Semâvî Dinlerin[1] En Mükemmeli Kur’ân’dır
Beşeriyet âleminde, dinler tarihinin seyrine dikkatle bakılırsa, edyân-ı semâvîyenin[2] sertâcı[3] olan İslâmiyet’in kemâli anlaşılır. Çünkü İslâmiyet, kendinden önceki bütün dinlerin esaslarını ihtiva eden mükemmel bir enmûzeçtir.[4] Demek ki O, bir tekâmülün[5] neticesidir. Kâinatta her şey tekâmül kanununa dâhil olduğuna göre, elbette semâvî dinler de bundan hâriç kalamazdı. Binaenaleyh Hz. Âdem ile başlayan silsile-i diyânet[6] İslâm dini ile nokta-i kemâline erişmiştir. Artık tekâmül kanunu[7] İslâm dini içerisinde devam edecektir. Zira her kemâlin kaynağı olan Kur’ân, fevkalâde zenginliği ile buna müsaittir.
Kur’ân, bütün gelmiş ve gelecek çağların üstündedir. Çünkü O, ezelî olduğu gibi ebedîdir de… O eskimez, müddeti geçmez, tağyirden,[8] tebdilden[9] mahfuzdur.[10] Evet, Kur’ân’ın ihtiva ettiği düsturlar, her asır için tatbiki kābil[11] hakikatlerdir.
Beşer, bütün dinlerin, doktrinlerin,[12] ahlâk ve sistemlerin hepsini denedi. O devirleri geçirdi, artık bugün hak dine rücû[13] etmenin karar arefesindedir. Kur’ân’ın eşiğine dayanmıştır. Kur’ân’a dönüş, tevhide dönüş beşerin en son kavuştuğu terakkî[14] ve telakkî[15] merhalesidir. Aslında beşer, muharref[16] ve müddetini bitirmiş, dalâlet ve hurâfat[17] ile memlû[18] dinler ile hak dini ayırt edebilmenin rüşdüne erişmiştir. Hatta son asırlarda ilim ve teknik sahasında atılan her adım da insanlığı Kur’ân’a, İslâm’a yaklaştırmıştır.
Hak din, beşerin maddî ve mânevî ihtiyaçlarını birlikte tatmin ve temin etmelidir. Aynı zamanda getirdiği ahkâm[19] beşerin tabiatına, fıtratına uygun olmalıdır. Bunlar ise yalnız ve yalnız Kur’ân’da ve İslâm’da mevcuttur. Bunu, hakikate âşina olan birçok mütefekkir de tasdik etmiştir. “Fıtrat-ı beşeriye ile Kur’ân’ın hakikatleri arasında çok sıkı bir münasebet ve tevâfuk var olduğunu” itiraf etmişlerdir.
Evet, evet hiçbir şey bu mucize-i ekber[20] olan Kur’ân’ın yerini tutamaz. Beşer, aradığı hak ve hakikati Kur’ân’da bulmuş ve bulacak ve bütün rûh-u canıyla[21] sarılmış ve sarılacaktır. Bunun emareleri dünyanın dört bir tarafında heyecanla müşahade edilmektedir. İnsanlık âleminde dinsizlik cereyanı ehemmiyetini bütün bütün kaybetmiştir. Birçok acı tecrübelerden sonra dinsiz yaşamanın imkânsızlığı anlaşılmıştır.
Bütün bunlarla beraber, dünyada Hıristiyanlık ve Yahudilik de devam etmektedir. Fakat üzerinde dikkatle durulması gereken bir hakikat var. O da: Hıristiyanlığın dünyada devamı kendi mahiyetindeki hakkaniyetle[22] değil, kendine mensup devletlerin siyâsî hâkimiyetleri sayesindedir.
Yahudilik ise, birtakım gizli cemiyet ve locaların[23] dessasâne[24] faaliyeti yanında, müntesiplerinin[25] ekonomik varlıkları ile dar bir çevrede ayakta tutulmaya çalışılmaktadır. Şurası bir gerçektir ki, hiçbir vakit maddî, siyâsî, ekonomik kuvvetler Kur’ân hakikatlerine meyyal[26] olan ruhlara devam üzere tahakküm[27] edip duramaz. Hiçbir hakikat, hile ve desise ile ebediyyen mestur[28] kalamaz.
Ehl-i insaf[29] ve erbâb-ı fikir[30] sair semâvî kitap ve dinlerle Kur’ân-ı Hakîm’in mukayesesini yaparsa şu hakikatler ortaya çıkar:
Kur’ân semâvî kitapların en ekmelidir.[31] Diğerlerinden daha câmi, daha zengin ve daha fâik[32] olması hikmetin muktezâsıdır.[33] Çünkü nihâî[34] bir din te’sis etmiştir. Kur’ân bütün beşer âlemine gelmiş en büyük kitap ve en son hitaptır. İncil ve Tevrat belli zaman ve milletlere münhasırdır. Tevrat Hz. Mûsâ’nın, İncil ise Hz. Îsâ’nın ümmetine nâzil[35] olmuştur. Kur’ân ise, mekân ve zaman kayıtlarının üstündedir. Beşerin ezel-ebed ihtiyaçlarını tekeffül[36] etmiştir. Kur’ân diğer bütün semâvî dinler ve kitaplardaki îman esaslarını ihtiva etmekle beraber; amel, ahkâm, muamelât[37] ve ahlâk gibi cihetler itibariyle de diğerleriyle kıyas edilmeyecek kadar zenginliklere sâhiptir.
Tevrat ile Kur’ân-ı Azîmüşşan’ın tesis ettikleri dinlerin mahiyetleri muvâzene[38] edilirse, şu hakikat tezâhür[39] eder:
Yahudilik, yalnız İsrailoğullarına münhasır ırkî, millî ve mahfî[40] bir dindir. Demek ki, cihanşümul[41] bir mahiyeti yoktur. Zira intişar[42] kabiliyetine haiz olmayan her bir şey nâkıstır.[43] Yahudiler, hür düşüncenin hâkim olduğu bu asırda bile gayet vahşi, ilkel, ırkçı bir taassupla dinlerini tamim[44] etmekten sakınırlar. Hatta milletlerinden olmayanlara dinlerini tebliğ etmedikleri gibi, üstelik onlara “köle” nazarıyla bakarlar.
İslâmiyet ise, cihanşümul bir dindir. Peygamberimiz O’nu hiçbir vakit bir millete, bir kavme tahsis etmemiştir. Bilakis, bütün âlem-i insaniyete[45] tebliğ etmiş, cihâna sesini duyurmuştur. Hatem-ül Enbiyâ’nın[46] irtihalinden sonra da Müslümanlar bu din-i mübîn-i Ahmediye’yi, Kur’ân’ın emri üzerine bütün insanlığa ulaştırmayı en büyük şeref ve ulvî bir vazife telakkî[47] etmişlerdir. Tarih boyunca İslâm orduları yalnız i’lâ-yı kelimetullah[48] maksadıyla Acem,[49] Rum ve Frenk[50] ülkelerine doğru seferler düzenlerken, diğer taraftan bugün dahi irşad orduları ilim ve irfan ile gönül iklimlerini tenvir[51] etmektedirler. Bu âl-i himmet zâtların gayeleri, uhuvvet-i insaniye[52] ve İslâmiye’yi her şeyin fevkinde te’sis ile cihanda sulh-u umûmîyi[53] temin etmektir.
Evet, İslâm dini zuhur ettiği andan itibaren, harika bir sûrette kabul görmüştür. Hatta İslâmiyet’in hâkim olmadığı ülkelerde bile âdetlerine mutaassıp[54] birçok kavim kendi din ve âdetlerini bırakıp, pek salâbetli,[55] zevâli[56] mümteni[57] olan İslâm dininin kuvve-i câzibesine[58] tâbi olmuşlardır. Çünkü İslâmiyet en fıtrî, en musaffâ,[59] en mütekâmil[60] bir dîn-i celildir. Bu bakımdan bütün tabiî ve siyâsî engelleri yıkarak gönülleri fethetmiş, medenî bir inkılâb meydana getirmiştir.
Şu da bir gerçektir ki, Tevrat’ın pek çok âyetleri tahrif edilmiş, İlâhi mahiyetini kaybetmiştir. “Arz-ı mev’ud”[61] ideali uğruna zaman içerisinde pek çok tahribe uğramış, asıl safvet[62] ve kudsiyetinden uzaklaşmıştır. Semâvî[63] mahiyetini kaybetmiştir. Hatta Yahudiler, Tevrat’ı kendi arzuları doğrultusunda tağyir[64] etmek maksadıyla onlara muhalefet eden birçok peygamberini dahi şehid etmişlerdir.
Nasrâniyet[65] inceden inceye tahkik[66] ve tetkik[67] edilirse, muharref[68] bir din olduğu anlaşılır. Zira o, hakikatten uzaklaşarak hurafeye müncer[69] olmuştur. Hıristiyanlığın îman esasları sonradan uydurulmuştur. Çünkü vahdâniyet[70] vadisinde i’tina lâzım iken, Hıristiyanlar Hind ve İran’ın teslis akîdesini ihyâ etmişler, onda karar kılmışlardır. Lâhutiyetle[71] nâsûtiyeti[72] karıştırarak dengeyi bozmuşlardır. Hz. Îsâ’yı mâbudluk derecesine çıkarmışlar, Hâlikı mahlûk derecesine indirmişlerdir. Aklı devreden çıkarmışlar, “aklını at, sonra gel” prensibini esas almışlardır.
Kur’ân ise, bütün hakikatlerini akla tespit ettiriyor. Yüzlerce âyetiyle insanları tefekküre, taharrîye[73] sevk ediyor. Binaenaleyh her iki din mukayese edilirse görülür ki, biri muntazam hakikatler manzumesi iken, diğeri heyûlâdır.[74]
Kur’ân, zamanımıza kadar semâvî özelliğini aynen muhafaza etmiştir. Geldiği gibi orijinaldir. Bir harf ve bir kelimesi dahi tebeddül[75] ve tağyire[76] maruz kalmamıştır. O’nun îcazı zırhı olmuştur. İlk yazmalarından bugüne ulaşıncaya kadar bütün nüshaları açıktadır, meydandadır. Cenâb-ı Hakk, O’nun muhafazasını bizâtihi taahhüt etmiştir. Bunun için ebediyete kadar Kur’ân tahrife, tebeddüle uğramayacaktır.
İncil’e gelince; birbirine muhalif birçok nüshalar yazılmıştır. Şu anda bile birbirini nakzeden[77] dört ayrı İncil vardır. Şu hâl gösteriyor ki, İncil aslî sâfiyetini ve semâvî orijinalitesini kaybetmiştir. Hz. Îsâ’nın zamanındaki İncil ile bugünkü İnciller arasında bir münâsebet kalmamıştır.
Alman David Strauss (1808-1874) mevcut İncilleri pek ciddî bir sûrette tetkik[78] ve tahkik[79] ettikten sonra, bunların gerek kendi aralarında ve gerekse babları arasındaki tenâkuzları[80] meydana koyarak şu hükme varmıştır:
“Mevcut İnciller asla semâvî bir mahiyete haiz değillerdir.”
Hıristiyanlar için 19. asra kadar Hz. Îsâ’ya “insan” nazarıyla bakmak günah-ı kebâir[81] idi. Ernest Renan (1823-1892), Hayat-ı Îsâ nâmıyla yazdığı bir eserinde, O’nu “insan” olarak takdim etmesi Fransa’yı yerinden oynatmış, birçok mutaassıp Hıristiyanlar: “Vay! Demek Îsâ İlah değilmiş” diyerek matemlere gark olmuşlardır. Fâni insanları ilahlaştıran esassız hurafeler, güneşlerden parlak, selsebillerden[82] berrak olan bir Kitâb-ı mübîn[83] ile nasıl muvâzene[84] edilebilir?
Evet, mâzîye[85] atf-ı nazar[86] edip, hâli göz önüne alırsak görürüz ki, Hıristiyanlığın tevakkuf[87] ve sükûtuna mukâbil, İslâmiyet terakkî ve suuddadır.[88] Âlem-i Nasrâniyet[89] dehşetli bir tereddî[90] ile an be an gerilerken, âti,[91] İslâmiyet için bir istikbâl hazırlamaktadır.
Şurası göz önünde tutulmalıdır ki, Kur’ân’ın te’sis ettiği İslâmiyet siyâsî hâkimiyetle değil, kendi mahiyetindeki hakkaniyet[92] ve ulviyet[93] sayesinde ilerlemektedir. Çünkü O’nun kemâlâtı ve hakkaniyeti izâfî[94] ve nisbî[95] değil, zâtîdir. Faraza dünyada Kur’ân’ın hiçbir müntesibi[96] bulunmasa da, yine O’nun bu galebesi[97] ve i’tilâsı[98] hadd-i zâtında vâkidir.[99] Çünkü O mukaddestir, mükemmeldir, emsalsizdir, âlidir.
Kur’ân’ın ilmî hakkaniyet cihetiyle sair dinlere ve felsefeye üstünlüğü bi-hakkın tahakkuk[100] etmiştir. Herhangi bir munsif[101] âlim Kur’ân ile sair dinler arasında ilmî bir mukayese yapacak olsa, şüphe yok ki, bu hakikati itirafa mecbur olur. Nitekim Hıristiyanlığı bütün incelikleri ile yakından tahkik[102] ve tetkik[103] ettikten sonra, beşeriyetin rûhî ve mânevî ihtiyaçlarını tatmin eden ancak Kur’ân olduğunu tasdik ve ilan eden yüzlerce hakperest Garb[104] mütefekkiri mevcuttur. Bunlardan sadece iki misal vermekle iktifa edeceğiz: Meselâ, İtalyan müverrih[105] Leone Caetani (1869-1935) bu hakikati şöyle dile getiriyor:
“Bu öyle bir din ki, mükemmel ve merdâne[106] sadeliği ile muzlim[107] sisleri bir sadmede[108] silip götürdü.”
Lord Headley (ö. 1935) ise şöyle diyor:
“İslâmiyet’in sade, fakat nûranî ihtişamını idrak ettikten sonra bulutlu ve karanlıklı bir dehlizden gün ışığına çıkan bir adam gibi oldum.”
Şu hakikati de açıklamadan geçmemelidir: Müslüman âlimlerin neşir ve tebliğ hususunda takip ettikleri metod ile Hıristiyan misyonerlerin takip ettikleri hatt-ı hareket[109] de mukayese edildiğinde aradaki fark, akılları hayrete düşürüyor. Çünkü birinin sözlerinde ruhları teneffüs ettiren hikmet, kavl-i leyyin,[110] nezâhet,[111] muhabbet ve müsamaha hâkimdir. Ötekinin sözlerinde ise adavet, kin, öfke, gadap hisleri kaynamaktadır. Hâlbuki hakka dâvet ikrah[112] ve icbar[113] ile değil, irşad ve ikna iledir. Kur’ân’ın kalp ve gönülleri cezb ve celbeden bu kudsî câzibesi ve ulvî hakkaniyeti karşısında taassupla meşbû[114] misyoner teşkilatının ve sair teşkilatların faaliyetleri akim[115] kalmaya mahkûmdur.
Binaenaleyh galebe-i kâmile[116] er veya geç Kur’ân’a mukadderdir.[117]
[1] Semâvî dinler: Vahye dayanan ve insanlara peygamberler vâsıtasıyla tebliğ edilen dinler; Yahûdilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık.
[2] Edyân-ı semâvîye: Vahiyle gelen semavî dinler.
[3] Sertâc: Baş tâcı.
[4] Enmûzeç: Örnek, numûne, misal.
[5] Tekâmül: Olgunlaşma, olgunluk.
[6] Silsile-i diyânet: Din zinciri.
[7] Tekâmül kanunu: Olgunlaşma, mükelleşme kanunu.
[8] Tağyir: Değiştirme, başka şekle sokma, bozma.
[9] Tebdil: Değiştirme, değiştirilme, başka şekle sokma.
[10] Mahfuz: Dış etkilere, tehlikelere karşı korunmuş.
[11] Kābil: Kabul eden, alan, olabilir, mümkün.
[12] Doktrin: Felsefî, siyâsî, dinî bir sistemi oluşturan dogma ve kavramların bütünü, öğreti.
[13] Rücû: Dönme, geri dönme.
[14] Terakkî: İleri gitme, ilerleme, gelişme.
[15] Telakkî: Kabul etme, alma.
[16] Muharref: Söylenişi, yazılışı veya anlamı değiştirilmiş, gerçek anlamı dışında bir anlam verilmiş, bozulmuş, tahrif edilmiş.
[17] Hurâfat: Boş ve bâtıl inançlar, rivâyet ve efsâneler, hurâfeler.
[18] Memlû: Dolu, doldurulmuş.
[19] Ahkâm: Hükümler, kanunlar, emirler, buyruklar.
[20] Mucize-i ekber: Büyük mucize.
[21] Rûh-u can: Ruh ve can; bütün içtenlik.
[22] Hakkaniyet: Hakka ve adalete uygunluk, doğruluk.
[23] Loca: Masonların toplantı yaptıkları yer ve mason topluluğunun bölümleri.
[24] Dessasâne: Hile yaparak, aldatarak.
[25] Müntesip: İlgisi olan, alâka ve ünsiyet peydâ eden.
[26] Meyyal: İstekli, arzulu, hevesli.
[27] Tahakküm: Baskı yaparak hükmetme, zorbalıkla hüküm sürme.
[28] Mestur: Örtülü, kapalı, gizli, saklı.
[29] Ehl-i insaf: İnsaf sâhibi kimseler.
[30] Erbâb-ı fikir: Fikir sâhibi kimseler.
[31] Ekmel: Çok, noksansız.
[32] Fâik: Daha üstün, seçkin, yüksek, güzîde.
[33] Muktezâ: Bir şeyin gereği olan, gereken, lazım gelen şey, gerek, îcap.
[34] Nihâî: Son.
[35] Nâzil: İnmek, nüzul etmek.
[36] Tekeffül: Kefil olma. Sorumluluğunu üstüne alma.
[37] Muamelât: Muâmeleler, karşılıklı davranışlar.
[38] Muvâzene: Denge.
[39] Tezâhür: Ortaya çıkma, görünme, belirti.
[40] Mahfî: Gizlenmiş, saklanmış, saklı, gizli.
[41] Cihanşümul: Dünyayı kaplamış, dünya çapında, dünyayı kaplayacak ölçüde, evrensel, âlemşümul, üniversal.
[42] İntişar: Yayılma.
[43] Nâkıs: Tam olmayan, eksik, noksan.
[44] Tamim: Umûma yayma, genel duruma getirme.
[45] Âlem-i insaniyet: İnsanlık âlemi.
[46] Hatem-ül Enbiyâ: “Peygamberlerin sonuncusu” anlamında Rasûl-ü Ekrem Efendimizin vasıflarından biri.
[47] Telakkî: Kabul etme, alma.
[48] İ’lâ-yı kelimetullah: Allah’ın ismini, dâvâsını yüceltme, yayma; İslâm hakikatlerini yaymaya çalışma.
[49] Acem: Arap ırkından olmayanlara Araplar’ın verdiği isim.
[50] Frenk: Avrupalı.
[51] Tenvir: Işıklandırma, aydınlatma, bilgilendirme.
[52] Uhuvvet-i insaniye: İnsanların birbirlerine olan kardeşliği, insanlık kardeşliği.
[53] Sulh-u umûmî: Genel barış.
[54] Mutaassıp: Benimsediği fikir ve inanışa aşırı derecede bağlı olup başka düşünce ve inanca hak tanımayan, yenilikleri kabul etmeyen, taassup sâhibi kimse, bağnaz, fanatik.
[55] Salâbet: İnanç ve ahlâk üstünlüğünden doğan kuvvet, sebat, sağlamlık, metânet.
[56] Zevâl: Bozulma, iyi bir durumdan kötü duruma dönme, düşme, alçalma.
[57] Mümteni: Olması veya gerçekleşmesi imkânsız, mümkün olmayan, gayrimümkün.
[58] Kuvve-i câzibe: Faydalı şeyleri çeken güç, hücrenin çekim gücü.
[59] Musaffâ: Arınmış, sâfileşmiş.
[60] Mütekâmil: Tekâmül eden, gelişip olgunlaşan, olgunlaşmış, gelişmiş.
[61] Arz-ı mev’ud: Allah’ın Hz. İbrâhim’e ve onun soyundan gelenlere vermeyi vaad ettiği yer.
[62] Safvet: Sâfilik, pâklık.
[63] Semâvî: Allah’tan gelen; ilâhi.
[64] Tağyir: Değiştirme, başka şekle sokma, bozma.
[65] Nasrâniyet: Hıristiyanlık.
[66] Tahkik: Bir şeyin ne olduğunu, doğru olup olmadığını anlamak için yapılan araştırma, soruşturma.
[67] Tetkik: İnceleme.
[68] Muharref: Söylenişi, yazılışı veya anlamı değiştirilmiş, gerçek anlamı dışında bir anlam verilmiş, bozulmuş, tahrif edilmiş.
[69] Müncer olmak: Çekilip götürülmek, çekilmek, sürüklenmek.
[70] Vahdâniyet: Allah’ın ortağı ve benzeri bulunmaksızın tek oluşu, varlığının birliği.
[71] Lâhûtî: Lâhûta mensup, ilâhî.
[72] Nâsûti: İnsanlık.
[73] Taharrî: Arama, aranma, araştırılma, bir şeyi bulmaya çalışma.
[74] Heyûlâ: Ürkütücü hayal, ürkütücü hayalî şey.
[75] Tebeddül: Başka şekle girme, değişme, tagayyür.
[76] Tağyir: Değiştirme, başka şekle sokma, bozma.
[77] Nakzetmek: Bozmak.
[78] Tetkik: İnceleme.
[79] Tahkik: Bir şeyin ne olduğunu, doğru olup olmadığını anlamak için yapılan araştırma, soruşturma.
[80] Tenâkuz: Bir sözün diğer bir sözle çelişmesi, çelişki.
[81] Günah-ı kebâir: En büyük günah.
[82] Selsebil: İçimi çok hoş ve hafif su.
[83] Kitâb-ı mübîn: Her şeyin açıkça yazılı olduğu, Allah katındaki kitap.
[84] Muvâzene: Denge.
[85] Mâzî: Geçmiş, geride kalmış, yaşanıp bitmiş.
[86] Atf-ı nazar: Göz atma, dikkatini, bakışını o tarafa çevirme.
[87] Tevakkuf: Bekleme, durma.
[88] Suud: Yükseğe, yukarıya çıkma, yükselme, yücelme.
[89] Âlem-i Nasrâniyet: Hıristiyanlık âlemi.
[90] Tereddî: Soysuzlaşma, yozlaşma.
[91] Âti: Gelecek.
[92] Hakkaniyet: Hakka ve adalete uygunluk, doğruluk.
[93] Ulviyet: Yücelik, yükseklik, büyüklük.
[94] İzâfî: Geçerliliği şartlara tâbi olan, göreceli. Varlığı veya tasavvuru bir başka şeyin varlığına bağlı bulunan.
[95] Nisbî: Karşılaştırmaya, kıyaslamaya dayanan, mutlak olmayan, bağıntılı, göreli, izâfî, rölatif.
[96] Müntesip: İlgisi olan, alâka ve ünsiyet peydâ eden.
[97] Galebe: Üstün gelme, üstün olma, bastırma.
[98] İ’tilâ: Yükselme, yukarı çıkma.
[99] Vâki: Olan, vuku bulan.
[100] Tahakkuk: Gerçekleşme.
[101] Munsif: Haktan, doğruluk ve adâletten ayrılmayan, vicdan ve insaf sâhibi, insaflı.
[102] Tahkik: Bir şeyin ne olduğunu, doğru olup olmadığını anlamak için yapılan araştırma, soruşturma.
[103] Tetkik: İnceleme.
[104] Garb: Dört ana yönden güneşin battığı yön, batı, mağrip.
[105] Müverrih: Tarih yazan kimse, tarihçi.
[106] Merdâne: Mert bir insana yakışır tarzda, mertçe, yiğitçe.
[107] Muzlim: Karanlık.
[108] Sadme: Hızla vurma, çarpma. Beklenmedik sıkıntı.
[109] Hatt-ı hareket: Takip edilecek yol.
[110] Kavl-i leyyin: Yumuşak söz.
[111] Nezâhet: Ahlâk temizliği, temizlik, saflık.
[112] İkrah: Kötü görme.
[113] İcbar: Zorlama.
[114] Meşbû: Dopdolu hâle gelmiş, dolmuş, dolu.
[115] Akim kalmak: Sonuçlanmamak, başarıya ulaşamamak.
[116] Galebe-i kâmile: Mükemmelliğin üstünlüğü.
[117] Mukadder: Allah tarafından ezelde belirlenip takdir edilen, alın yazısında bulunan.

Bu konuda geri bildirim bırakın