Hayatım Hatıralarım

Kara Tahta

Kara Tahta

1962 yılında “yazıcılık meselesi”nin hararetle tartışıldığı bir dönemde, Zübeyir Ağabey’den bir telefon aldım. Van’daki Nur talebelerinin tüm vakitlerini yazı yazmaya hasrettiklerini, Risale-i Nur okumadıklarını söyledi. Benden de Van’a giderek bu konuyla ilgilenmemi istedi.

Ben de hemen Van’a doğru yola çıktım. Sabah namazı başlayan yolculuk gece yarısı Van’a ulaşmamla son buldu. Geceleyin medresede kalan Rahmi Bey’in misafiri oldum. Rahmi Erdem Bey, medreseye gelen kardeşlerin Risale okumadıklarını, tüm vakitlerini Osmanlıca yazı yazmayla geçirdiklerini söyledi. “Ben bu hâle çok üzülüyorum. Fakat bu gece rüyada Üstad’ı görmem beni bir derece teselli etti. İnşâallah bu mesele de hayırla sonuçlanacak.” dedi.

Duvarda asılı olan koca bir kara tahta dikkatimi çekti. Üzerinde Osmanlıca harf ve kelimeler yazılıydı. Akşama doğru, cemaat yavaş yavaş gelmeye başladı. Herkes toparlanınca medresede “Osmanlıca yazı yazma” faaliyeti başladı.

Gelen cemaatle daha önceden tanışık olduğumuz hâlde, kimse bana “Hoş geldin!” demedi ve benimle ilgilenmedi. Bir müddet kendilerini seyrettikten sonra:

“Kardeşler!” dedim, “Bir Nur talebesi bir beldeye geldiği zaman, oradaki kardeşlerle tanışır. Kendilerinden istifade ederek eksiklerini de ikmale çalışır. Oradakilerin bir eksiği varsa, onlar da gelen kimseden istifade yolunu tercih ederler.” dedim. Bu sözümden sonra yazı yazmakla meşgul olanlar yavaş yavaş etrafımda toplanmaya başladılar.

Ben onlara öncelikle, Risaleleri yazmanın faziletlerinden bahsettim. Daha sonra dedim ki:

“Bir hakikati, bizden önce kavramış olabilirsiniz. Sizin hemen kavradığınızı biz hemen anlayamamış veya yanlış anlamış olabiliriz. Bu yanlışı; küsmek, darılmak, konuşmamak tarzında değil de, nezâketle, mülâyemetle ve müzâkere yoluyla konuşarak halletmeliyiz. Zira, hakikatler aklı selimle ve hissiyat karışmadan yapılan müdavele-yi efkâr yoluyla açığa çıkar, şüphe ve tereddütler gider. Sizin üç gün önce anladıklarınızı, biz de beş gün sonra anlamış oluruz.”

Onlar beni pür dikkat ve heyecanla dinlemeye başladılar.

Başta Üstad’ın vârisleri olmak üzere, cemaat olarak halledemediğimiz bir tenâkuzun olduğunu söyledim ve bu konuda kendilerinden bize yardımcı olmalarını talep ettim. Onlar da bu teklifimi olumlu karşıladılar.

Ben hemen konuya girerek:

“Sizin de bildiğiniz gibi bu eserlerin müellifi Üstad Hazretleridir. Kendisi hayattayken Risale-i Nurlar’ın tümü Latin harfleriyle kendi emriyle bastırılmıştır. Hâl böyle iken onun bir kâtibi olan Hüsrev Ağabey eserlerin yeni yazı ile neşrine karşı çıkıyor, herkesin Risaleleri mutlaka Osmanlıca yazıp okuması gerektiğini söylüyor. Biz şu anda bir tereddüt içindeyiz. Üstad’ın tarzını mı takip edelim, yoksa Hüsrev Ağabey’e mi ittibâ edelim?

Şu nokta da akıllarımızı kurcalıyor: Bugünün gençleri sadece Latin harfleri ile yazılmış eserleri okuyabiliyor. Bunlara Latin harflerle yazılmış Nur Risalelerini mi verelim, yoksa Risale-i Nur okumaları için Osmanlıca öğrenmelerini şart mı koşalım? Böylece arada bir tenâkuz meydana geliyor.” dedim.

“Bu tenâkuz karşısında sizler bizi ikna edin, biz de sizinle beraber yazı yazmaya başlayalım.” dedim.

Bu sözler karşısında cemaatten bazı kardeşlerimiz beni tasdik ettiler ve yanlış hareket ettiklerini itiraf ettiler. İçlerinden bazıları gözyaşlarını tutamadılar. Sohbetimiz gece geç saatlere kadar sürdü. Sabahleyin kara tahta medreseden çıktı ve yeniden Risale-i Nur okunmaya başlandı.

•••

Yine ‘yazıcılık’ meselesiyle ilgili olarak Bursa’da başımdan geçen ibretli bir hâdiseyi de nakletmek isterim:

Bir gün Vahdet Yılmaz’la birlikte hizmet için Bursa’ya gittik.

Bursa’da medresenin yerini bilmediğimden, Vahdet Bey medreseyi ararken ben de Ulu Câmi’nin bahçesinde bir süre dolaştım ve bir köşede oturdum.

Bahçede cemaat masalarda çay içiyorlardı. Çay içen gençlerden biri yanıma gelerek selam verdi, nereli olduğumu sordu. Tanışma faslından sonra, cebinden Osmanlıca yazılmış Küçük Sözler’i çıkarıp:

“Amca, dedi, Size bir kitap okusam dinler misiniz?” diye sordu.

“Hay hay” diyerek kabul ettim. Bu arada gencin arkadaşları da yavaş yavaş etrafımıza toplanmaya başladılar. Genç, Birinci Söz’ü okumaya başladı yer yer de kelimelerin mânâlarını söylüyordu.

Birinci Söz’ün hemen hemen yarısına gelmişti ki, birden kitap okumayı keserek:

“Amca, Erzurum’da bir Kırkıncı Hoca var. Onu tanıyor musun?” diye sordu.

Ben de kendisine cevaben: “İyi tanırım.” dedim.

“O, büyük bir hata yaparak bu yazının (Osmanlıca)’nın Erzurum’a girmesine engel oldu.” dedi.

“Siz onu yanlış tanımışsınız. Kendisi medrese hocasıdır, Arapça ders okutur.” dedim.

Sonra ona sordum: “Osmanlıca yazı yazmanın dinî hükmü nedir? Farz mıdır, vâcip midir? “Farzdır.” diye cevap verdi. Bunun üzerine:

“Sizin ne anne babanız ne de birçok insan bu yazıyı bilmeden ölüp gitti. Şimdi bunlar böyle bir farzı işlemedikleri için azap mı çekecekler? Bir insan nasıl böyle bir iddiada bulunabilir?” diye sorunca, gençler sözüme cevap vermek yerine bana hücum etmek üzere ayağa kalktılar. Tam bu sırada Vahdet Bey yetişti ve onların hücumundan beni kurtardı.

Gelinen Son Nokta

Yazıcılar cemaati, kendilerinin çok dar bir daireye sıkışmalarını netice veren mâzideki mutaassıp tavırlarını bugün büyük çapta bırakmış görünüyorlar. Yazmaya devam etmekle daha çok Hüsrev Ağabey’in hattıyla yazılan Kur’ân-ı Kerim’i basmak ve yaymakla meşguldürler. Son olarak yeni harflerle bir Kur’ân meali neşrettiler. Bu mealde Risale-i Nur’dan bazı pasajlar da koydular. Bu hâl, eski anlayışlarını tamamen mâzide bıraktıklarının bir göstergesi olarak değerlendirilebilir.

 Bu vesileyle sıkça sorulan bir suale cevap vermek istiyorum:

Sual: Üstad’ımız bir mektubunda şöyle buyuruyor “Âhiret kardeşlerime mühim bir ihtar. Risale-i Nur’a intisab eden zâtın en ehemmiyetli vazifesi, onu yazmak veya yazdırmaktır ve intişarına yardım etmektir. Onu yazan veya yazdıran, Risale-i Nur talebesi unvanını alır. Ve o unvan altında, her yirmi dört saatte benim lisanımla belki yüz defa, bazan daha ziyâde hayırlı dualarımda ve mânevî kazançlarımda hissedar olmakla beraber; benim gibi dua eden kıymettar binler kardeşlerin ve Risale-i Nur talebelerinin dualarına ve kazançlarına dahi hissedar olur.”[1]

Bu mektupta ifade edildiği gibi, sadece eserleri yazanlar mı Risale-i Nur talebesi unvanını alır? Eserleri hiç yazmamış olanlar ve sadece okuyanlar talebe değil mi?

el-Cevap:

Öncelikle bu mektubu; yazıldığı zaman, mekân ve şartlar çerçevesinde tetkik ve tahlil etmek gerekir. Üstad’ımız bu mektubu yaklaşık yetmiş yıl önce kaleme almış. O dönemin şartları araştırılmadan yapılacak yorumlar eksik ve tarihî gerçeklerden uzak kalır.

Üstad Bediüzzaman Hazretleri 1936 yılında Eskişehir Hapishânesi’nden tahliye edilir edilmez Kastamonu’ya sürgün edilmiş ve Kastamonu Çarşı Karakolu’nun merdiveni altında üç ay misafir olarak tutulmuş, daha sonra da o karakolun tam karşısında bulunan bir evde kalmasına müsaade edilmiş ve Kastamonu’da tam yedi yıl ikamet ettirilmiş.

O günün şatlarında bugünkü mânâda bir araya gelip sohbet etmek mümkün değil. Üstad’ı ziyaret etmek ve O’nunla temas kurmak isteyenlere çeşitli ezâ ve cefâlar yapılmakta; baskınlar, aramalar ve tarassutlar aralıksız devam etmekteydi. Telif edilen eserleri matbaalarda basıp dağıtmak da mümkün değildi. İşte o sıkıntılı dönemlerde Nur talebeleri ellerine kalem almış, Risaleleri el yazısıyla gece gündüz yazıp çoğaltmışlar. O dönemde kalem ile yazılan nüshalar bütün Anadolu’ya meşakkat ve sıkıntılar içinde ulaştırılmış.

İşte Üstad’ımız bu mektubu da, öyle bir zamanda, öyle bir makamda kaleme almış ve risaleleri yazanları şevk ve gayrete getirmiştir. Sav’da bin kişi kalemle eserleri yazıp çoğaltmıştır. Osman Yüksel Serdengeçti’nin ifadesiyle: “Yıllardır mukaddesatları çiğnenmiş vatan çocukları, mahvedilen nesiller, îmana susayanlar; onun yoluna, onun nûruna koştular. Üstad’ın Nur risaleleri elden ele, dilden dile, ilden ile ulaştı, dolaştı. Genç – ihtiyar, câhil – münevver, sekizinden seksenine kadar herkes ondan bir şey aldı, onun nûruyla nurlandı. Her talebe, bir makine, bir matbaa oldu. Îman, tekniğe meydan okudu. Nur risaleleri binlerce defa yazıldı, teksir edildi.”[2]

Artık günümüzde risaleler Türkçe, Arapça, Osmanlıca olarak basılmış, kırktan fazla dile çevrilmiş ve her tarafta serbestçe okunmaktadır. Eskiden kalem ile aylarca ve yıllarca yazılan nüshalar, şimdi matbaalarda birkaç günde, hatta birkaç saatte basılıp çoğaltılmaktadır. Günümüzde milyonlarca insan bu eserleri okuyor, birçoğu da hayatını bu Kur’ân hizmetine vakfetmiş. Bunların hiçbirisinin elinde kalem yoktur, kimse risaleleri yazmıyor, bu ulvî hakikatlerin neşrine çalışıyorlar. Bunu bırakıp yazı ile meşgul olurlarsa, o zaman bu hakikatler herkesin eline ulaşmaz. Ancak şahsî olarak yazanlar yazabilirler, onların hizmetlerini de takdir ederiz. Şimdi bu eserleri yazmayıp sadece okuyanlara ne diyeceğiz? Bunlar Nur talebesi değil mi diyeceğiz? Eline kalem almayanları Risale-i Nur dairesinin ve şahs-ı mânevînin dışında mı göreceğiz?

Üstad’ımız eserleri okuyanların talebe-i ulûm şerefine mazhar olacaklarını şöyle ifade etmektedir: “Bunun gibi teselliye dair evvelce yazılan küçük mektuplar ara-sıra okunsa ve Meyve’nin, hususan âhirleri beraber mütalâa edilse ve hâtıra gelen Risale-i Nur’un meseleleri müzakere olsa, inşâallah talebe-i ulûmun şerefini kazandırır.”[3]

Evet, îman hakikatleri ile ilgili bir kısım meselelerin birlikte mütâlaa ve müzakere edilmesinin “talebe-i ulûm” şerefini kazandırabileceğine dikkat çeken Üstad’ımız, yine Şuâlar Mecmuası’nda nur talebelerinin “ders müzakeresinde birer zeki muhatap”[4] olmalarını tavsiye ediyor.

Bu felâket ve helaket asrı çok sancılı, fitne ve fesat çok yaygın. Tahribat çok dehşetli, yıkım ise çok kolay. Bunun için îman ve Kur’ân hakikatlerini hikmetle, yumuşak lisanla ve mantık ile anlatmak ve onları gönüllere nakşetmek gerekir.

Bunun için de bu eserleri mütâlaa, müzakere, tetkik, tahlil ve tetebbuat ile çok ciddi bir şekilde okumak lazımdır.

Üstad’ımız Risale-i Nur okumanın ne kadar ehemmiyetli olduğunu şöyle ifade eder:

“Her bir adam eğer hânesinde dört-beş çoluk çocuğu bulunsa, kendi hânesini bir küçük Medrese-i Nûriye’ye çevirsin. Eğer yoksa, yalnız ise, çok alâkadar komşularından üç-dört zât birleşsin ve bu heyet bulundukları hâneyi küçük bir Medrese-i Nûriye ittihaz etsin. Hiç olmazsa işleri ve vazifeleri olmadığı vakitlerde, beş-on dakika dahi olsa Risale-i Nur’u okumak veya dinlemek veya yazmak cihetiyle bir miktar meşgul olsalar, hakikî talebe-i ulûmun sevaplarına ve şereflerine mazhar oldukları gibi, İhlâs Risalesi’nde yazılan beş nevi ibâdete de mazhar olurlar. Hakikî ilim talebeleri gibi, onların maişetlerini temin hususundaki âdi muameleleri de bir nevi ibâdet hükmüne geçebilir diye kalbe ihtar edildi. Ben de kardeşlerime beyan ediyorum.”[5]


[1]       Nursî, Kastamonu Lâhikası, RNK Neşriyat, İstanbul 2020, s. 30.

[2]       Nursî, Tarihçe-i Hayatı, s. 619.

[3]       Nursî, Şuâlar, s. 318.

[4]       Nursî, a.g.e., s. 309.

[5]       Nursî, Emirdağ Lâhikası, II/109.

    Bu konuda geri bildirim bırakın

    • Değerlendirme
    X