Hayatım Hatıralarım

Yazıcılık Hâdisesi ve Mehmed Feyzi Ağabey ile Görüşme

Yazıcılık Hâdisesi ve Mehmed Feyzi Ağabey ile Görüşme

Üstad’ımız dünyasını değiştikten sonra Zübeyir Ağabey bir müddet Eskişehir’de kaldı. Sonra İstanbul’a geldi. 1961 yılının sonlarına doğru Zübeyir Ağabey beni İstanbul’a çağırdı. Gittiğimde: “Bekir Bey Erzurum’a geldiği zaman sana hiçbir şey söylemedi mi?” diye sordu. Ben de: “Hayır söylemedi, fakat ben Rahmi Bey’den bir şeyler duydum. Hüsrev Ağabey Risale-i Nur’un yeni yazıyla yazılmasına karşı çıkıyor ve eski yazıyla yazılması gerektiğini söylüyormuş.” dedim.

Mehmed Feyzi Ağabey

“Hah” dedi, “İşte onu soruyorum. Hüsrev Ağabey maalesef böyle bir işe girişti.” “Risale-i Nur’un yeni harflerle basılması caiz değil, eski yazı ile çoğaltılacak. Yazıda da benim hattım takip edilecek.” diyor. Said Özdemir’e haber salmış, yeni harflerle basılan kitapları geri istemiş. Kitapların bundan sonra eski yazı ile basılmasını söylemiş. Ne hikmet ise gençlerin birçoğu da ondan yana oluyorlar. Böyle bir aldanma içindeler. Şaşırdık kaldık. Ne düşünürsün.” dedi. O sırada İstanbul’da Kirazlı Mescid’de kalıyorduk. Zübeyir Ağabey’e:

“Siz Hüsrev Ağabey ile görüşüp kendisine durumu anlatmadınız mı? Üstad hayatta iken, eserlerin yeni yazıyla basıldığını hatırlatmadınız mı?” diye sordum.

“Görüşmeyi kaç defa denedik ama hiç kimseyi kabul etmiyor. Beni hiç kabul etmiyor. Görüşmek mümkün değil.” dedi.

“O hâlde Hüsrev Ağabey’in yanına topluca gidelim. Eğer görüşmeyi kabul etmezse, “Biz görüşmek, elini öpmek için gittik, ama o bizi kabul etmedi” deriz.” dedim. Bu fikir Zübeyir Ağabey’in aklına yattı. Ahmet Aytimur’a:

“Hemen Ankara’ya iki bilet al. Hocam ile Ankara’ya gideceğiz.” dedi.

Ankara’ya geldik. Zübeyir Ağabey durumu Said Özdemir Ağabey’e anlattı. O da kabul etti. Zübeyir Ağabey:

“Kastamonu’da Mehmed Feyzi Ağabey ile Elazığ’da Hulusi Ağabey’in fikirlerini de alalım.” dedi. Ahmet Aytimur’u Hulusi Ağabey’in yanına gönderdi. Sungur Ağabey ile ben de Mehmed Feyzi Ağabey ile görüşmek üzere Kastamonu’ya gittik.

Mehmed Feyzi Ağabey ile on saate yakın sohbet ettik. Üstad ile beraber kaldıkları günleri, sekiz sene ona hizmet ettiğini, Denizli Hapishânesi’ne beraber girdiklerini anlattı.

Şu hâtırasını hiç unutmam:

“Kastamonu dağlık bir yerdir. Üstad ile birlikte kıra giderdik. Orada benim dersimi okuturdu. Pazar günleri o bölgeye şehrin gençleri gelir, ağaçların altında içki içerlerdi. Ben de Üstad’ın peşinden giderdim. Ben Üstad’ın onları öyle görmesini istemezdim. Fakat Üstad onların yanından geçerken onlara selam verirdi. İçimden “Bu sarhoşlara selam verilir mi?” derdim. Sonradan gördük ki: Üstad kime selam verdiyse, onların hepsi sonradan câmiye geldiler.” dedi. Bu şekilde birçok hâtıra anlattı.

Biz kendisine Hüsrev Ağabey’in durumunu anlatınca:

“Öyle şey olur mu? O müellif değil ki! Üstad, hayatında bunları yeni yazıyla neşrettirdi. Söz Üstad’ın. Onun da, benim de bu konuda hiçbir şey söylemeye hakkımız yok. Bizim vazifemiz sadece Risale-i Nur’ları neşretmektir. Ben yine eskimez yazı ile okurum, yazarım. Çünkü ben yeni yazıyı bilmiyorum. Fakat eski yazıyı bilmeyenler de yeni yazıyla okusunlar. Hüsrev Ağabey bu konuda farklı düşünüyor.” dedi. Biz de Hüsrev Ağabey ile konuşmak istediğimizi söyledik.

“Münasip olur. Kabul ederse ne âlâ, kabul etmezse bu, onun bileceği şey. Mücadeleye girmez, yolunuza devam edersiniz.” dedi.

Hüsrev Ağabey

Mehmed Feyzi Ağabey’den bu cevabı alınca tekrar Ankara’ya döndük. Tahsin Tola Ağabey’in evinde toplandık. Hulusi Ağabey de aynı mânâda şeyler söylemiş. Bunu öğrenince çok sevindik. On altı kişi bir otobüse bindik ve Konya’ya doğru yola çıktık.

Yolda giderken ben Zübeyir Ağabey ile birlikte şoförün arkasındaki koltukta oturuyordum. Giderken yolun kenarında beyaz beyaz koyunlar gördük. “Hişşt” diye parmağını omuzuma sertçe bastırdı ve koyunları göstererek:

“Hocam, bunlar senin amcazadelerin” dedi. Sonra “Üstad ile birlikte bir yolculuğumuzda Üstad cam kenarında oturuyordu, ben de senin oturduğun yerde idim. Tam buradan geçerken Üstad’ımız otlayan koyunları göstererek bana aynen bu şekilde hitap etti.” dedi.

Saat on sularında Isparta’ya indik ve Salim Ağabey’in dükkânına gittik. Salim Ağabey, oğlu Nuri’yi Hüsrev Ağabey’in yanına göndererek:

“Ağabeyler seni görmeye, elini öpmeye gelmişler.” diye haber vermesini söyledi.

Hüsrev Ağabey, her nedense heyet içinde benimle görüşmeyi kabul etmiş ve: “Molla Mehmed gelsin.” demiş. Henüz çocuk olan Nuri ile birlikte Hüsrev Ağabey’in yanına gittim. Yanına girdiğimde başında sarığı vardı. Cevşeni yazıyordu. Tam mânâsıyla nuraniyet kesbetmişti. Ayağa kalktı, bana doğru birkaç adım geldi ve: “Molla Mehmed hoş geldin.” dedi. Ben de elini öptüm ve: “Hoş bulduk.” dedim. Sonra oturduk.

“Gördün mü?” dedi, “Bunların bana yaptıklarını? Zübeyir’in, Bayram’ın, Said’in yaptıklarını…”

“Hayırdır Ağabey” dedim.

“Bunlar beni dinlemiyorlar. Ben de onları kendi âlemimden attım.” dedi.

“Ağabey, sen böyle diyorsun ama Üstad’ımız: “Bana hapishânede yer hazırlayanlara hakkımı helal ettim.” diyor. Sen senelerce Üstad’ımıza hizmet eden Zübeyir Ağabey, Bayram Ağabey, Tahiri Ağabey gibi insanları dışlarsan ve âleminden atarsan nasıl olur?” dedim. Fakat benim sözlerimi duymazlıktan gelerek, konuyu geçiştirdi. Yerinden kalktı, birkaç tane kalem ucunu kâğıda sarıp ceketimin yaka cebine sokarak; “Neyse!” dedi, “Sen, Said Özdemir’in gönderdiği yeni harflerle yazılan eserleri bırak ve benim dediğim şekilde elle yazarak Risale-i Nur’ları neşret. Varsın onlar benim peşimden gelmesin.” dedi.

Ben de:

“Hüsrev Ağabey, ortalıkta bazı söylentiler dolaşıyor. Bunlardan haberin var mı? Bu söylentilere karşı ne cevap verebiliriz?” dedim.

“Neymiş o söylentiler?” diye sordu.

“Şöyle diyorlar, “Bediüzzaman o eserlerin müellifi, kendi sağlığında yeni harflerle bastırdı. En son Tarihçe-i Hayatı basıldı. Üstad, Tarihçe-i Hayatı’ın basımından çok sonra vefat etti. Hüsrev Ağabey ise Risale-i Nur’un bir kâtibi, onun bir talebesidir. O, şer’an ve hukuken Risale-i Nur’ların sâhibi değil ki, bu konularda böyle bir değişikliği yapabilsin, yeni yazıyla Risale uygun görmesin.”

Bana cevap olarak:

“Ben kendi başıma hareket etmiyorum. Hz. Ali’yi rüyamda gördüm, O bana böyle emretti.” dedi.

“Hüsrev Ağabey!” dedim, “Şer’an rüya ile amel edilmez. Hatta kerametle de amel edilmez. Rüya ilim nevinden sayılmıyor. Fıkıhta ve fetvada, rüya ve kerâmet delil olarak kabul edilmiyor.”

Hüsrev Ağabey ayağa kalktı, elimden tutarak beni ayağa kaldırdı ve kapıya doğru götürerek: “Molla Mehmed, hoş geldin, sefa geldin!” dedi ve uğurladı.

Ağabeylerin yanına geldiğimde neler olduğunu sordular, ben de olanları anlattım. Bu konuşmayı etrafa yaydık. Akşam medreseye geldik. Medrese Isparta cemaatiyle tıklım tıklım doldu. O cemaate de Hüsrev Ağabey ile konuştuklarımızı tek tek anlattım. Cemaatin ekserisi Hüsrev Ağabey’in düşüncesinde idi. Onlara Risale-i Nur’un tek kâtibinin Hüsrev Ağabey olmadığını, Üstad’a hizmet eden diğer bütün talebelerin onun bu fikrine katılmadıklarını anlattım. Elhamdülillah o seyahatimiz çok istifadeli geçti.

O olaydan sonra Zübeyir Ağabey ile birlikte Isparta havalisini gezdik. Ankara’ya döndük. Sonra ben Erzurum’a, Zübeyir Ağabey de İstanbul’a gitti.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X