Yunus ve Anadolu
Yunus, Anadolu rûhunun tarz-ı tezâhürüdür.[1] Evet, Yunus denilince Anadolu, Anadolu denilince Yunus akla gelir. Çünkü biri inci, diğeri sedefidir. Biri meyvesi, diğeri bağıdır. Biri bülbül, diğeri gülistandır. Zira semereler ağaçları, ağaçlar da bağ ve bahçelerin latif manzaralarını tahayyül[2] ettirir. Bülbüllerin şirin terennümleri elbette gül bahçelerini tahattur[3] ettirecektir.
Anadolu denilen bu gülistanın nice bülbüllerinden birisidir Yunus… Evet, Anadolu Yunuslarla doludur. Tarihin yapraklarını çevirdiğinizde, Anadolu’nun yetiştirdiği, âlemin gıpta ve hayranlıkla takdir ettiği nice mürşidleri, mânevîyat mimar ve rehberlerini seyr ve temâşâ edersiniz.
Anadolu doludur. Hem de baştan başa mâbetler ile, dergâh ve medreseler ile, evliyâ ve asfiyâlar ile, ulu câmi ve ulu kışlalar ile… Hâsılı, Anadolu, İslâm medeniyetinin bir Medine-i münevveresidir. O, bir dârü’l hikmettir,[4] bir dârü’l irfan[5] ve bir dârü’l fünundur.[6] Nazar-ı ibretle[7] mâzîye bakılınca, Anadolu’da gûnagûn[8] İslâm medeniyetinin incelikleri, engin ve zengin güzellikleri görülebilir. Cihan, Anadolu’nun âfâkından intişar[9] ve tecellî eden mârifet ziyâsıyla aydınlandı denilse sezâdır.[10]
Anadolu feyz ve mârifet envâının intişarına[11] cidden bir mekteb-i irfan[12] idi. Bu mektepten yetişen nice kâmil insanları cihana hediye etti, yadigâr bıraktı. Anadolu bir terbiyegâh[13] idi; edep ve hikmetin tâlimgâhıydı.[14] Sefâlet ve cehâlet, nifak ve şikakın[15] tehâcümüne[16] dört bir tarafından kapalıydı. O, yalnız ve yalnız iffet, şefkat, merhamet, hamiyet ve fedakârlık gibi mukaddes mefhumların[17] cevelangâhıydı.[18]
Anadolu insanları ancak böyle âli ve güzel meziyetlerden, hasletlerden zevk ve lezzet alırlardı. Şerefle oturur izzetle kalkarlardı. Gönülleri müferrah,[19] vicdanları mesrur[20] idi. Çünkü Anadolu insanında hassas bir ruh ve ulvî bir şuur teşekkül etmişti. Onlar akılları ile düşünür, vicdanları ile tartar, hayalleri ile dokurlardı. Efkârlarını ulûm-u âliye[21] ile tenvir,[22] ahlâklarını tasavvuf ile tezhib[23] ederlerdi. Lütfun da hoş kahrın da hoş diyerek, nimetlere karşı şükür ile ihtiram[24] ederlerdi. Müddet-i hayatları[25] müstemirren[26] böyle şevkli idi. Hâsılı, âlem her şeyi ile onlara nûranî görünürdü.
Acaba Anadolu insanına bu ulvî seviye ve meziyetleri bahşeden sır ne idi?
Evet, Anadolu’da yaşayan ecdadımız, her türlü tekâmül[27] ve terakkîye müsait olan İslâmiyet’i hakkıyla tetkik[28] ve tahkik[29] etmişler, kışırda[30] kalmayıp mağz[31] ve lübbü[32] massetmişlerdir.[33] O din-i celîli[34] ferdî ve içtimâî hayatlarının her şubesine noktası noktasına tatbik etmişler, hakkıyla yaşamışlardır. Bu yüce dinin bahşettiği dünya ve âhiret saadetinden istifade etmişlerdir. Her iki âlemin saadet ve selameti için mukaddes dinimizi esas alan ecdadımız, ibâdetin zevkine ererek, Anadolu’nun her köşe ve bucağında ulu kubbeli mâbetler inşâ ettirmişlerdir. Bu mâbetlerin bir yanına, dârü’l fünun mahiyetinde medreseler, diğer yanına ise insanları mârifetullaha îsal[35] eden mürşitleri yetiştirecek dergâhları tesis etmişlerdir. Taa ki, bu medreseler ve dergâhlar, el ele, gönül gönüle vererek İslâmiyet’in bayrağını Anadolu’nun sinesinde ilelebed pâyidar etsinler.
Evet, bu medreseler, bu dergâhlar milletin irfan ve tenvirinde, memleketin imar ve ıslahında pek büyük hizmetler görmüşlerdir. İşte tarihimize şeref bahşeden o âriflerin ve mütefekkirlerin her birisi, bu nurlu hücrelerin semeresidirler. Tarihin sahifelerinde ebedî bir iftihar ile pâyidar olan şanlı devrelerimize ait mefâhirlerimizin[36] birçoğu, buralarda yetişen faziletli ve namdar[37] dimağların âsâr-ı feyzidirler.[38] Anadolu insanının necâbet-i ahlâkiyesi[39] ve hassasiyet-i nâhiyesinin[40] tekâmülünde bu müesseselerin pek büyük hizmetleri olmuştur. Fertlerin irşadına, cemiyetin âhengine ve nizâmına büyük gayret gösteren bu müesseselerden melek gibi melikler, âdil hâkimler, bahadır kumandanlar, basiretli âlimler, âmil mürşidler, celâdetli hatipler ve ince ruhlu şâirler, edipler yetişmiştir. Evet, Anadolu insanı; Hakka riayet,[41] fazilete muhabbet, rezâlete adâvet, sefâlete husûmet gibi âli hasletler ve yüksek seciyeleri[42] bu feyyaz[43] rehberler sayesinde kazanmıştır. Bu mânevîyat üstadları, vatanın her köşesinde milletimize âdab-ı diniye ve millîyeti, âdab-ı içtimâîye ve ferdiyeyi tâlim ediyorlar.
Yirmi yaşlarındaki bir gence o rûh-u cevvali, o harika metâneti[44] nefhederek O’nu çağ açıp çağ kapayan Fatih seviyesine çıkaran bu mânevîyat sultanlarıdır.
Nâfiz[45] bir nazar ile mümtaz olan Yavuz’a İttihâd-ı İslâm[46] rûhunu aşılayan bu rehberler değil midir?
Millet ve memleketini düşünen, hamiyetli ve âlicenap[47] her bir insanın da, Fatih ve Yavuz’un yaptığı gibi o mânevîyat mimarlarının tavsiyelerini nazar-ı itibara almaları icab eder. Bu milleti mûtedil[48] bir mıntıka ve dengeli bir sahaya çekmek için onları dinlemek, onlardan ders almak zaruridir. Aksi takdirde şuradan buradan esen kasırgalarla şaşkına dönüp yönümüzü kaybetmemiz ihtimali vardır. Acaba Yunus ve Mevlânâ gibi mürşidlerin sadece namlarını, hallerini tahayyül[49] ve tahatturla[50] telezzüz[51] ve iftihar etmek kâfi midir? Doğrusu böyle bir mertebe-i bâlâya[52] mâlik necip[53] ecdadı, ef’âl[54] ve ahvalde[55] de örnek almak, onlar gibi düşünmek, onlar gibi yaşamak icap eder. Evet, güneş kadar parlak ve o nisbette ulvî bir zekâya, ilme, irfana ve hamiyete mâlik olan bu zâtların izinden nasıl gidilmez!
Bu yüzlerce güneşlerden birisi de:
Bir zaman dünyaya bir adam gelmiş;
Toprakta devrilmiş göğe çömelmiş…
Bizim Yunus, Bizim Yunus.
Bir zaman dünyaya bir adam gelmiş,
Sayıları silmiş BİR’e yönelmiş…
Bizim Yunus, Bizim Yunus[56]
olan bizim Yunus’tur.
Bizim Yunus, ezel[57] dağlarından coşup gelen aşkın şarabından kana kana içti ve o şarabın muhabbetiyle mest oldu. Bir neş’e-i İlâhî, bir cezbe-i Rahmânî ile müstağrak[58] oldu. Kendisine Rabbânî aşk ve şevk veren bütün heyecanları aklen, fikren, hissen ve rûhen yaşadı ve şiirine koydu:
Haber eylen âşıklara aşka gönül veren benim
Aşk bahrîsi olubanı denizlere dalan benim
Deniz yüzünden su alıp sunuveririm göklere
Bulutların seyrân edip arşa yakın varan benim.
Yıldırım olup şakıyan gökte melaik dokuyan
Bulutlara hüküm süren yağmur olup yağan benim.
Irmak gibi ben çağlarım geh gülerim, geh ağlarım
Nefsin ciğerin dağlarım kibr ü kini yakan benim.
Yunus bir çınar gibi Anadolu’nun toprağı, ziyâsı ve suyuyla neşv ü nemâ[59] buldu, dal budak saldı ve Anadolu’yu gölgesi altına aldı.
Yunus bir âbiddi. Kur’ân’ın ziyâsıyla tenevvür,[60] feyziyle tefeyyüz[61] etti ve Cenâb-ı Hakk’ın kemâline, cemâline meftun oldu, izzet ve kibriyasına hayran kaldı. O, Allah’ın (c.c) azamet-i Ulûhiyetine karşı hayranlığını ve bu hayretten neş’et eden hararetini tekbirlerle teskin ederdi.
Yunus bir Allah (c.c) dostu idi. O’na (c.c) karşı muhabbetini ubûdiyeti ile tezâhür ettirirdi. Allah’a (c.c) olan bu muhabbetinden dolayı mahlûkatı da severdi. Çiçekleri, menekşeleri, şükûfeleri,[62] bağları, dağları, yıldızları hep bu namla severdi. Zira onlar Cenâb-ı Hakk’ın cemâline âyine idiler. Yoksa mâsivâ[63] denilen mahlûkat, hatta Cennet dahi O’nu mesud edecek bir kuvvette değildi. Her şeyde Esmâ-i İlâhiyenin tecellilerini temâşâ eden Yunus, neşve-i vuslatla[64] vecd içinde idi:
Yunus Emrem kâmil oldu îmanım
Hazreti Hakk’a vâsıl oldu cânım
Lâ mekân şehridir şimdi mekânım
Bekābillâh[65] oldum elhamdülillah…
Yunus bir bülbül idi. Kâinat bağ ve bostanında İlâhi hakikatleri, Rabbânî mârifetleri ömür boyu terennüm etti durdu. O’nun bu nağmeli, edâlı terennümleri, mehbit-i ilham[66] olan kalbinden kaynayıp coşuyor, şiirinden akıyor ve vicdanlara, gönüllere yayılıyordu. Doğrusu Yunus’un rûhunda kaynayıp parlayan ve etrafını aydınlatan İlâhî bir lav vardır. Onun mısraları, terennümleri bu lavın kıvılcımlarıydı:
Bülbül olup dost bağında öte gör,
İyi amellerle yükün tuta gör
Muhammed’in kervanına yete gör
Göçtü kervan kaldık bağlar başında…
Yunus, Nil-i mübârek[67] gibi uğradığı çoraklaşmış gönülleri ihyâ etti, yeşillendirdi, sümbüllendirdi. Ve O’nun bu hâli ilânihâye[68] devam edecektir.
Yunus bazen şelâle hâlinde beyaz ve şeffaf köpükleri serpen, bazen de kayalara çarpan, dibinde temiz ve beyaz çakıllı taşları görünen berrak bir ırmak idi. Bu mukaddes esrar ve mârifet zülâlinin[69] membaının ilhâm-ı Rabbânî olduğu hemen anlaşılırdı.
Yunus’un sanat ve edebiyattaki mahareti, üslubundaki selâseti, dilindeki berraklığı, tefekküründeki engin ve zenginliği, îmanının derinliği, hâsılı dâvâ ve gayesi birçok edip ve mütehassıslarca[70] çok beliğ[71] ve veciz olarak yazılmış, tahkik[72] ve tahlil edilmiştir. Bunların bu hizmetlerini takdir etmemek mümkün değildir. Zira Kur’ân’a, îmana, tarihe ait hizmetler velev bir cümle ile bir makale ile de olsa pek büyük ve şâyân-ı takdir bir mûcib-i şükrandır.[73]
Evet, şanlı ecdadımızın üstün meziyetlerini, ulvî seciyelerini[74] tarihin derinliklerinden, asırların mâverâsından[75] çıkarıp yazmak ve bunları yeni nesile anlatmak elbette büyük bir hizmettir. Bununla beraber bu güzel seciyeler, ferdî ve içtimâî hayatımızın kayyumu[76] olmalı. Fikirleri fikrimiz, gayeleri gayemiz, ruhları rûhumuz, dâvâları dâvâmız, izleri yolumuz olmalı…
Rüzgâra bir koku ver ki, hırkandan;
Geleyim, izine doğru arkandan;
Bırakmam, tutmuşum artık yakandan,
Medet ey dervişim, Yunus’um medet![77]
mısralarını, keşke bir millet olarak, topyekûn terennüm edebilsek!
[1] Tarz-ı tezâhür: Ortaya çıkma şekli.
[2] Tahayyül: Hayal etmek.
[3] Tahattur: Hatırlama.
[4] Dârü’l hikmet: Hikmet yurdu.
[5] Dârü’l irfan: İrfan yurdu.
[6] Dârü’l fünun: Üniversite.
[7] Nazar-ı ibret: İbret gözüyle bakış.
[8] Gûnagûn: Türlü türlü, çeşit çeşit.
[9] İntişar: Yayılma.
[10] Sezâ: Yaraşır, uygun, lâyık, sezâvar.
[11] İntişar: Yayılma.
[12] Mekteb-i irfan: İlim ve irfan okulu, irfan yuvası.
[13] Terbiyegâh: Terbiye yeri.
[14] Tâlimgâh: Öğrenim yeri.
[15] Şikak: Uyuşmazlık, anlaşmazlık, ihtilâf.
[16] Tehâcüm: Bir yere üşüşme, toplanma, hücum etme.
[17] Mefhum: Bir sözün veya kelimenin taşıdığı, ifâde ettiği mânâ, anlam, kavram.
[18] Cevelangâh: Gezip dolaşılan yer.
[19] Müferrah: Ferahlandırma.
[20] Mesrur: Sevinçli, memnun, mutlu.
[21] Ulûm-u âliye: Âlet ilimleri; gramer, sarf, nahiv, sentaks gibi başka ilim ve bilgilerin öğrenilmesine yardımcı olan ilimler.
[22] Tenvir: Işıklandırma, aydınlatma, bilgilendirme.
[23] Tezhib: Yaldız sürme, yaldızlama.
[24] İhtiram: Saygı, hürmet, tâzim.
[25] Müddet-i hayat: Hayat süresi.
[26] Müstemirren: Sürekli, devamlı olarak.
[27] Tekâmül: Olgunlaşma, olgunluk.
[28] Tetkik: İnceleme.
[29] Tahkik: Bir şeyin ne olduğunu, doğru olup olmadığını anlamak için yapılan araştırma, soruşturma.
[30] Kışır: Kabuk.
[31] Mağz: Öz, cevher.
[32] Lüb: Öz, iç.
[33] Massetmek: Emmek.
[34] Din-i celîl: Sonsuz derecede haşmet, yücelik ve azamet sâhibi Allah’ın dini.
[35] Îsal: Ulaştırma, ulaştırılma, eriştirme, eriştirilme.
[36] Mefâhir: Övünülecek, iftihar edilecek şeyler.
[37] Namdar: Namlı, ünlü, meşhur.
[38] Âsâr-ı feyz: Mânevî eserler.
[39] Necâbet-i ahlâkiye: Temiz bir soydan gelme, soyluluk.
[40] Hassasiyet-i nâhiye: Hassas bölge.
[41] Riayet: Uyma, itaat etme.
[42] Seciye: Yaratılış, tabiat, tıynet, karakter, ıra.
[43] Feyyaz: Feyiz verici.
[44] Metânet: Dayanma, sağlam, güçlü ve metin olma, sağlamlık, dayanıklılık.
[45] Nâfiz: İçe işleyen, çok tesir eden, etkili.
[46] İttihâd-ı İslâm: İslâm birliği.
[47] Âlicenap: Yüksek ahlâklı, şerefli.
[48] Mûtedil: Düşünce ve davranışlarında aşırılık bulunmayan, ölçülü, ılımlı, itidalli.
[49] Tahayyül: Daha önce duyu organları ile idrak edilmiş bir şeyi, o şey karşımızda mevcut olmadığı bir an veya mekânda zihinde şekillendirme, hayalde canlandırma.
[50] Tahattur: Hatırlama.
[51] Telezzüz: Zevk alma, hoşlanma, hazzetme.
[52] Mertebe-i bâlâ: Yüksek mertebe.
[53] Necip: Soylu, asil.
[54] Ef’âl: Fiiller, hareketler.
[55] Ahval: Haller.
[56] Necip Fazıl Kısakürek, Çile, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 2015, s. 382.
[57] Ezel: Başlangıcı olmayan geçmiş zaman, başlangıcı tasavvur edilemeyen zaman.
[58] Müstağrak: Sevgi, heyecan vb. bir duyguyla kendinden geçmiş, kendini bilmeyecek derecede coşku içinde olan.
[59] Neşv ü nemâ: Gelişip büyümek.
[60] Tenevvür: Nurlanma, parlama, ışıldama, aydınlanma.
[61] Tefeyyüz: Feyiz bulma, ilerleme, yükselme.
[62] Şükûfe: Çiçek.
[63] Mâsivâ: Allah’ın zâtı dışındaki bütün varlıklar.
[64] Neşve-i vuslat: Kavuşma sevinci.
[65] Bekābillâh: Allah ile var olmak.
[66] Mehbit-i ilham: İlham kaynağı.
[67] Nil-i mübârek: Nil nehri.
[68] İlânihâye: Sonuna kadar, sonsuza kadar.
[69] Zülâl: İçilmesi güzel, tatlı, latif, saf su.
[70] Mütehassıs: Uzman.
[71] Beliğ: Maksadını noksansız ve güzel sözlerle anlatabilen.
[72] Tahkik: Bir şeyin ne olduğunu, doğru olup olmadığını anlamak için yapılan araştırma, soruşturma.
[73] Mûcib-i şükran: Şükür gerektiren.
[74] Seciye: Yaratılış, tabiat, tıynet, karakter, ıra.
[75] Mâverâ: Bir şeyin ötesinde, arkasında, gerisinde bulunan yer, zaman, öte vb.
[76] Kayyum: Ayakta tutan ve varlığı devam ettiren.
[77] Kısakürek, a.g.e., s. 383.

Bu konuda geri bildirim bırakın