İslam Birliği ve Yavuz Sultan Selim

Yavuz Sultan Selim’in Kişiliği

Yavuz Sultan Selim’in Kişiliği

Celâdetli cihan pâdişahı, Allah’ın lütfuna mazhar olan şecaat sâhibi bir din hâmisidir. Bahtı yüce, taç ve taht sâhibi olan ulu pâdişah, sulh ve nizam için nice fütuhatlar yapmış ve aynı zamanda hilâfet ile saltanatı da cemetmiştir.

Himmeti âli, ilim ve irfana meftun olan cihan pâdişahı ulemâ ve meşâyih ile sohbet etmeyi kendine şiar edinmişti. Onun en çok zevk aldığı ve meftun olduğu şey ilim ve irfan meclisleri idi. Her gün üç saatten fazla uyumaz, vaktini ilim ve tetebbuat[1] ile geçirirdi. Daha gençliğinde zekâsı, kararlılığı ve lider tavırlarıyla herkesin dikkatini celbetmişti.

Yavuz Selim; hilim, edep, iffet, nezâhet, vakar, ilim, lütuf, kerem ve tevazu gibi ahlâk-ı haseneyi nefsinde yaşayarak, nefsinin gayr-i meşru arzularını gemlemesini bilmiştir. Yavuz Selim son derece iffetli idi.

Etrafında birçok kadın ve cariye varken, o Kırım Hanı Mengli Giray’ın kızı olan Hafsa Sultan ve ikinci eşi olan Ayşe Sultan’la yaşamıştır. O büyük pâdişaha göre, kadınlarla ilişkilerini iyi ayarlamayıp, iffetini muhafaza edemeyen kişilerin, akılları ve idrakleri kıt olur ve zihinlerinde büyük fikirlere yer kalmaz. Yavuz Selim, tâlim ve terbiyesi ile yakından ilgilendiği oğlu Süleyman’a da bu hakikati aşılamak için büyük bir gayret gösteriyordu.

Yavuz Selim, birçok cihetten hünerli, harika bir zekâya sâhip, açık fikirli, dimağı münevver, malumatı vâsi[2] idi. Hileyi sevmez ve israftan kaçınırdı. O, vezirlerinin de açık, net ve dürüst olmalarını ister ve onlara şöyle derdi:

“Bir devlet adamı tüccarlık, karaborsacılık yapamaz. Sermaye peşinde koşan devlet adamlarına, dinimizde, geleneğimizde ve kültürümüzde hoş gözle bakılmaz. Bizde toplayıp saklayan değil, paylaşan ve veren kişi sevilir. Artık bu düzen değişmiştir. Menfaatlerini devletin ve milletin önünde tutanlara asla fırsat vermeyeceğim.” derdi.

Ayrıca o, doğruluğa, celâdete, ihlâsa, feragate, tedbire ve ileri görüşe meftun ve hayran bir insandı. Membâ-yı feyiz ve kemal sâhibi olan Yavuz Sultan Selim, saltanatta kaldığı müddetçe adalet ve şefkatle muamele etti.[3]

Yavuz Selim’de akıl, şecaat, azim, sebat ve îman kemalde idi. Onun celâdet ve şecaatini ortaya koyan şöyle ibretli bir hâdise anlatılır:

“Yavuz Selim, herhangi bir saray halkından ayırt edilemeyecek kadar sade giyinirdi. Sade giyinmesinin sebebini soranlara:

“Vezirlerin ve beylerin süslü giyinmeleri, pâdişahlarına saygıdan ileri gelir. Biz kime şirin görünmek için süslü giyinelim ki? Bizim Pâdişahımız, vücudun dışına değil, içindeki cevhere bakar.” diye çok veciz bir cevap vermiştir. Yavuz Selim’in yanındaki nedimleri ve vezirleri devamlı olarak pâdişahın güzel elbiseler giymesini söylerler, fakat pâdişah onların bu sözlerine pek rağbet göstermez ve sade giyinmeye devam ederdi.

Venedik elçisi Antonio Giustiniani (ö. 1571), bir gün Yavuz Sultan Selim’i ziyarete gelir. Huzura giren elçi, yer öpüp itimatnâmesini sunar. Ziyaretten sonra kendisini uğurlayan vezirler:

“Pâdişahımızın elbisesini nasıl buldunuz?” diye sorunca, elçi:

“Heybet ve şecaatinden yüzüne bakamadım ki, elbisesine bakayım.” diye cevap verir.

Başka bir rivâyete göre, ziyaretten sonra Yavuz Sultan Selim Han vezirini elçiye gönderir ve:

“Var elçiye sor, bizi nasıl bulmuşlar?” diye sormasını ister. Sadrazam pâdişahın emri üzerine elçiye pâdişahı nasıl bulduğunu sorar ve dönüp Yavuz’a şöyle der:

“Sultan’ım! Venedik elçisi diyor ki: “O’nun kılıcının parıltısı gözümü öyle aldı ki, kendisini göremedim bile.”

Bunun üzerine Yavuz Sultan Selim Han Paşa’ya:

“Kılıcımızın ağzı kestikçe, kâfirin gözü ondan başkasını göremez. Ama Allah (c.c) korusun bir gün kılıcımız kesmez olur da parlamazsa, o zaman küffar bizi hem hor görür, hem de bize tepeden bakar.” der.

Yavuz Selim’in yanında dili tutulan ve kelimeler boğazına dizilen Antonio, kendisini uğurlayan vezire:

“Selim Han çok zeki biridir. Bizi barışı bozabilecek herhangi bir hareketimize karşı açıkça uyarıyor. Bunu dikkate almamamız ahmaklık olur.” deyince, vezir de:

“Pâdişahımın mesajı sadece sizlere değil, hepimizedir. O ikili siyasetten ve gizli yürütülen her türlü ilişkiden nefret eder.” diye cevap verir. Bunun üzerine Antonio:

“Pâdişahın geçenlerde Kuşçular Çarşısı’nda yaptığı doğru mudur?” diye sorar. Vezir hayretle bu hâdiseyi nereden duyduğunu sorunca, Antonio:

“Bunu duymayan mı kaldı?” diye cevap verir.

Vezir: “Bu hadise hâlâ Şehzâde Ahmed’in adını ananlara bir gözdağıdır.” der.

Elçi, ülkesine döndüğünde de kendisine pâdişahın nasıl biri olduğu sorulmuş, elçi bu soruya şaşkınlık içinde: “Kılıcı öyle parlıyordu ki, yüzünü göremedim.” cevabını vermiştir.

Yukarıda bahsi geçen hâdise şöyle cereyan etmiştir:

Yavuz Selim Han bir gün tebdil-i kıyafet ederek, çeşitli kuşların satıldığı çarşıyı gezmeye çıkar. Birçok ülkeden getirilen kuşları seyreden Selim Han’ın gözü kekliklerle dolu bir kafese takılır. Bir müddet kuşları seyreden Yavuz Selim Han, o kuşların fiyatını sorar. Satıcı, kekliklerin tanesinin bir altın olduğunu söyler. Selim, başka bir kafeste ayrı tutulan bir keklik görünce, onun ayrı tutulma sebebini ve fiyatını sorar. Satıcı: “Onun ötücü bir keklik olduğunu, güzel cıvıltısıyla diğer keklikleri başına topladığını, onların avlanmalarını kolaylaştırdığını ve fiyatının da üç yüz altın olduğunu…” söyler. Yavuz Selim: “Al sana beş yüz altın.” der ve kuşu satın alır. Adam kafesi Selim’e uzatınca o, kafesin içindeki kuşu tutup hemen kafasını koparır. Satıcının ve çevredeki insanların şaşkın bakışları altında hâlâ çırpınan kuşu havaya kaldıran Yavuz, yüksek sesle şöyle der: “Soyuna ihanet edenlerin sonu işte budur!” Böylece tebdil-i kıyafet eden kişinin Yavuz Selim olduğu ve bu hareketi ile devlete isyan eden kardeşlerine bir gözdağı verdiği anlaşılmış olur.

Dulkadıroğlu Alâüddevle,[4] 1515 yılında Turna Dağı savaşında mağlup edilmişti. Mısır Sultanı Kansu Gavri,[5] Anadolu’daki bu fethi protesto için Yavuz Selim Han’a bir elçi gönderir. Gelen elçi Yavuz’a, Mısır sultanının: “Hutbelerde sultanımın adı okunan memleketleri iade ediniz.” sözünü iletir. Bunun üzerine Yavuz, celalli bir şekilde elçiye şöyle der:

“Var sultanına söyle ki, hutbe ve sikkede adının muhafazasını Anadolu’da değil, Mısır’da düşünsün.”

Yavuz Selim’in bu cevabından sonra başını yere eğen elçi, alçak bir sesle: “Ben bunları sultanıma söyleyemem. Bari siz bir elçi gönderiniz de o söylesin.” der. Elçinin bu sözüne tebessüm eden Yavuz: “Elçiye lüzum yok. Mısır’a ben gelirim.” der ve çok geçmeden dediğini yapar.[6]

Yavuz Selim, celâdetli, ferasetli ve kadirşinas biri idi. Devletin mühim işleri için başa getireceği adamları seçmede çok titiz davranır ve büyük bir isabet sağlardı. Bir gün vezirlerden Pîrî Paşa, Rumeli Beylerbeyi Çoban Mustafa Paşa’nın muavini olmasını teklif edince Sultan Selim: “Ben deli değilim, öyle bir adamı tâyin edeyim.” diyerek onun teklifini kabul etmez. Fakat aradan birkaç ay geçtikten sonra Pîrî Paşa önceki teklifini ısrarla tekrarlar, bunun üzerine Yavuz Sultan Selim:

“Mademki Mustafa Paşa’nın vezir olmasını çok istiyorsun, o zaman o senin vezirin olsun.” diyerek istemediği hâlde Pîrî Paşa’nın teklifini kabul eder.

Aradan birkaç ay geçer ve bir arz gününde Mustafa Paşa, Pîrî Paşa’nın arzlarının yanlış olduğunu ileri sürerek itiraz eder. Yavuz Selim: “Yanlışları ne ise söyle.” deyince, Mustafa Paşa, Pîrî Paşa aleyhinde çok şeyler söyler. Bunun üzerine Sultan Selim elindeki okla Mustafa Paşa’nın başına vurarak: “Bre hain adam, bunca zamandan beri hizmetimi gören birinin ne yaptığını bilmez miyim? Sen benim vezirim değil, anın vekilisin ve bu rütbeye de anın arzıyla nail oldun.” diyerek huzurundan kovar ve onu idam ettirmek ister. Fakat Pîrî Paşa’nın ısrar etmesiyle bu fikrinden vazgeçer. Bu hâdise de Yavuz Sultan Selim’in adamlarına olan itimadını, adam seçmedeki isabetini ve onlara verdiği değeri açıkça ortaya koymaktadır.

Yavuz Selim, israftan ve gösterişten son derece sakınırdı. Nitekim Yavuz Selim, mütevazı bir köşk yapılması için Abdüsselam Bey adında birini görevlendirir. Bu zât çok ihtişamlı bir köşk yapınca Yavuz Selim son derece hiddetli bir şekilde: “Ben sana bu kadar para sarfına ruhsat vermemiştim; basit bir gölgelik yapmanı istemiştim.” deyince, Abdüsselam Bey çok zor duruma düşer. Durumunu kurtarmak için de köşkü kendi parasıyla yaptığını söyler ve hediye olarak kabulünü istirham eder.

Yavuz Selim: “Eğer bir sultanın, arkasını kollayacağı ve sırtını yaslayacağı yetişkin kurmayları varsa, o sultan zaferden zafere koşabilir.” derdi ve yakın arkadaşlarına “Âlicenap ve fedakâr arkadaşlarım” diye hitap ederdi. Onun dostları da ona cân u gönülden, samimiyet ve sadakatle bağlı idiler. Yavuz Selim saltanatın başına geçince yakın arkadaşlarına makam teklifinde bulunmuşsa da onlar: “Bizim için, i’lâ-yı kelimetullah uğrunda ve ittihad-ı İslâm yolunda sizinle beraber olmaktan daha büyük bir makam, şeref ve izzet olamaz.” diyerek, makam ve mevkide gözlerinin olmadığını ve ona olan bağlılıklarını ortaya koymuşlardır.

Sultan Selim’in saltanatın başına geçmesi, yeni bir hidâyet meşalesinin yanmaya başladığı mühim bir dönüm noktasıdır. Onun arkasında bulunan âlicenap, cihangir, kahraman ve necip ordu da bütün cihanın hayret ve takdirini celbetmiştir.

O koca sultan, necip İslâm milletine yeni bir aksiyon, yeni bir hayat, yeni bir kan bahşetti. Zamanın âlimleri onun siyaset sahasında asrının mücedditi olduğunu ittifakla ifade etmişlerdir. Osmanlı pâdişahları içerisinde bazı özellikleri ile Hz. Ömer’e en çok benzeyen kişi olarak temâyüz etmiştir.

Tarihçi İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Yavuz Selim’in şahsiyeti ile ilgili olarak şunları nakletmektedir:

“Yavuz Sultan Selim uzuna mâil[7] orta boylu, toparlak kırmızı yüzlü, çatma siyah kaşlı, iri kemikli, büyük başlı, koç burunlu, boynu uzun, gür bıyıklı ve tıraşlı yani sakalsız, yarı belinden yukarısı aşağısına nispetle kısa, bakışı müessir yani keskin ve nâfiz,[8] mizacı asabi idi; konuşurken bazı kelimeleri fart-ı zekâ[9] ve asabiyetinden dolayı birkaç defa tekrarlardı.”[10]

Başka bir rivâyete göre ise Selim Han, orta uzun boylu, kırmızı çehreli, sakalsız ve uzun bıyıklı idi. Nazarları nâfiz ve müessir, mizacı asabi idi. Bir işe karar vermeden evvel çok düşünür, istişare eder, kendi fikrine muhâlif olsa bile her reyi dinler ve hak söz ise kabul ederdi. Bir kere karar verince asla dönmez, hemen icraata geçer ve o devrede aksi fikir serdedenlere müsamaha etmezdi. Çok iyi bir haber alma teşkilatı kurmuştu, buna rağmen bazı mühim mevzuları bizzat kendisi tahkik ederdi.

Yavuz Selim, devlet işlerinde kat’î bir programla hareket eden hükümdardı. O herhangi bir işi kesin olarak meydana koymadan evvel, muhtelif yollarla o mevzu hakkında vezirlerin vesair alâkadarların mütâlaalarından istifade eder ve günlerce düşünürdü. Kesin kararını verdikten sonra da o kararından asla dönmezdi. İradesi ve azim kudreti, derin görüşü ve yüksek dehâsıyla babası zamanında devlet yönetimini atalete sürükleyenleri saf dışı etmiştir.

Yavuz Sultan Selim, çelik gibi iradesi, azim kudreti, derin görüşü ve yüksek dehâsıyla babası zamanında uyuşuk ve durgun bir hâle gelmiş olan idareyi kısa bir zamanda çevik ve cevval bir hâle getirmiştir. Kurmuş olduğu muntazam ve güçlü istihbarat teşkilatı sayesinde dâhilî ve harici meselelerden anında haberdar oluyordu. Mühim işlerde bizzat kendisi tahkikat yapar, kötü haberler aldığı zaman: “Siz işlere bakmıyorsunuz.” diye vezir-i azamları azarlar, bazen de hapsettirirdi. Hersekzâde Ahmed Paşa[11] ile Pîrî Mehmed Paşa[12] bu vartaya uğrayanlardandır.

اِنَّ اللّٰهَ يَأْمُرُكُمْ اَنْ تُؤَدُّوا الْاَمَانَاتِ اِلٰٓى اَهْلِهَاۙ وَاِذَا حَكَمْتُمْ بَيْنَ النَّاسِ اَنْ تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِ

“Allah, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor.”[13] âyetini kendisine rehber edinen Yavuz Selim Han, devlet işlerine ehil ve kabiliyetli adamları seçer, vazifesinde muvaffak olanları hemen mükâfatlandırırdı.

Mısır seferi esnasında vuku bulan şu hâdise de, Yavuz’un bu konudaki hassasiyetini ortaya koymaktadır:

Birtakım masraflar için hazineden henüz para ulaştırılamamış, bunun için de zengin bir tüccardan borç alınmıştı. Defterdar, daha sonra hazineden gelen paradan tüccardan alınan borcu takdim etmek isteyince, tüccar defterdara şöyle bir teklifte bulunur:

“Benim servetim çoktur ve bir oğlumdan başka kimsem de yoktur. Eğer kabul ederseniz, size borç olarak verdiğim o parayı hazineye bağışlayayım, buna mukabil siz de benim oğluma devlet kapısında bir iş verin, onu askerlik sınıfına alın.”

Defterdar, tüccarın bu talebini Yavuz Sultan’a arz edince, Pâdişah son derece öfkelenir ve defterdara haykırarak şöyle der:

“Para ile asker yazılmaz, kanun-u kadim[14] bozulmaz. Bana getirdiğiniz şu usulsüz ve çirkin teklifinizden dolayı yemin ederim ki, seni de teklif sâhibini de katlettirirdim; fakat Sultan Selim, insanların “Parasına tamah ettiği için tüccarı ve defterdarı öldürttü!” demelerinden çekinirim. Çabuk bezirgânın parasını iade edin ve bir daha huzuruma böyle kanuna uygun olmayan tekliflerle gelmeyin.”

Kanuni Sultan Süleyman zamanında Avusturya İmparatorluğu’nun İstanbul elçiliğini sekiz sene sürdüren Ogier Ghislain de Busbecq[15] şöyle der:

“Görev ve memuriyetler herkesin liyakat, seciye ve kabiliyetine göre bizzat sultan tarafından verilir. Bunu yaparken ne şahsın zenginliğine, ne nüfuz ve şöhretine, ne de rica ve dostluklara aldırış eder. Böylece her işe, o işin ehli adamlar tâyin olunur. Şahsî kabiliyeti sayesinde herkes en yüksek mevkilere gelebilme şansına sâhiptir.”[16]

Yavuz Sultan Selim, âlimler ve şairler ile yaptığı hususi sohbetlerinde, devlet işlerinde olduğunun aksine güler yüzlü ve müsamahakâr idi. Sadeliği sever ve sade yaşardı, kendisine has Selimî tâbir edilen bir kavuk giyer, ağzından çıkacak her sözün mütâlaa yürütülmeden yerine getirilmesini arzu eden biri olmakla beraber, ikna edici sözü kabul ederdi. Kıymet verdiği kimselerin, bilhassa ilim ve din âlimlerinin fikirlerine ehemmiyet verirdi. Yavuz Selim, âlimlere karşı son derece hürmetkâr idi. Özellikle Zenbilli Ali Cemali Efendi’nin[17] ilim ve irfanına hayran idi ve ona son derece hürmet ederdi. Yavuz Selim’in, Zenbilli Ali Cemali Efendi ile olan münakaşaları meşhurdur.

“Bir yanardağ gibi ateş saçan Yavuz’un da yanında boynunu büktüğü, elini öptüğü, nazını çektiği ve emirlerine itaat ettiği Molla Cemali gibi birçok mâneviyat sultanları vardı. Pâdişah, bir kaya gibi eğilmek bilmeyen bu ilim ve irfan erbabını bazen aşıp geçmek istese de, onları yerlerinden kımıldatıp sarsamaz ve geri püsküren kendi olurdu. Onlar hükümdarını dilediği gibi hizaya çekebilirdi.”[18]

Mesela Yavuz Sultan Selim Han, bir seferinde hazinedeki ihmallerinden dolayı vuku bulan hırsızlık sebebiyle yaklaşık kırk kişinin öldürülmesini emretmişti. Durumu öğrenen Şeyhülislâm Zenbilli Ali Efendi, hâdisenin özünü Sultan Selim’den öğrenmek için alelacele ve destursuz olarak Yavuz’un yanına varır. Yavuz da söylenenlerin doğru olduğunu ifade edince, Zenbilli Ali Efendi kararın icra edilmemesini söyler.

Yavuz Selim:

“Efendi Hazretleri, sizin devlet işlerine karışmaya hakkınız yoktur.” diye cevap verir. Bunun üzerine Şeyhülislâm Zenbilli Ali Efendi şöyle der:

“Sultanım! Ben size şer’î hükümleri bildirmeye geldim. Zira bizim vazifemiz sizi hatadan muhafaza etmek ve âhiretinizi korumaktır.”

Şeriatın kıldan ince, kılıçtan keskin ölçüsü karşısında sâkinleşen Yavuz Selim Han Şeyhülislâm’a:

“Umûmî ahvalin düzelmesi için bir fırkanın öldürülmesine cevaz yok mudur?” diye sorar. Şeyhülislâm Zenbilli Ali Efendi:

“Bunların öldürülmesi ile âlemin düzelmesi arasında bir alâka yoktur, suçlarına göre ceza gerek.” diye cevap verir.

Bunun üzerine koca orduları dize getiren o ulu Pâdişah, başını önüne eğer ve kararını geri alır. Pâdişahın bu kararından son derece memnun olan Şeyhülislâm Zenbilli Ali Efendi, tam huzurundan ayrılırken tekrar geri döner ve kendisine merakla bakan Yavuz’a şöyle der:

“Sultan’ım! Birinci talebim şeriatın gereği idi. İkinci bir talebim daha var ki, bu da sadece bir ricadır. Sultan’ım bu mü’minlerin suçları kendilerinedir. Ancak onlar hapiste iken masum ailelerine kim bakacak? Sizden ricam verilecek ceza bitene kadar bunların ailelerine bir nafaka bağlamanızdır.”

Şeyhülislâm’ın bu talebini de yerine getiren Yavuz, hiç şüphesiz ki farkında olduğu ilâhi mesuliyetin ve hukukun icabını ifâ etmiş oluyordu.

Şu hâdise Yavuz Sultan Selim’in âlimlere ne kadar kıymet verdiğini ve onlara ne derece hürmet gösterdiğinin açık bir delilidir.

Yavuz Sultan Selim Han Mısır seferi dönüşünde Adana civarına geldiklerinde şiddetli bir yağmur yağmış ve her taraf âdeta çamur deryasına dönüşmüştür. Yavuz Sultan Selim Han devrin meşhur âlimlerinden Kemalpaşazâde ile atın üstünde yan yana gidiyorlardı. Kemalpaşazâde’nin atının ayağından sıçrayan çamur Yavuz Sultan Selim Han’ın elbisesini kirletmişti. Bu durum karşısında Kemalpaşazâde’nin derin bir mahcubiyete düştüğünü ve ziyâdesiyle üzüldüğünü gören Yavuz Sultan Selim Han, onun yüzüne bakar ve tebessümle şöyle der:

“Ulemânın atının ayağından sıçrayıp elbisemizi kirleten çamur, çok mübârektir ve bizim için büyük bir şereftir. Vasiyet ediyorum, ben ölünce bu çamurlu kaftanı üzerime örtün.”

Nitekim Yavuz Sultan Selim vefat edince, bu vasiyeti yerine getirilmiş ve çamuru ile muhafaza edilen kaftan, sandukçasının üzerine örtülmüştür.

Yavuz Selim’in Farsça bir dîvân yazacak kadar bu dile derin vukûfu vardı. Vassaf Tarihi’ni mütâlaa etmesi, Arapça ve Farsça’ya olan vukûfiyetine bir delildir. Türkçe nâzımları az ise de, Farsça olarak yazdığı birçok şiiri vardır. Kendi el yazısıyla yazmış olduğu Farsça manzumeler Topkapı Sarayı arşivinde bulunmaktadır. Şah’a gönderdiği Farsça mektupları o sahada üstad kişiler yazmışsa da, bunlara en son bizzat kendisi bakmış ve birtakım tashihatta bulunmuştu. Ayrıca o, İslâmî ilimlere, Doğu edebiyatına, tarih, felsefe ve tasavvufa fevkalade vâkıftı. Âlim ve ediplerin meclislerinde bulunmaktan büyük bir zevk alır, devamlı olarak tarih ve siyasete dair yazmaları mütâlaa eder ve geceleri kitap okumakla meşgul olurdu.

Büyük Cihangir Yavuz Sultan Selim, askerî dehâsı bakımından dedesi Fâtih Sultan Mehmed Han’dan sonra gelir. O, sefere çıkmazdan önce o ülkenin tarihini okurdu. Yavuz Selim, dedesi Fâtih Sultan Mehmed gibi fütuhat yapıyor ve i’lâ-yı kelimetullah ve ittihad-ı İslâm için çalışıyordu. Mâhir bir avcı olan Selim, yirmi yıla yakın bir sürede valilik yaptığı Trabzon’da cirit yarışları tertip eder, şair ve âlimlerle güncel, tarihî ve ilmî sohbetler ve müzakereler yapardı.

Sultan Selim Han’ın büyük bir devlet adamı olması yanında, onun şairliği de insanları hayrette bırakır, kalpleri teshir ve şâdıman[19] ederdi. Şiirlerindeki üslup ve beyan fevkalade fasih, selis ve beliğ idi. Onun bir elinde kılıç, diğer bir elinde ise kalem ve hikmet vardı. Yazmış olduğu binlerce şiirinden sadece ikisini dikkatinize sunmak istiyorum.

Ayaklı Semâî

Sanma Şâh’ımHerkesi sensâdıkâneyâr olur
Herkesi sendost mu sandınbelki olağyâr olur
Sâdıkânebelki olâlemdeDildar olur
Yâr olurAğyar olurDildar olurSerdar olur

***

Kimse sensiz bulamaz Hakk’a vusul,
Feyz-i lütfunla olur merd-i kabul.
Rahmeten li’l-âleminsin yâ Resûl,
El-medet ey maden-i nûr-i Hudâ.

Ey kerem kâni Resûl-i Kibriyâ,
Kemterindir bu Selim-i pür hata.
Dergâhından iltica eyler ata,
El medet vey maden-i nûr-i Hudâ.

Devletin zirvesinde bulunan Yavuz Sultan Selim ile en alt tabakasında bulunan külhancı arasında geçen ve cidden insanın kalp ve rûhunu zevk ve sürura kalp eden şu sohbeti de dikkatinize sunmak istiyorum:

Yavuz Sultan Selim bir gün at üstünde bir hamamın önünden geçerken, hamamın külhancısı şöyle der:

“Siz gülşen-i sarayda zevk ü sefada,
Biz külhan-ı mihnette cevr ü cefada; bunda sebep ne?”

Bunun üzerine pâdişah:

“Takdir-i Hüdâ tedbir eylemiş ruz-i ezelde,
Takdire rıza göstermedin, bunda sebep ne?”

diye karşılık verir.

Bu hâdisenin tarih kitaplarında nakledilmesinin en mühim sebebi ise, Osmanlılarda en alt kademede en basit bir iş yapanın kültür seviyesinin ve medenî cesaretinin ortaya konulmasıdır.

Sultan Selim, seferlerde vakit buldukça mütâlaa ile meşgul olurdu. Mısır’daki ikameti esnasında Hint ve Çin haritalarını yaptırmış, Mısır’dan İstanbul’a gelinceye kadar İbn Tağrîberdî’nin[20] “Nücumü’z-zâhire fî mülûki Mısr ve’l-Kahire” isimli eserini İbni Kemal’e tercüme ettirmiş ve kendisine parça parça takdim edilen tercümeleri okumuştur.[21]


[1]       Tetebbuat: İncelemeler, araştırmalar, tetkikler.

[2]       Vâsi: Geniş.

[3]       Yavuz’un karakteristik nitelikleri hakkında bk. Muhyi Çelebi, Selimnâme, İstanbul 1301; İshak Çelebi, Selimnâme, Bibliotheque Nationale, A. F. 141.

[4]       Alâüddevle Bey (ö. 1515), Dulkadıroğulları Beyliği’nin başı. Dulkadıroğulları 1337-1522 yılları arasında hüküm sürmüş bir Türkmen beyliğidir.

[5]       Kansu Gavri (ö. 922/1516), Memlük sultanı (1501-1516).

[6]       Muhammed Harb, I. Selim’in Suriye ve Mısır Seferi, İstanbul Üniversitesi Doktora Tezi, 1980.

[7]       Mâil: Andırır, benzer, –e çalar, yakın.

[8]       Nâfiz: İçe işleyen, çok tesir eden, etkili.

[9]       Fart-ı zekâ: Üstün zekâ.

[10]      İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Büyük Osmanlı Tarihi, cilt-2, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara.

[11]      Hersekzâde Ahmed Paşa (ö. 923/1517), Osmanlı vezîriâzamı.

[12]      Pîrî Mehmed Paşa (ö. 939/1532), Osmanlı vezîriâzamı.

[13]      Nisâ, 4/58.

[14]      Kanun-u kadim: Eski kanun.

[15]      Ogier Ghislain de Busbecq (1522-1592), Kanûnî Sultan Süleyman devrinde Alman imparatorunun elçisi sıfatıyla İstanbul’a gelen Flaman asıllı diplomat.

[16]      Ogier Ghislain de Busbecq, Türkiye’yi Böyle Gördüm, Çev. Aysel Kurutluoğlu.

[17]      Zenbilli Ali Cemali Efendi (ö. 932/1526), Osmanlı müftüsü ve âlimi.

[18]      Samiha Ayverdi, Türk Tarihinde Osmanlı Asırları.

[19]      Şâdıman: Sevinçli, şâd, mesrur.

[20]      Ebu’l-Mehâsin Cemâlüddîn Yûsuf b. Tağrîberdî el-Atâbekî el-Yeşbugavî ez-Zâhirî (ö. 874/1470), Memlükler dönemi tarihçisi.

[21]      Osmanlı Tarih ve Edebiyat mecmuası, Sayı 2, s. 25-26.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X