Alevilik Nedir?

Hz. Ali’ye Ulûhiyet İsnad Etmek

Hz. Ali’ye Ulûhiyet İsnad Etmek

– Az da olsa, bazı kimselerin Hz. Ali’ye “Ulûhiyet” isnad ettiklerini işitiyoruz. Bu iddiaya ne cevap verirsiniz?

Hemen şunu ifâde edelim ki, Hz. Ali’ye (r.a) ilk defa ulûhiyet isnad eden Yahudi asıllı büyük İslâm düşmanı İbni Sebe ve arkadaşları olmuştur. Daha önce de bahsettiğimiz gibi, İbni Sebe, bizzat Hz. Ali’nin yüzüne karşı, –hâşâ– “Sen Allah’sın” demiş ve Hz. Ali tarafından Medâyin’e sürülmüştü.

Maalesef, aradan 1400 sene gibi uzun bir zaman geçmesine rağmen, –sayıları az da olsa– bazı kimselerin hâlâ İbni Sebe’nin bu sapık fikrini ayakta tutmak için şiirler yazdıklarını, kitaplar yayınladıklarını müşahede ediyoruz. Bu bâtıl düşünceler, gizli telkinlerle yaşatılmaya çalışılıyor. Söz konusu iddianın hakikatten ne kadar uzak bir hurâfe, ne kadar sapık bir düşünce olduğu, Alevî-Sünni bütün Müslümanlarca malûmdur. Zira açık bir gerçektir ki, İslâm tevhid dinidir; şirkin her nev’ini reddeder. Hakiki Ma’bûd’un ancak Allah olduğunu; ne insanların kendi elleriyle yaptıkları putlara, ne güneşe, ne yıldıza, ne ateşe, ne hayvana, ne insana… Kısacası canlı ve cansız hiçbir mahlûka ulûhiyet isnad edilemeyeceğini ilân ve ispat eder. Cenâb-ı Hakk’ın, “Ne zâtında, ne sıfatlarında, ne fiillerinde misli, benzeri, şeriki olmayan bir Zât-ı Vâcibü’l-Vücûd” olduğunu bildirir.

Kur’ân-ı Azîmüşşân, ilk sûre olan Fatiha sûresinden, son sûre olan Nâs sûresine kadar tamamen tevhidi ispat ve şirki reddetmiştir.

Kur’ân-ı Kerîm’in tümünde, Allah’ın birliğini ispat ve şirki reddetmekle beraber, birçok âyet-i kerîmede de, şirkin bütün şubeleriyle bâtıl olduğu açıkça zikredilmiştir. Bu âyetlerden bir kısmını aşağıda takdim ediyoruz:

Cenâb-ı Hak, İhlâs sûresinde şöyle buyurur:

قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌۚ اَللّٰهُ الصَّمَدُۚ لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْۙ وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُواً اَحَدٌ

“De ki; O, Allah’dır, birdir. Allah, Samed (her şey O’na muhtaç, O ise hiçbir şeye muhtaç değil)dir. O, (hiç kimseyi) doğurmadı ve (hiç kimseden) doğmadı. Hiçbir şey O’na denk olmamıştır.” Sûrede geçen “lem yelid ve lem yûled” (O, –hiç kimseyi– doğurmadı ve –hiç kimseden– doğmadı) âyet-i kerîmesi; –kim olursa olsun– doğan ve doğuranların ilâh olamayacağını açık bir şekilde ilân etmekte, şirkin ve küfrün her nev’ini kesip atmaktadır.

O Hâlık-i Külli Şey’in bütün mevcudata nisbeti, hallâkıyettir. Yani, o yegâne yaratıcı, bütün varlıklar ise O’nun yaratmasıyla vücud sahasına çıkmış mahlûklardır.

Mahlûkat, –hâşâ– O’nun zâtından, mahiyet ve hakikatinden kopmuş değillerdir. Yâni, hiçbir mahlûk, O’ndan bir parça olup da, O’nun Ulûhiyetine hissedar olmuş değildir.

Doğma, infisal etme, birbirinden ayrılma, ancak mahlûkatın sıfatlarıdır. İnsan mahlûk olduğu gibi, doğduğu, doğurduğu da mahlûktur. Allah ise, Halik olup, bütün yarattıkları da O’nun mahlûkudur. Cenâb-ı Hak, Mâide sûresinin 17.nci âyetinde de şöyle buyurmaktadır:

لَقَدْ كَفَرَ الَّذٖينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْمَسٖيحُ ابْنُ مَرْيَمَ قُلْ فَمَنْ يَمْلِكُ مِنَ اللّٰهِ شَيْـٔاً اِنْ اَرَادَ اَنْ يُهْلِكَ الْمَسٖيحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَاُمَّهُ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ جَمٖيعاً وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا يَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدٖيرٌ

“And olsun ki, ‘Allah, Meryem’in oğlu Mesih’dir, ’ diyenler şüphesiz kâfir olmuştur. De ki: Eğer Allah, Meryem’in oğlu Mesih’i, anasını ve arzda bulunanların hepsini yok etmek isterse, kim O’ndan bir şey kurtarabilir? Göklerin, yerin ve aralarındaki her şeyin mülkü (hâkimiyeti) Allah’ındır. O, dilediğini yaratır ve her şeye kādirdir.”[1]

Âyet-i kerîmede Allah’ın kullarına ulûhiyet isnad edenlerin şüphesiz kâfir oldukları, hiçbir te’vil ve tereddüde yer bırakmayacak kadar açık olarak ifade edilmiştir.

Âyet-i kerîmede açıkça anlaşıldığı gibi, göklerin, yerin ve aralarındaki her şeyin Halikı ve Mâliki Allah’dır. Gök ve göktekiler, yer ve yerdekiler ancak O’nun irade ve kudretiyle, lütuf ve keremiyle yokluktan varlık sahasına geldikleri gibi; O, dilediği anda bunların hepsini kahretmeye, yok etmeye de muktedirdir. O, kahrı irade buyurduğu takdirde, hiçbir mahlûk bundan ne kendisini, ne de başkalarını kurtarabilir.

Bu âyet-i kerîmeye azıcık dikkat eden bir insan, mahlûkatın ne ferdine, nev’ine, ne de cinsine elbette ulûhiyet isnad edemez. Allahu Azîmüşşân gökleri ve yeri yaratırken kendilerine ulûhiyet isnad edilen o mahlûklar henüz vücud sahasına çıkmamışlardı. Sonradan yaratılan, Allah’ın lütfuyla tavırdan tavıra giren, uyuyup uyanma, yiyip içme gibi nice ihtiyaçlara maruz bulunan bu âciz mahlûkların, kâinatın yaratılmasında, arz ve semânın tanziminde, bitkiler ve hayvanların icadında elbette bir te’sirleri yoktur, bir hisseye sâhip değillerdir.

Bu fânî mahlûkata ulûhiyet isnad edilemeyeceğini, zerre kadar şuuru bulunan bir insanın idrâk etmesi icab eder. Zira “mahlûkat ma’bûdiyetten uzaklık noktasında müsavi oldukları gibi, mahlûkiyet nisbetinde de birdirler.”[2] Bu noktada, güneşler ile zerreler, en büyük melekler ile en küçük melekler, peygamberlerle diğer insanlar eşittirler. Yâni, Cenâb-ı Hakk’a güneşi, putu, hayvanı, nehri şerik koşmakla, bir peygamberi veya bir başka insanı şerik koşmak arasında hiçbir fark yoktur.

Evet, bütün kemâl sıfatlarla muttasıf, kudreti nihayetsiz, ilmi muhît, iradesi mutlak olan Cenâb-ı Hakk’ın zâtında şeriki olmadığı gibi, fiil ve icraatında halk ve icadında, tasarruf ve tedbirinde, terbiye ve idaresinde de şeriki yoktur. Her mahlûk, vücuda gelmesinde, hayatının devamında ve bütün hâllerinde her an O’na muhtaçtır.

Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın, yoktan yarattığı, ana rahminde tavırdan tavıra, hâlden hâle geçirerek terbiye ettiği, dünyaya gelişinden sonra da yeme, içme, uyuyup uyanma, gelişip büyüme gibi her türlü ihtiyacını gördüğü nihayetsiz âciz bir kulunu O’na şerik koşmak en büyük bir zulüm ve dalâlettir.

Evet, O’na şerik koşmak vehimdir, hayâldir. Zira hakikatte ve vakide Cenâb-ı Hak şerikten münezzehtir.

Müşriklerin Allah’a şerik tevehhüm ettikleri o mahlûklar, henüz yaratılmadan, şu kâinat kimin kudret ve iradesi, kimin ilim ve hikmetiyle tedbir ve idare olunuyordu ise, bugün de yine o zâtın hâkimiyeti ve tasarrufu altındadır. Bu noktada, o mevhum şeriklerin varlıklarıyla yoklukları müsavidir.

Acaba, Hz. Îsâ (a.s) Hz. Üzeyr (a.s), Hz. Ali (r.a) veya başka bir kula ulûhiyet isnad edenler, şu âlemde her an tezâhür eden hadsiz tasarrufları ne ile izah edebilirler? Yâni, çekirdeklerden ağaçların icadında, nutfe ve yumurtalardan insanların ve hayvanların yaratılmasında, yağmurların yağmasında, rüzgârların esmesinde, gece ve gündüzün gelip gitmesinde, mevsimlerin değişmesinde, hâsılı zerrelerden yıldızlara, galaksilere kadar cereyan eden hadsiz faaliyetlerde, o mevhum şeriklere bir hisse mi veriyorlar? Yâni, o zâtların –hâşâ– birer ilâh gibi Cenâb-ı Hak’la ortak çalıştıklarını mı vehmediyorlar?

Bu âyetten gereken dersi alan, –ister alevî, ister sünnî olsun– hiçbir Müslüman, göklerin, yerin ve aralarındaki bütün mevcudatın hâlikıyetini, hâkimiyetini Allah’tan başkasına isnad etmekle, Hıristiyanların düştüğü hatânın bir benzerine düşmez.

Cenâb-ı Hak, Tevbe sûresinde de bu âyeti te’yiden şöyle buyurmaktadır:

وَقَالَتِ الْيَهُودُ عُزَيْرٌ ابْنُ اللّٰهِ وَقَالَتِ النَّصَارَى الْمَسٖيحُ ابْنُ اللّٰهِ ذٰلِكَ قَوْلُهُمْ بِاَفْوَاهِهِمْۚ يُضَاهِؤُ۫نَ قَوْلَ الَّذٖينَ كَفَرُوا مِنْ قَبْلُ قَاتَلَهُمُ اللّٰهُۘ اَنّٰى يُؤْفَكُونَ

“Yahudiler ‘Üzeyr (a.s) Allah’ın oğludur’ dediler. Hıristiyanlar da ‘Mesih Allah’ın oğludur’ dediler. Bu, onların ağızlarıyla uydurdukları sözlerdir ki, daha önce küfredenlerin sözlerine benziyor. Allah onları kahretsin. Haktan bâtıla nasıl çevriliyorlar?”[3]

Âyet-i kerîmenin başında, Üzeyr ve Îsâ’ya (a.s) Allah’ın oğlu demenin tamamen uydurma ve hakikatten uzak bir iftira olduğu ifâde edilmektedir. Bu ve benzeri itikadlara itibar edilmez. Âyet-i kerîmenin devamında geçen ‘daha önce küfredenler’den maksat, meleklere Allah’ın kızları diyerek onlara ulûhiyetten hisse verenlerdir. Âyet-i kerîmenin sonunda, gerek Üzeyr (a.s) gerek Îsâ (a.s) ve gerekse melekleri Allah’a şerik koşanların haktan bâtıla çevrildikleri ifâde buyurulmaktadır.

Âyet-i kerîmeden alınacak en büyük bir hisse de şudur: İster Yahudi, ister Hıristiyan olsun, Allah’a oğul isnad eden ehl-i kitabın bu sözleri, O’na şirk koşan putperest, ateşperest ve diğer bütün müşriklerin sözleriyle aynı noktada birleşiyor. Hepsi de Allah’a ortak koşuyorlar; hepsi de Allah’ın lanetine müstehak oluyorlar.

O hâlde, İbni Sebe’nin açmış olduğu dalâlet yolunda giden ve onun sapık fikirlerinin propagandasını yapan kimseler de, bu âyetteki kahra müstahak olurlar. Zira Hz. Üzeyr (a.s) veya Hz. Îsâ’yı (a.s) Allah’a şerik koşmakla Hz. Ali’yi (r.a) şerik koşmak arasında elbette bir fark yoktur.

Nisâ sûresi 116. âyet-i kerîmede de:

اِنَّ اللّٰهَ لَا يَغْفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِهٖ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذٰلِكَ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالاً بَعٖيداً

“Doğrusu Allah kendisine şirk koşulmasını mağfiret etmez. Ondan (şirkten) başkasını ise, dilediği kimseden mağfiret buyurur. Kim de Allah’a şerik koşarsa, hakikatte pek uzak bir dalâlete sapmıştır.”[4] buyurulmaktadır.

Görülüyor ki, Allah’a şirk koşmak, insanı, O’nun rahmet ve mağfiretinden ebediyyen uzaklaştıran bir dalâlet ve tevbe edilmemesi hâlinde, afvı mümkün olmayan azim bir cinayettir. Allah’a karşı bir küfran-ı nimet ve büyük bir iftiradır. Hem şirk, Allah’ın hukukuna tecâvüz olduğundan, Kur’ân’da “en büyük bir zulüm” olarak tarif edilmiştir.

Her günah, insan rûhunu derecesine göre lekedar eder. En büyük günah olan şirk ise, insan rûhunu o derece kirletir ve onun ulvî mahiyetini o derece tefessüh ettirir ki, artık o ruhta temizliğin hiçbir emaresi kalamaz.

İşte bunun içindir ki, Cenâb-ı Hak, bunlar hakkında:

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنَّمَا الْمُشْرِكُونَ نَجَسٌ

“Ey îman edenler, şüphesiz müşrikler necistir (temiz değildirler)”[5] buyurmuş ve hiç kimse hakkında kullanmadığı “necesün” tâbirini bunlar hakkında kullanmıştır. Gusül etmeyen ve yıkanmayan bu pis insanların Mescid-i Haram’a girmeleri, bu âyet-i kerîme ile yasaklanmıştır.

Cenâb-ı Hak, şirk için “necesün” buyurmakla, bütün insanları şirkten tiksindirerek ikaz ve irşad etmiştir.

Bir başka âyet-i kerîmede de, şirkten kurtuluşun ancak tevhid ile olacağı şöyle beyan edilmiştir:

قُلْ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْا اِلٰى كَلِمَةٍ سَوَٓاءٍ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ اَلَّا نَعْبُدَ اِلَّا اللّٰهَ وَلَا نُشْرِكَ بِهٖ شَيْـٔاً وَلَا يَتَّخِذَ بَعْضُنَا بَعْضاً اَرْبَاباً مِنْ دُونِ اللّٰهِ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُولُوا اشْهَدُوا بِاَنَّا مُسْلِمُونَ

“(Yâ Muhammed) de ki:

‘Ey ehl-i kitap, bizimle sizin aranızda müsavi olan bir kelimeye gelin. Allahu Teâlâ’dan başkasına ibâdet etmeyelim. O’na, hiçbir şeyi ortak koşmayalım. O’ndan başka, bazınız bazısını Rab ittihaz etmesin. Eğer onlar yüz çevirirlerse, deyiniz ki, şâhid olunuz ki, bizler gerçek Müslümanlarız. “[6]

Bu âyet-i kerimeyle, Cenâb-ı Hak, ehl-i kitabı tevhide dâvet ediyor ve “Ey insanlar, ibâdetlerinizi yalnız ve yalnız Hâlik-i Zülcelâl’e hasredin. Ancak, O’nu hakiki Ma’bûd tanıyın. Hz. Îsâ (a.s), Hz. Üzeyr veya herhangi bir insana ulûhiyet isnad etmeyin. (Allah’tan başka) bazınız bazınızı rab ittihaz etmesin” diyor.

Biraz düşünmekle hemen anlaşılır ki, Hz. Îsâ da (a.s) Hz. Üzeyr de (a.s), Hz. Ali de (r.a) ancak kuldurlar. Onlar da bizim gibi ihtiyaçlardan, hastalıklardan, ölümden kendilerini kurtaramazlar.

Bizim gibi onlar da ihtiyaçlarını celb, belâlarını def etmekte Allah’ın rahmet, hıfz ve himâyesine nihayet derecede muhtaçtırlar. Ancak onlar, Allah’ın lütfuyla nübüvvet ve velâyet şerefine ermek cihetiyle, diğer insanlardan üstün kılınmışlardır. Allah’ın makbul ve mahbub kulları olarak, insanlara O’nun varlığını, birliğini, sıfatlarını, fiillerini anlatmışlar ve Allah’a karşı kulluk vazifelerini nasıl îfâ edeceklerini öğretmişlerdir. Nihayetsiz kemâlin ancak Allah’a mahsus olduğunu, her hayrın O’nun elinde bulunduğunu, zâtında olduğu gibi, sıfat ve fiillerinde de dengi olmadığını insanlara anlatmışlardır.

Onlar insanları şirkten men edip, kalblerine tevhidi yerleştirmek için kendilerinin birer sebeb, birer vesile olduklarını ve bu gaye için Allah tarafından vazifelendirildiklerini onlara –hakkıyla– bildirmişler ve onların bütün ibâdetlerini, şükürlerini, senâlarını hep Allah’a tevcih etmeye çalışmışlardır.

Cenâb-ı Hak, bu zâtları mezkûr maksatlar için vazifelendirdiği hâlde, bazı kimselerin onlara ulûhiyet isnâd etmeleri onların gönderiliş gayelerine bütün bütün zıttır ve en büyük bir cehâlettir.

Yukarıda takdim ettiğimiz âyet-i kerîmelerden de açıkça anlaşıldığı gibi, Kur’ân-ı Kerîm, şirki bütün nev’ileriyle reddetmiş, –peygamber dahi olsa– hiçbir mahlûka ulûhiyet izafe edilemeyeceğini, edenlerin küfür ve dalâlete düşeceklerini açıkça beyan etmiştir.

Evet, Kur’ân’a inanan insanlar Cenâb-ı Hakk’ı bütün âlemlerin Rabbi olarak bilirler. Âhiret gününün yegâne Mâliki’nin O olduğunu şeksiz ve şüphesiz kabul ederler. Yalnız O’na ibâdet edip, O’ndan yardım dilerler. Bütün fiillerinde, sözlerinde, hâllerinde Kur’ân’ın gösterdiği Sırat-ı Müstakîm üzere olurlar. Allahu Teâlâ’nın “Her şeyin dizgini elinde, her şeyin hazinesi yanında, her şeyin yanında nâzır, her mekânda hazır, mekândan münezzeh, muallâ bir Kadir-i Zülcelâl, bir Hakîm-i Zülkemâl”[7] olduğuna itikad ederler. Bütün hayırları O’ndan bilirler. Güneşi, yağmuru, baharı… rızık için, rızkı da hayatın devamı için birer sebeb olarak kabul ettikleri gibi; peygamberleri, mürşidleri, âlimleri de hidâyete ve ilâhî feyze birer vesile olarak bilirler. Her türlü şirkten âzâde, bütün hurâfelerden müberrâ, akıl ve hikmete muvâfık olan İslâmî hakikatler etrafında toplanırlar.

Allah’a, maddeden münezzeh, zaman ve mekânla kayıtlı olmayan, ezelî ve ebedî bir Zât-ı Akdes olarak îman ederler. Onlar, sonradan yaratılan, madde ile kayıtlı, mekâna bağlı, yiyip içmeye muhtaç ve ölümü tatmaya mahkûm olan bir insana –Peygamber dahi olsa– ulûhiyet isnad etmezler.

Bu bakımdan bazılarının İbni Sebe’nin maksatlı telkinlerine kapılarak Hz. Ali’ye (r.a) ulûhiyet isnad etmeleri; Kur’ân’ın hükümlerine zıd, hakikatsiz bir hayal ve vehimden ibarettir. Bozulmamış hiçbir akıl böyle bir hurâfe ve sapıklığı kabul etmez.

Hz. Ali’ye (r.a) ulûhiyet isnad eden bu sapkınlar, her şeyden önce Cenâb-ı Hakk’ın kudsî mahiyetiyle, mahlûkat mahiyetini birbirinden ayırd edememe gafletine düşmektedirler. Hâlbuki Hâlık’ın hakikati başka, mahlûkatın mahiyeti başkadır. Hiçbir eserin, ustasına benzemediği bilinen bir gerçektir. Meselâ, bir saat ne zâtı, ne mahiyeti, ne sıfat ve fiilleri itibariyle ustasına benzemez. Bunların her ikisi de mahlûk cinsinden oldukları hâlde, aralarında büyük bir mahiyet farklılığı vardır. O hâlde, bütün varlıkların Hâlık’ı olan Cenâb-ı Hakk’ın kudsî mahiyeti, nasıl olur da O’nun yarattığı bir insanın mahiyetiyle iltibas edilebilir?

Evet, Hz. Ali (r.a) her şeyden önce bir insandı, bir mahlûktu. “Bir şey sâbit olsa, levazımatıyla sâbit olur” kaidesine göre, Hz. Ali’ye ulûhiyet isnad edildiğinde, sonsuz muhaller ortaya çıkar. Bunlardan birkaçına işaret edelim:

Allah’ın vücûdu vâcibdir. Yâni, varlığı Zâtındandır; olmaması muhaldir. Hz. Ali’nin (r.a) varlığı ise, mümkindir, yani varlığı zâtından değildir; bir başlangıcı ve bir sonu vardır.

Cenâb-ı Hakk’ın bütün sıfatları sonsuz ve mutlaktır. Hz. Ali (r.a) ise, –bir insan olarak– her şeyi ile mahlûk, âciz, muhtaç bir varlıktır. İhlâs sûresinde beyan olunduğu gibi, Allah Samed’dir. Yani, her şey O’na muhtaçtır; O ise, hiçbir şeye muhtaç değildir. Her varlığın, her ihtiyacını bizzat görür. Hz. Ali (r.a) ise, –ana rahmine düşüşünden vefat edinceye kadar– hep ihtiyaç dâiresinde yaşamıştır. Yemiş, içmiş, uyumuş, elem ve ızdıraplar çekmiştir ve hakeza… Bütün bunlar mahlûk sıfatlarıdır.

Yine İhlâs sûresinde Cenâb-ı Hak için:

لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْۙ

buyurulur. Yâni, “O, kimseden doğmadı ve kimseyi de doğurmadı.” Hz. Ali (r.a) ise hem başkasından doğmuştur, hem de kendi evlâtları vardır.

Hem Allah Kayyûm’dur. Yani, Zâtında kâimdir. Bütün mevcudat ise, O’nun kudretiyle, ilmiyle ayakta durmaktadır. Hz. Ali de O’nun ihsanıyla hayatını devam ettirmiştir.

Evet, bütün mevcudat, Allah ile kâimdir. Bu, Hz. Ali (r.a) yaratılmadan evvel de böyleydi, hâlen de böyledir.

Allah, “Ma’bûdün bilhak”tır. Yani, ibâdete lâyık ve müstehak ancak O’dur. Hz. Ali ise, ancak bir kuldur. On yaşından tâ vefatına kadar, aşk ve şevk ile Allah’a ibâdet etmiş, namazını kılmış, orucunu tutmuştur.

Allah, zâtında mutlak kadir, mutlak ganidir. Hz. Ali ise, mekânda ve zamanın içinde yaşamıştır.

Allah maddeden mücerreddir. O ise, maddî bir varlıktır.

Bir şahsın hem ilâh, hem insan olamayacağı az bir düşünceyle anlaşılır. Çünkü insan her cihetle mahdut olan bir mahlûktur. Onun iktidarı, aklı, hissiyatı, cismaniyeti, ilmi sınırlı, ihtiyacı ise nihayetsizdir. Hz. Ali (r.a) bir insan olduğuna göre, O’nun da her cihetle sınırlı olması gerekir. Eğer Hz. Ali’nin (r.a) iktidarı, aklı, hayatı, cismaniyeti, hissiyatı, ilmi hudutsuz olup, hiçbir şeye muhtaç olmasa, o zaman insan olmaması lâzım gelir. Hâlbuki Hz. Ali mahlûktur, mahduttur, insandır ve hadsiz ihtiyaç sâhibi bir kuldur.

Allahu Teâlâ Hazretleri ise, yerin ve göğün hem Hâlık’ı, hem Ma’bûd’u, hem Hafîz’i, hem idarecisidir. Kudreti gayr-i mahdut, ilmi gayr-i mütenahî, sıfatları muhîttir. O’nun mebde’ ve müntehası yoktur. Ezelî ve ebedîdir.

Müslüman olduğunu iddia eden İbni Sebe, elbet bütün bu hakikatleri biliyordu. Fakat o, bir maksadın peşindeydi. Bu hakikatleri bile bile İran’ın mecusîlikten yeni dönmüş ve İslâm’ı henüz lâyıkıyla anlayamamış insanlarına Hz. Ali’nin ulûhiyetini telkin etti. İbni Sebe’ye aldananlar, şu kadarcık bir muhakemeyi bile yapamadılar ki, eğer Hz. Ali (r.a) ilâh idiyse, bütün ömrü boyunca niçin ve kime îman ve ibâdet etmişti? Kimin için namaz kılmış ve kimin huzurunda secdeye kapanmıştı? Bu hurafeye göre, Hz. Ali’nin –hâşâ– hem ma’bûd, hem âbid; hem Halik, hem mahlûk olması lâzım gelmiyor muydu?

Son olarak şunu da ifâde edelim ki; Hz. Ali’ye ulûhiyet isnad edenler, onun kendi sözlerinden bile haberdar değillerdir. Bunlar, hiç olmazsa, O’nun hutbelerini ihtiva eden “Nehcü’l-Belâğa” isimli eserini okumuş olsalardı, böyle bir cür’ette bulunmazlardı.

O, bütün sohbetlerinde, nasihatlerinde, hutbelerinde, hep Cenâb-ı Hakk’ı tazim, tenzih etmiş ve insanları O’na ibâdete teşvik etmiştir.

Bir defasında, kendisine tevhidden sual sorulduğunda şöyle cevap vermiştir:

“Tevhid, Allah’ı kalbine gelen, tahayyül, tasavvur ve tevehhüm ettiğin bütün ahvâlin mâverasında bilmektir.”

Yine, bu mânâyı te’yiden şöyle buyurmuştur: “Allah, fehimlerde tasavvur, zihinlerde tahayyül olunan her şeyin mâverasıdır.” Yani, insanın kalbi, zihni, aklı, hayâli, hep mahlûk olduğundan, onlara gelen her şey de mahlûktur. Allah ise, zâtında, sıfatlarında, fiillerinde mahlûkata benzemez. Akla, zihne, hayâle gelen her şey de mahlûktur. Allah ise zâtında, sıfatlarında, fiillerinde mahlûkata benzemez. Akla, zihne, hayâle gelen her şey mahlûk olduğuna göre, onlara ulûhiyet isnad etmek apaçık şirktir. Hz. Ali Efendimizin en sevmediği şey şirk olduğu hâlde, kendisine ulûhiyet isnad edilmesinden o pak rûhunun ne kadar müteessir olacağı düşünülsün.


[1]      Mâide Sûresi, 5/17.

[2]      Nursî, Lem’alar, s. 132.

[3]      Tevbe sûresi, 11/30.

[4]      Nisâ Sûresi, 4/116.

[5]      Tevbe Sûresi, 9/28.

[6]      Âl-i İmran, 3/64.

[7]      Nursî, Sözler, s. 343.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X