Üçüncü Sual: “Cenâb-ı Hakk’ın İnsanların İbâdetlerine Ne İhtiyacı Var?”
El-cevap: Önceki suale verilen cevaplarda Allahu Azîmüşşân’ın hiçbir şeye muhtaç olmayan bir Ganiyy-i Mutlak olduğu tafsilatıyla izah edilmiştir. Bu cevaplar dikkatle mütâlaa edilirse, Cenâb-ı Hak hakkında böyle bir sual sorulamayacağı açıkça anlaşılır. Bununla birlikte, ehemmiyetine binaen bu soru üzerinde müstakilen duracağız:
Evet, Cenâb-ı Hak Ganiyy-i Mutlak’tır. Her şeyden müstağnidir. Hiçbir şeye muhtaç değildir. Bilâkis her mahlûk, hususan hayat sâhipleri ve bilhassa insanlar O’na nihayetsiz derecede muhtaçtırlar; her an O’nun dergâhına karşı nihayet zillet ile el açmaktadırlar. Umum mahlûkat istidat, ihtiyaç ve ıztırar dilleri ile maksatlarını, matluplarını O’na arz etmekte, O’ndan medet beklemektedirler.[1]
İnsanları yoktan yaratan, onları terbiye ederek kemâle erdiren, semâvat ve arzı, nebatat ve hayvanatı onların hizmetlerine koşturan, ihtiyaçlarını gördüren O Ganiyy-i Mutlak’ın insanların ibâdetine muhtaç olmadığı en açık bir hakikattir.
İbadetin mânâsı, Allahu Azîmüşşân’ın lütuf ve ihsanıyla, rahmet ve keremiyle vermiş olduğu hadsiz nimetlere karşı kulun şükür ve hamd ile mukabelede bulunmasıdır. O’nu takdis, tâzim ve tebcil etmesidir. Kulun bu şükran borcunu edâ etmesine Cenâb-ı Allah’ın –hâşâ– muhtaç olduğu nasıl vehmedilebilir?
Hem ibâdet, kulun dergâh-ı İlâhiyye’ye[2] ihtiyaçlarını arz etmesi, O’na dua ile iltica etmesidir. Bu iltica ile insan kalbi ve rûhu her türlü elem ve kederden kurtulup sürur ve rahata kavuşur. Buna ise –hâşâ– Allahu Teâlâ değil, kul muhtaçtır.
Hem ibâdet, insanın iki büyük yarası olan acz ve fakrının Cenâb-ı Hakk’ın nihayetsiz kudretine istinad ve sonsuz rahmetinden istimdat ile tedavisidir. Buna ise, kul muhtaçtır.
Hem ibâdet, insanın şahsî kemâlâtına, rûhunun huzur ve sükûnuna, bedeninin sıhhatine, ulvî hislerinin tatmin ve terakkisine, nefsinin terbiyesine, kalbinin tasfiyesine, ahlâkının tezhibine, aile hayatının âhengine ve içtimâî bünyede emniyetin tesisine, mesailerin tanzimine esastır. Bütün bu faydalar ise ancak insan içindir.
Hem ibâdet, kulun bu fenâ ve fâni, muvakkat[3] ve kederli dünyaya bedel ebedî, sermedî,[4] elemsiz, sürurlu, bâkî bir saadeti kazanmasına vesiledir. Elbette bu saadete –hâşâ– Cenâb-ı Hak değil, insan muhtaçtır.
Evet, Hak Teâlâ kullarının ibâdetlerine elbette muhtaç değildir. İnsanlar günde bir saat Allah’ın huzurunda namaza durmakla yahut O’nun bahşettiği maldan zekât ve sadakalarını vermekle veya Ramazan’da bir ay aç kalmakla O Ganiyy-i Mutlak’a nasıl ve ne gibi bir yardımda bulunmakta ve O’nun –hâşâ– hangi ihtiyacını görmektedirler? O Rabb-i Celil’in kemâl ve cemâline, izzet ve azametine, kudret ve haşmetine –hâşâ– bir ziyâdelik mi getirmektedirler?
Bu kimseler mezkûr suali sorarken, zahmet edip etraflarında bulunan mahlûkata bir nazar etseler, sorularının cevabını alacaklardır.
Beşerin bütün ihtiyaçlarına cevap veren şu kâinat, insana yaptığı bu kadar yardıma karşılık, onun hiçbir şeyine muhtaç değildir. Yani, kâinat insandan değil, insan kâinattan istifade etmektedir… Hakikat bu iken, Hâlık-ı Kâinat hakkında nasıl böyle bir sual sorulabilir?
Evet, bütün kâinatı umum nimetleriyle insana tahsis eden ve hizmetine koşturan O Rabb-i Rahîm’in hadsiz ihsanlarına karşı, âciz ve miskin insan neyiyle mukabele edebilir? Hiçbir şeye muhtaç olmayan O Ganiyy-ül Kerîm’e –hâşâ– ne verebilirler?
Cenâb-ı Hakk’ın âdetullah,[5] sünnetullah denilen kanunları vardır. Bu kanunlara itaat etmenin mükâfatı yahut isyan etmenin cezası insanlara aittir. Mesela bir çiftçinin bağ ve bostanını güzelce terbiye etmesinin faydası, menfaati kendisine ait olduğu gibi, tembellik etmesinin zararı da yine ona aittir.
Cenâb-ı Hak da insanların ebedî hayata mazhar olmaları için birtakım kanunlar, şartlar, emir ve yasaklar koymuştur. Bu emirlere itaat etmenin mükâfatı insana ait olduğu gibi, isyan etmenin cezası da yine ona aittir. Her iki hâlde de Cenâb-ı Hak için –hâşâ– bir menfaat veya zarar tevehhüm edilemez. Evet, Allahu Azîmüşşân’ın emir ve yasakları insanlar için bir lütuftur. İnsanlar bu emirlere uymak ve yasaklardan sakınmakla ebedî saadete mazhar olurlar. Bu saadetin menfaati tamamen insanlara aittir. Mesela, bir padişah raiyetine[6] “Şu tarzda isteyenlere şu kadar ihsanatta bulunacağım” diye bir ilânatta bulunsa, bu lütfa karşı denilebilir mi ki, padişahın bize böyle ihsan etmesinde ne menfaati var?
Hem bir doktor lütuf ve merhametiyle, hastaları ücretsiz tedavi etse, o hastalar diyebilirler mi ki bu doktorun bizi tedavi etmeye ne ihtiyacı var? Elbette diyemezler.
Elhâsıl, Allahu Azîmüşşân Ganiyy-ül Mutlak’tır, hiçbir şeye muhtaç değildir. Bilâkis her mahlûk O’na muhtaçtır. Her şey O’nunla kaim ve daimdir.
İnsanı yokluktan varlık âlemine çıkaran, onu hayata mazhar eden, insaniyet ile şereflendiren, akıl ve idrâk ile ona bütün mahlûkat üstünde bir makam veren ve Cenneti hadsiz nimetleriyle onun için hazırlayan bir Sultan-ı Ezel ve Ebed[7] elbette bu âciz, zelîl ve miskin insanın ibâdetine –hâşâ– muhtaç değildir.
Sualin cevabını bu noktada tamamlarken, şu hususu da özellikle belirtelim ki: Mâbud-u Bilhak[8] olan Allahu Teâlâ Hazretleri –faraza– kullarına ibâdeti teklif etmeseydi, yine kulların O’nun ceberûtiyet[9] ve ulûhiyetine, azamet ve kibriyâsına karşı tâzim ve tebcil ile ve hadsiz mukabelede bulunmaları gerekirdi. Evet, insanı mahlûkatın en eşrefi, en mümtazı ve en itibarlısı olarak yaratan Cemil-i Zülcelâl’in bu lütuf ve ihsanına karşı, hacalet[10] ve mahcubiyetle şükranda bulunması insanın fıtratının lâzımıdır. Hem, sebepler eliyle insana her an hadsiz ihsanlarda bulunan Rezzâk-ı Kerîm’in bu ikram ve in’amına karşı kulun esbab[11] perdesini yırtıp doğrudan doğruya O’na teveccüh etmesi, medih[12] ve minnettarlığını O’na vermesi ve O’nu yegâne mâbud tanıması insaniyetin muktezasıdır.
Hem, Hak Teâlâ’yı hakkıyla bilememenin ve lâyıkıyla ibâdet edememenin ıstırabını duyması ve O’nun dergâh-ı izzetine mütezellilâne[13] sığınması, el açıp yalvarması insanın îmanının ve vicdanının icabıdır.
Hem, insanın “aczini bilip kudret-i İlâhiyye’ye iltica, zaafını görüp kuvvet-i İlâhiyye’ye istinad, fakrını görüp Rahmet-i İlâhiyye’ye itimad, ihtiyacını görüp gına-yı İlâhiyye’den[14] istimdad, kusurunu görüp afv-i İlâhî’ye istiğfar, nakşını görüp kemâl-i İlâhi’ye tesbihhan”[15] olması, yaradılışın gereğidir.
[1] Sa‘dî-i Şîrâzî’nin dediği gibi, “İnsanın her nefes alış verişinde iki nimet vardır; nefes alması, hayatının selâmetini temin eder, vermesi ise vücuduna ferahlık verir. Şu hâlde bir nefeste iki nimet vardır. Ve her nimete bir şükür vâcibtir.” O hâlde, insanın yaptığı bütün ibâdetler sadece nefes alış verişin dahi karşılığı değildir.
[2] Dergâh-ı İlâhiyye: Allah’ın yüce katı.
[3] Muvakkat: Belirli bir zamana mahsus olan, az süren, sürekli ve devamlı olmayan, geçici.
[4] Sermedî: Sonsuz, ölümsüz, ebedî, bâkî.
[5] Âdetullah: Allah’ın tabiatta yürürlükte olan kanun ve prensipleri.
[6] Raiyet: Bir hükümdarın yönetimi altında olan, vergi veren ve devlet tarafından korunan halk.
[7] Sultan-ı Ezel ve Ebed: Başlangıç ve sonu olmaksızın, hüküm ve saltanatı ezelden ebede devam eden Sultan, Allah.
[8] Mâbud-u Bilhak: Hakkıyla ibâdete lâyık olan Allah.
[9] Ceberûtiyet: Daimî olan kudret, büyüklük ve haşmet.
[10] Hacalet: Utangaçlık.
[11] Esbab: Sebepler.
[12] Medih: Övmek.
[13] Mütezellilâne: Kendi kusur ve aczini bilerek.
[14] Gına-yı İlâhiyye: Allah’ın sınırsız zenginliği.
[15] Nursî, Sözler, s. 596.

Bu konuda geri bildirim bırakın