa süren pâdişahlığı döneminde oldu; devletin sınırları iki katı kadar genişledi ve hazineleri ganimetlerle doldu. Osmanlının altın devrini hazırlayan bu mütevazı sultan sayesinde devletin saygınlığı arttı, insanlar huzurlu ve müreffeh bir hayat yaşadı.

Yavuz Sultan Selim’in pâdişahlığını târif etmesi çok câlib-i dikkattir.[7] O şöyle der:

“Ben pâdişah olursam; İslâm birliği yolunda ciddiyetle yürüyeceğim. Hatta Mevlâ ruhsat verirse, Hint ve Turan’a gidecek ve Doğu’da da Batı’da da i’lâ-yı kelimatullah uğrunda çalışacağım.”

Nitekim Yavuz Selim bir gün Hasan Can’a şöyle der:

“Şu dünya uğruna nice cihangirler helak olup gitti. Hasan Can, Allah şâhittir ki, Osmanoğulları bugüne kadar yalnızca kuru bir cihangirlik dâvâsı gütmediler. Biz bir sancak devraldık, o da Rasûlullah’ın i’lâ-yı kelimetullah sancağıydı. Rasûl’ün irtihâlini müteakiben sahabe-i kiram nasıl yurtlarını ocaklarını terk ederek bu sancağı dünyanın dört bir yanına büyük bir fedakârlıkla taşıdılarsa, ecdadımın ve benim temel amacımız da işte bu oldu.”

Bunun içindir ki, Yavuz Sultan Selim’in babası Sultan İkinci Bayezid de i’lâ-yı kelimetullah için çıktığı seferlerde üstüne bulaşan tozları biriktirerek bunlardan bir tuğla döktürdüğü ve böylece Allah’ın “cihat” emrine uyduğunun işareti olarak bu tuğlayı yanından ayırmadığını tarih kaydetmektedir.

Sultan Selim, Şah İsmail üzerine yaptığı seferden önce, İdris-i Bitlisî’yi Şark’a göndererek, Şah İsmail’in Râfızîlik politikasına karşı ehlisünnet olanların ittifakını sağlamasını istemişti. Şarki Anadolu’ya giden İdris-i Bitlisî de, İttihad-ı İslâm ve uhuvvet-i İslâmiye esaslarını tahakkuk ettirmede büyük ölçüde muvaffak olmuştur.

Daha sonra İdris-i Bitlisî kumandasındaki on bin kişilik gönüllü birlikler, Şah İsmail’in Diyarbakır muhasarası için gönderdiği orduyu hezimete uğratmışlardır. Çaldıran Savaşı sırasında da Kürt aşiretleri maddî ve mânevî yardımda bulunmuşlardır. Onların bu davranışları hiç şüphesiz ki, Osmanlı sultanlarının onlara göstermiş oldukları itibarın ve onları himaye etmelerinin bir sonucudur. Bunun içindir ki, Osmanlı devleti zamanında Kürt kardeşlerimiz devletlerine daima sâdık kalmış, kesinlikle etnik bir harekete tevessül etmemiş, dine olan bağlılıklarından dolayı devlet ve milletle kaynaşmış, din, vatan, tarih, kader gibi mefkûreler etrafında bir arada asırlarca huzurlu bir şekilde kardeşçe yaşamışlardır.

Ayrıca İdris-i Bitlisî, Osmanlıya itaat eden Kürt beyleri ile ilgili bir risale hazırlayıp Yavuz Selim’e takdim etmiştir. Onun hazırladığı risalede Kürtler ile ilgili şu tarihî tespit takdire şâyândır:

“Biz Kürt aşiretleri, ‘Allah bir ve peygamber hak!’ demekten başka hiçbir şeyde ittihad ve ittifak edemeyiz.”

Evet, zaman, onun bu tespitinde ne kadar haklı olduğunu ortaya koymuştur. Kitabımızın ileriki bölümlerinde bu konuya daha geniş olarak değineceğiz.

İdris-i Bitlisî’nin İttihad-ı İslâm ve Uhuvvet-i İslâmiye’yi Sağlamadaki Gayreti

Şah İsmail, 1501 tarihinde Akkoyunlu devletini ortadan kaldırarak bu ülkenin topraklarını kendi kurduğu Safevî devletine katmış, daha sonra da topraklarını genişletmeye ve Şîa Mezhebini Şark-i Anadolu’ya yaymaya başlamıştı. Doğu Anadolu’daki Kürt beylikleri arasında büyük bir nüfusa ve mühim bir mevkie sâhip olan ve ehl-i tarîk[8] bir aileden gelen âlim, hatip, ünlü tarihçi ve devlet adamı İdris-i Bitlisî de o zaman Akkoyunlu devlet dîvânında mühim bir mevki ve itibara sâhip bulunuyordu.

Akkoyunlu devletinin yıkılmasından sonra Şah İsmail’in siyasetini tasvip etmeyen İdris-i Bitlisî, İkinci Bayezid’in dâveti üzerine İstanbul’a gelir ve Osmanlı Devleti’nin hizmetine girer. Bu kıymetli devlet adamından faydalanmak isteyen Şah İsmail, ona mektup göndererek İran’a dönmesini ister. Fakat İdris-i Bitlisî, Şah İsmail’in yaymak istediği fitnenin şuurunda olduğu için, onun bu dâvetine icabet etmez. Nitekim Şah İsmail’e yazmış olduğu cevabî mektubunda; Râfizîlik için “Mezheb-i nâhak” yani hak olmayan mezhep, der.

Mektubu alan Şah İsmail, bu manidar sözün, gerçekten İdris-i Bitlisî’ye ait olup olmadığını anlamak için tekrar bir mektup yazar. Ancak İdris-i Bitlisî’nin yazmış olduğu ikinci mektup, Şah’ı büsbütün çileden çıkarır. Çünkü İdris-i Bitlisî, bu mektubunda şöyle diyordu:

“Evet, o sözü söyleyen benim. Fakat o sözün terkibi sadece Farsça değildir, onun Arapçası da vardır. Haddizâtında ben: ‘Mezhebuna hakkun (Mezhebimiz haktır)’ demek istedim.”

İnancını ve mezhep anlayışını siyasete taşımadan evvel, nâzik ve nezih bir üslupla şiirler yazan Şah İsmail, ihtirasla siyasete bulaştıktan sonra, maalesef Râfizîliği kabul etmeyen annesini dahi öldürecek kadar gaddarlaşmıştır.[9]

İdris-i Bitlisî, elbette ki böyle gaddar ve fitne ehli birisiyle çalışmayı izzetine ve şahsiyetine yediremediği içindir ki, o, kendi inancından olan ehlisünnet kimselerle hizmetine devam etmek istemiştir.

Bitlisî, Akkoyunlu sarayında Dîvân Kâtipliği görevinde bulunmuş ve ilk sekiz Osmanlı pâdişahı hakkında Farsça manzum bir tarih olan seksen bin beyitlik “Heşt Behişt” (Sekiz Cennet) adlı eseri kaleme almıştır. Büyük bir nüfuza sâhip olan İdris-i Bitlisî’nin yaptığı idarî düzenlemeler, uzun asırlar bölge halkının emniyet ve huzur içinde yaşamasını temin etmiştir. Yavuz Sultan Selim zamanında da meclis üyesi ve sultanın en yakın danışmanlarından biri olmuştur. İdris-i Bitlisî’nin Sultan Selim’in yanındaki itibarını ve onun ne kadar geniş yetkilerle donatıldığını anlamak için pâdişahın kendisine “Üzeri boş, alt kısmı tuğralı hatt-ı hümâyunlar vermesi” yeterlidir.

İdris-i Bitlisî pâdişahın kendisine göstermiş olduğu itimada aynı derecede sadakatle mukabele etmiş ve hiçbir hattı, Sultan Selim’in haberi olmaksızın üzerini doldurup kullanmamıştır.[10]


[1]       Ahmed Uğur.

[2]       İhtilâf u tefrika: Ayrılık ve anlaşmazlık.

[3]       Kûşe-i kabr: Kabir köşesi.

[4]       İttihad: Birlik, birleşme.

[5]       Savlet-i a’dâ: Düşman saldırısı.

[6]       Dağ-dar eyleme: Üzme, acı ve keder verme.

[7]       Câlib-i dikkat: Dikkati çekici.

[8]       Ehl-i tarîk: Tarikata mensup olanlar.

[9]       Uzunçarşılı, Büyük Osmanlı Tarihi.

[10]      İdris-i Bitlisî’nin bu noktadaki hizmetleri hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. İdris-i Bitlisî ve oğlu Ebü’l-Fadl, Selimnâme, Bibliotheque Nationale, s. A. F. 141.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X