Bediüzzaman’ın Cihadında Önemli Bir Rükün: İslâm Kardeşliğinin Tesisi
Bir milletin bekāsı kuvvetli olmasına bağlıdır. Kuvvetli olmayan bir millet dâhilî ve haricî düşmanlardan kendisini muhafaza edemez. Kuvvet ise o milletin fertlerinin birbiriyle olan ülfet ve ünsiyetleriyle tahakkuk eder.
Evet, tevfik-i İlâhi ittifak ve ittihada bağlıdır. Nerede ittifak ve ittihat varsa, inayetin tecellîsi oradadır.
يد الله على الجماعة
“Allah’ın rahmet ve inayeti cemaat üzerindedir.”[1] hadis-i şerifinin kudsî mânâsı bu hakikati beyan eder.
Tevfik ve ittifak ne mukaddes, ne lâhutî iki kelime ve iki hakikattir. Eğer tevfik ittifaka refik olsa, hiç fethedilmeyen gönüller, ülkeler mi kalır?
Tevfik ve ittihadın devam ve muhafazası sinelerden buğzu ve hasedi çıkarmaya ve ruhlarda muhabbet, şefkat ve merhamet hislerini inkişaf ettirmeye bağlıdır.
İşte bu hikmete binaendir ki, Peygamberimiz (s.a.v) Mekke-i Mükerreme’den Medine-i Münevvere’ye teşrif buyurduklarında ilk iş olarak muhacir ve ensarı birbiriyle kardeş yaptı. Ve böylece Müslümanlar arasındaki ittihat ve ittifakı temin ve tesis etti.
Evet, muhacir ve ensar arasındaki bu ittihat ve ittifak, ilâhi rahmeti celbe vesile oldu. Eğer bu ittifak olmasaydı, ashab-ı kiram, dâhilî ve haricî tecavüzlerden kendilerini muhafaza edemeyeceklerdi. Cenâb-ı Hak da Peygamberimizin (s.a.v) bu hareketini teyit ve tasdiken:
اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ
“Mü’minler ancak kardeştirler.”[2]
âyet-i kerimesini inzal buyurdu. Âyetin devamı:
فَاَصْلِحُوا بَيْنَ اَخَوَيْكُمْ وَاتَّقُوا
“Şayet aralarında bir dargınlık zuhur ederse, kardeşlerinizin aralarını sulh edin, barıştırın.” şeklindeydi.
Onlar bu ilâhi fermanı kendilerine rehber edindiler. Aralarındaki muhabbet ve samimiyetin zevkini her şeye, hatta saltanata bile tercih ettiler.
Evet, âlemde ne kadar zaferler ve fütuhatlar, şan ve şerefler meydana gelmiş ve ne kadar cihangir devletler kurulmuşsa, hepsi ittifak ve ittihadın neticesidir.
Bediüzzaman Hazretleri; “Muhabbet, uhuvvet, sevmek İslâmiyet’in mizacıdır, râbıtasıdır.”[3] buyurmuş ve: “Bizim düşmanımız cehâlet, zaruret, ihtilâftır.”[4] diyerek, ihtilâfı en büyük bir düşman olarak görmüş ve bu beraberliği bozacak her türlü menfî hareketin karşısında olmuştur.
Meselâ Meşrutiyet’e karşı ayaklanma teşebbüsünde bulunan hamallara, bu teşebbüslerinden vazgeçirmek üzere şöyle bir hitapta bulunmuştur:
“Türkler bizim aklımız, biz de onların kuvveti. Mecmuumuz[5] bir iyi insan oluruz. Hodserâne[6] yapmayacağız. Bu azmimizle başka unsurlara ders-i ibret vereceğiz. İyi evlat böyle olur. Hem de istibdat[7] zamanında bir batman[8] itaat etmiş isek, şimdi on batman itaat ve ittihat lâzımdır. Zira şimdi sırf menfaati göreceğiz. Çünkü hükûmet-i meşruta[9] hakikî hükûmet-i meşruadır. Elhâsıl, ittifakta kuvvet var, ittihatta hayat var, uhuvvette saadet var, itaat-i hükûmette selâmet var. Hablü’l metin-i ittihada[10] ve şerît-i muhabbete[11] sarılmak zarûridir.”[12]
İşte ittifak ve ittihadın azim ehemmiyetindendir ki, Bediüzzaman Hazretleri eserlerinde îman hakikatlerinden sonra en fazla ittifak, uhuvvet ve muhabbet üzerinde durmuştur.
Telif ettiği Uhuvvet Risalesi’nde tarafgirlik, inat ve hasedin mü’minlerde nifak ve şikaka, kin ve adâvete sebebiyet verdiğini harika teşbih ve temsillerle izah buyurmuştur.
Bu teşbihlerin her birinde bir cilve-i hakikat ve bir nur-u hikmet tecellî eder. Her bir temsil diğerinden daha bedî, daha şirin, daha şeffaftır. Her temsilde ayrı bir letafet, ayrı bir zarâfet vardır. Okuyan her mü’minin kalbinde samimiyet, uhuvvet ve muhabbet gibi ulvî seciyeler uyanır.
Bu risalenin birinci vechinde İslâm kardeşliğine zarar veren gâfilleri ikaz sadedinde şöyle buyurulur:
“Ey mü’mine kin ve adâvet besleyen insafsız adam! Nasıl ki, sen bir gemide veya bir hânede bulunsan; seninle beraber dokuz masum ile bir câni var. O gemiyi gark ve o hâneyi ihrak[13] etmeye çalışan adamın ne derece zulmettiğini bilirsin. Ve zalimliğini, semâvata işittirecek derecede bağıracaksın. Hatta bir tek masum, dokuz câni olsa, yine o gemi hiçbir kanun-u adaletle batırılmaz.
Aynen öyle de: Sen, bir hâne-i Rabbaniye ve bir sefine-i İlâhiye olan bir mü’minin vücudunda îman ve İslâmiyet ve komşuluk gibi, dokuz değil, belki yirmi sıfat-ı masume varken, sana muzır olan ve hoşuna gitmeyen bir câni sıfatı yüzünden ona kin ve adâvet bağlamakla o hâne-i mâneviye-i vücudun mânen gark ve ihrakına, tahrip ve batmasına teşebbüs veya arzu etmen, onun gibi şenî[14] ve gaddar bir zulümdür.”[15]
Aynı bahsin devamında kalplerdeki ittihadın ancak aynı mukaddes mefhumlara inanmakla mümkün olabileceğini şu veciz ve câzip ifadelerle beyan buyurur:
“Tevhid-i îmanî,[16] elbette tevhid-i kulûbu[17] ister. Ve vahdet-i itikat[18] dahi, vahdet-i içtimâiyeyi[19] iktiza eder.
Evet, inkâr edemezsin ki, sen bir adamla beraber bir taburda bulunmakla, o adama karşı dostane bir râbıta anlarsın ve bir kumandanın emri altında beraber bulunduğunuzdan arkadaşâne bir alâka telakkî edersin. Ve bir memlekette beraber bulunmakla uhuvvetkârane bir münasebet hissedersin. Hâlbuki îmanın verdiği nur ve şuur ile ve sana gösterdiği ve bildirdiği esmâ-i İlâhiye adedince vahdet alâkaları ve ittifak râbıtaları ve uhuvvet münâsebetleri var.
Meselâ; her ikinizin; Hâlıkınız bir, Mâlikiniz bir, Mâbudunuz bir, Râzıkınız bir… bir, bir, bine kadar bir, bir… Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir… bir, bir, yüze kadar bir, bir… Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir… ona kadar bir, bir…
Bu kadar bir birler vahdet ve tevhidi, vifak[20] ve ittifakı, muhabbet ve uhuvveti iktiza ettiği ve kâinatı ve küreleri birbirine bağlayacak mânevî zincirler bulundukları hâlde; şikak ve nifaka, kin ve adâvete sebebiyet veren örümcek ağı gibi ehemmiyetsiz ve sebatsız şeyleri tercih edip mü’mine karşı hakikî adâvet etmek ve kin bağlamak ne kadar o râbıta-i vahdete bir hürmetsizlik ve o esbab-ı muhabbete karşı bir istihfaf[21] ve o münasebât-ı uhuvvete[22] karşı ne derece bir zulüm ve i’tisaf[23] olduğunu, kalbin ölmemiş ise aklın sönmemiş ise anlarsın.”[24]
Aynı risalede mü’minlere şu hayattar mesajlar verilir:
“Adâvet etmek istersen, kalbindeki adâvete adâvet et, onun ref’ine çalış. Hem, en ziyâde insana zarar veren nefs-i emmarene ve heva-i nefsine adâvet et, ıslâhına çalış. O muzır nefsin hatırı için mü’minlere adâvet etme. Eğer düşmanlık etmek istersen, kâfirler, zındıklar çoktur; onlara adâvet et. Evet, nasıl ki muhabbet sıfatı muhabbete lâyıktır; öyle de, adâvet hasleti, her şeyden evvel kendisi adâvete lâyıktır. Eğer hasmını mağlup etmek istersen, fenalığına karşı iyilikle mukabele et. Çünkü eğer fenalıkla mukabele edersen, husumet tezâyüd eder. Eğer iyilikle mukabele etsen nedâmet eder, sana dost olur.”[25]
Bediüzzaman Hazretleri İhlâs Risalesi’nde Müslümanlar arasında ittifak ve muhabbetin tesisi için uyulması gereken dokuz esası şöyle sıralamıştır:
1. Müsbet hareket etmektir ki, yani, kendi mesleğinin muhabbetiyle hareket etmek. Başka mesleklerin adâveti ve başkalarının tenkîsi,[26] onun fikrine ve ilmine müdahale etmesin, onunla meşgul olmasın.
2. Belki, daire-i İslâmiyet içinde, hangi meşrepte olursa olsun, medâr-ı muhabbet[27] ve uhuvvet ve ittifak olacak çok râbıta-i vahdet[28] bulunduğunu düşünüp ittifak ederek…
3. Ve haklı her meslek sâhibinin, başkasının mesleğine ilişmemek cihetinde hakkı ise “Mesleğim haktır” yahut “daha güzeldir” diyebilir. Yoksa başkasının mesleğinin haksızlığını veya çirkinliğini îmâ eden “Hak yalnız benim mesleğimdir” veyahut “Güzel benim meşrebimdir” diyemez olan insaf düsturunu rehber etmek…
4. Ve ehl-i hakla ittifak, tevfik-i İlâhi’nin bir sebebi ve diyânetteki izzetin bir medârı olduğunu düşünmekle…
5. Hem ehl-i dalâlet ve haksızlık, tesânüt sebebiyle, cemaat sûretindeki kuvvetli bir şahs-ı mânevînin dehâsıyla hücumu zamanında, o şahs-ı mâneviye karşı, en kuvvetli, ferdî olan mukavemetin mağlup düştüğünü anlayıp; ehl-i hak tarafındaki ittifak ile, bir şahs-ı mânevî çıkarıp; o müthiş şahs-ı mânevî-i dalâlete karşı, hakkaniyeti muhafaza ettirmek.
6. Ve hakkı, bâtılın savletinden[29] kurtarmak için,
7. Nefsini ve enaniyetini,
8. Ve yanlış düşündüğü izzetini,
9. Ve ehemmiyetsiz, rekabetkârane hissiyatını terk etmekle ihlâsı kazanır, vazifesini hakkıyla îfâ eder.[30]
Yine İhlâs Risalesi’nde Müslümanların bir vücudun âzâları yahut bir fabrikanın çarkları gibi olduklarını ve birbirlerine engel olmak yerine, birbirlerine yardım ederek uhuvvet ve ittifak ile çalışmaları gerektiğini izah sadedinde şöyle buyurur:
“Nasıl insanın bir eli diğer eline rekabet etmez, bir gözü bir gözünü tenkit etmez, dili kulağına itiraz etmez, kalp rûhun ayıbını görmez. Belki birbirinin noksanını ikmal eder, kusurunu örter, ihtiyacına yardım eder, vazifesine muavenet[31] eder. Yoksa o vücud-u insanın hayatı söner, rûhu kaçar, cismi de dağılır.
Hem nasıl ki bir fabrikanın çarkları birbiriyle rekabetkârane uğraşmaz, birbirinin önüne tekaddüm[32] edip tahakküm[33] etmez, birbirinin kusurunu görerek tenkit edip, sa’ye[34] şevkini kırıp, atâlete[35] uğratmaz. Belki bütün istidatlarıyla birbirinin hareketini umûmî maksada tevcih etmek için yardım ederler; hakikî bir tesânüd, bir ittifak ile gaye-i hilkatlerine[36] yürürler. Eğer zerre miktar bir taarruz, bir tahakküm karışsa, o fabrikayı karıştıracak, neticesiz, akim bırakacak. Fabrika sâhibi de o fabrikayı bütün bütün kırıp dağıtacak.
Evet, üç elif ittihad etmezse, üç kıymeti var. Sırr-ı adediyet[37] ile ittihad etse, yüz on bir kıymet alır. Dört kere dört ayrı ayrı olsa, on altı kıymeti var. Eğer sırr-ı uhuvvet[38] ve ittihad-ı maksat[39] ve ittifak-ı vazife[40] ile tevafuk edip bir çizgi üstünde omuz omuza verseler, o vakit dört bin dört yüz kırk dört kuvvetinde ve kıymetinde olduğu gibi, hakikî sırr-ı ihlâs ile on altı fedakâr kardeşlerin kıymet ve kuvvet-i mâneviyesi[41] dört binden geçtiğine pek çok vukuat-ı tarihiye[42] şahâdet ediyor.
Bu sırrın sırrı şudur ki: Hakikî, samimî bir ittifakta her bir ferd, sair kardeşlerin gözüyle de bakabilir ve kulaklarıyla da işitebilir. Güya on hakikî müttehid[43] adamın her biri yirmi gözle bakıyor, on akılla düşünüyor, yirmi kulakla işitiyor, yirmi elle çalışıyor bir tarzda mânevî kıymeti ve kuvvetleri vardır.”[44]
Malûmdur ki, bir bedende, bütün âzâların bir tek rûha bağlanmasıyla birlik hâsıl olur, vücut kuvvet bulur ve sıhhat kazanır. Bedendeki âzâların vazifeleri, yapıları ve hususiyetleri ayrı ayrı olduğu hâlde, tamamı bir tek rûha bağlıdır, ondan medet alır, onun nâmına hareket ederler. O tek rûhu kabul etmeyen, ondan intisabını[45] kesen âzâ felç olmuştur. Demek ki vücudun birliği rûhun birliğinden gelmektedir. Rûhun bu birleştirici ve hayatî fonksiyonunu hiçbir âzâ yüklenemez. Ve kendisini onun yerine koyamaz. Meselâ göz olmasa, vücud mevcudiyetini, noksaniyetle de olsa devam ettirebilir. Ama ruh olmazsa, artık vücudun varlığından söz edilemez. Her bir âzâ, rûhun hayat ve feyzinden nasibini almakla memnun ve mes’ud olur. Her âzânın kendi uhdesine düşen vazifeyi yapmasıyla hâsıl olan semereden, şereften, kemâlden, bütün âzâlar hisselerini alırlar.
Bir millet de, bütün fertleri, bütün sınıf ve tabakaları ile bir vücud gibidir. Bunların hayatları, devam ve bekāları da hepsini ihata edebilecek mukaddes bir mefhuma, bir şahs-ı mânevîye[46] bağlanmalarıyla mümkün olur. İşçi-işveren, köylü-şehirli, hoca-talebe… hâsılı bütün içtimâî sınıflar o şahs-ı mânevînin birer âzâsı hükmündedirler. Biri dimağı ise, diğeri kalbi, biri gözü ise, diğeri kulağı, biri eli ise diğeri ayağıdır. İşte bütün bu âzâların huzur ve sükûnunu, ittihad ve tesânüdünü, uhuvvet ve muhabbetini temin eden, onların rûhu hükmünde olan din-i haktır, İslâm Dini’dir. Din, bu âzâların mutlak tesânüdünü temin etmekle, içtimâî hayatın âhenk ve intizamını tesis eder.
Bu helâket ve felaket asrının rehberi ve mürşidi olan Bediüzzaman Hazretleri, bu milletin necat ve selâmetinin ittifak ve ittihatta olduğunu beyandan sonra bu husustaki en büyük bir içtimâî yaramıza da şöyle parmak basıyor.
“Cây-ı teessüf[47] bir hâlet-i içtimâiye[48] ve kalb-i İslâm’ı[49] ağlatacak müthiş bir maraz-ı hayat-ı içtimâî:[50]
‘Haricî düşmanların zuhur ve tehâcümünde[51] dâhilî adâvetleri unutmak ve bırakmak’ olan bir maslahat-ı içtimâiyeyi[52] en bedevî kavimler dahi takdir edip yaptıkları hâlde, şu cemaat-i İslâmiye’ye hizmet dâvâ edenlere ne olmuş ki, birbiri arkasında tehâcüm vaziyetini alan hadsiz düşmanlar varken, cüz’î adâvetleri unutmayıp, düşmanların hücumuna zemin hazır ediyorlar. Şu hâl bir sukuttur,[53] bir vahşettir, hayat-ı içtimâiye-i İslâmiyet’e[54] bir hıyanettir.
Medâr-ı ibret[55] bir hikâye:
Bedevî[56] aşiretlerinden Hasenan aşiretinin birbirine düşman iki kabilesi varmış. Birbirinden belki elli adamdan fazla öldürdükleri hâlde, Sipkan veya Hayderan gibi bir kabile karşılarına çıktığı vakit, o iki düşman taife eski adâveti unutup, omuz omuza verip, o haricî aşireti defedinceye kadar dâhilî adâveti hatırlarına getirmezlerdi.
İşte ey mü’minler! Ehl-i îman aşiretine karşı tecavüz vaziyetini almış ne kadar aşiret hükmünde düşmanlar olduğunu bilir misiniz? Birbiri içindeki daireler gibi, yüz daireden fazla vardır. Her birisine karşı tesanüt ederek el ele verip müdafaa vaziyeti almaya mecbur iken, onların hücumunu teshil[57] etmek, onların harim-i İslâm’a[58] girmeleri için kapıları açmak hükmünde olan garazkârane tarafgirlik ve adâvetkârane inat, hiçbir cihetle ehl-i îmana yakışır mı?
O düşman daireler, ehl-i dalâlet ve ilhaddan tut, taa ehl-i küfrün âlemine, taa dünyanın ahval ve mesaibine[59] kadar, birbiri içinde size karşı zararlı bir vaziyet alan, birbiri arkasında size hiddet ve hırs ile bakan belki yetmiş nevi düşmanlar var. Bütün bunlara karşı kuvvetli silâhın ve siperin ve kal’an, uhuvvet-i İslâmiye’dir.[60] Bu kal’a-i İslâmiye’yi[61] küçük adâvetlerle, bahanelerle sarsmak ne kadar hilaf-ı vicdan[62] ve ne kadar hilâf-ı maslahat-ı İslâmiye[63] olduğunu bil, ayıl.
Ehadis-i şerifede gelmiş ki: Âhirzamanın Süfyan ve Deccâl gibi nifak ve zındıka[64] başına geçecek eşhâs-ı müthişe-i muzırraları,[65] İslâm’ın ve beşerin hırs ve şikakından[66] istifade ederek, az bir kuvvetle nev-i beşeri[67] hercümerc[68] eder ve koca âlem-i İslâm’ı esaret altına alır.
Ey ehl-i îman! Zillet içinde esaret altına girmemek isterseniz, aklınızı başınıza alınız, ihtilâfınızdan istifade eden zâlimlere karşı:
اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ
“Mü’minler ancak kardeştirler.”[69] kal’a-i kudsiyesi[70] içine giriniz, tahassun[71] ediniz. Yoksa ne hayatınızı muhafaza ve ne de hukukunuzu müdafaa edebilirsiniz. Malûmdur ki iki kahraman birbiriyle boğuşurken, bir çocuk ikisini de dövebilir. Bir mizanda iki dağ birbirine karşı muvâzenede bulunsa, bir küçük taş, muvâzenelerini bozup onlarla oynayabilir; birini yukarı, birini aşağı indirir.
İşte, ey ehl-i îman, ihtiraslarınızdan ve husumetkârane[72] tarafgirliklerinizden kuvvetiniz hiçe iner; az bir kuvvetle ezilebilirsiniz.”[73]
Bediüzzaman Hazretleri ehl-i îmanı ebedî bir hüsrana düşüren ve zillete mahkûm eden tarafgirlik âfetinden halâs olmanın çaresinin ferdiyet ve şahsiyet düşüncesinden kurtulup, ittihad-ı İslâmiye şuuruna terakkî etmekte olduğunu şöyle ifade ediyor:
“Kur’ân’ın mecrasından ayrılarak, birleşmeyen su damlaları gibi toprağa düşmeyiniz. Yoksa toprak gibi sefâhat ve şehvet-i medeniye[74] sizi emerek yutacaktır. Birleşen su damlaları gibi, Kur’ân-ı Kerîm’in saadet ve selâmet mecrasında ittihad ederek, sefâhat ve rezalet-i medeniyeyi[75] süpürüp bu vatana âb-ı hayat olan hakikat-i İslâmiye sularını akıtınız.
O hakikat-i İslâmiye suları ile bu topraklarda îman ziyâsı altında hakikî medeniyetin fen ve sanat çiçekleri açacak, bu vatan maddî ve mânevî saadetler içinde gül ve gülistana dönecektir. İnşaallah…”[76]
Üstâd’ımızın bu müjdesi biiznillah elbet bir gün tahakkuk edecektir. Bu ulvî gayenin tahakkuku için her türlü nefsanî hisleri ve şahsî menfaatleri bir tarafa bırakarak sefine-i Nuh’taki[77] mahlûkat gibi birbirimizle kaynaşmak mecburiyetindeyiz. Taa ki sahil-i selâmete[78] ulaşabilelim.
Bu vadide her erbab-ı şuura[79] büyük vazifeler düşmektedir.
Müslümanlar arasında uhuvvet-i İslâmiye’nin fiilen ihyâsına çalışmak her mü’min ve muvahhid[80] için vücup derecesinde zarûrîdir.
Evet… Hayatın mayası, muhabbet ve uhuvvettir. Bu da ancak mârifet, fazilet, hüsn-ü ahlâk gibi âlî seciyelerin tahakkuku ile devam eder.
Yukarıda bazı bölümlerini naklettiğimiz Uhuvvet Risalesi’ndeki prensiplerin her biri, bu milletin millî birlik ve beraberliğinin temininde en büyük bir esas, ferdî ve içtimâî yaralarımızı tedavi edecek en müessir[81] bir tiryaktır.[82]
Devletin bu hakikatlere karşı daha uzun zaman bigâne kalması düşünülemez. Bir gün bu ve emsali risaleler maarifimizde[83] lâyık oldukları yerlerini alacak ve millî birlik ve beraberliğimizin temininde en büyük bir esas olacaktır.
[1] Aclûnî, a.g.e., Hadis no. 3223.
[2] Hucurât, 49/10.
[3] Nursî, Hutbe-i Şâmiye, s. 388.
[4] Nursî, Tarihçe-i Hayat, s. 61.
[5] Mecmu: Bütün, bir şeyin tamamı.
[6] Hodserâne: Serkeşçesine, dikbaşlılıkla.
[7] İstibdat: Baskıya dayanan idâre şekli, diktatörlük.
[8] Batman: Yaklaşık 8 kg. ağırlığında bir ağırlık ölçüsü.
[9] Hükûmet-i meşruta: Meşrutiyet sistemine dayalı hükûmet, yönetim.
[10] Hablü’l metin-i ittihad: İttihadın sağlam bağı, ipi.
[11] Şerît-i muhabbet: Muhabbet şeridi.
[12] Nursî, Âsâr-ı Bedîiyye, RNK Neşriyat, İstanbul, s. 468.
[13] İhrak etmek: Yakmak.
[14] Şenî: Çirkin.
[15] Nursî, Mektubat, s. 289.
[16] Tevhid-i îmanî: Îmandan gelen birlik, inanç birliği.
[17] Tevhid-i kulûb: Kalplerin birliği.
[18] Vahdet-i itikad: İnanç birliği.
[19] Vahdet-i içtimâiye: Sosyal birlik.
[20] Vifak: Uyum.
[21] İstihfaf: Hafife alma, küçümseme.
[22] Münasebet-i uhuvvet: Kardeşlik ilişkileri.
[23] İ’tisaf: Zulüm, haksızlık.
[24] Nursî, Mektubat, s. 290.
[25] Nursî, Mektubat, s. 291.
[26] Tenkîs etme: Değerini düşürme, eksik görme.
[27] Medâr-ı muhabbet: Sevgi kaynağı.
[28] Rabıta-i vahdet: Birlik bağı.
[29] Savlet: Şiddetli hücum.
[30] Nursî, Lem’alar, s. 176.
[31] Muavenet: Yardım.
[32] Tekaddüm etmek: Öne geçmek.
[33] Tahakküm etmek: Kendi hükmü ve hâkimiyeti altına almak.
[34] Sa’y: Çalışma.
[35] Atâlet: Hareketsizlik.
[36] Gaye-i hilkat: Yaratılış amacı.
[37] Sırr-ı adediyet: Sayısal değer.
[38] Sırr-ı uhuvvet: Kardeşlik sırrı.
[39] İttihad-ı maksat: Aynı hedefte birleşme.
[40] İttifak-ı vazife: Aynı görevde birleşme.
[41] Kuvvet-i mâneviye: Mânevî güç.
[42] Vukuat-ı tarihiye: Tarihî olaylar.
[43] Müttehid: Aynı noktada birleşen.
[44] Nursî, Lem’alar, s. 187-188.
[45] İntisab: Bağlanma, mensup olma.
[46] Şahs-ı mânevî: Mânevî şahıs, belli bir ideal ve gaye etrafında bir araya gelen topluluğun oluşturduğu mânevî şahsiyet ve ortak kimlik; tüzel kişilik.
[47] Cây-ı teessüf: Üzüntü noktası.
[48] Hâlet-i içtimâiye: Sosyal durum.
[49] Kalb-i İslâm: İslâm’ın kalbi.
[50] Maraz-ı hayat-ı içtimaî: Toplumsal hayattaki hastalık.
[51] Tehâcüm: Hücum etme.
[52] Maslahat-ı içtimâiye: Toplumsal fayda.
[53] Sukut: Alçalma, düşüş.
[54] Hayat-ı içtimâiye-i İslâmiye: İslâm’ın sosyal hayatı.
[55] Medâr-ı ibret: İbret verici.
[56] Bedevî: Çölde yaşayan, göçebe.
[57] Teshil etme: Kolaylaştırma.
[58] Harîm-i İslâm: İslâm’ın mukaddes merkezi.
[59] Mesâib: musibetler, zorluklar.
[60] Uhuvvet-i İslâmiye: İslâm kardeşliği.
[61] Kal’a-i İslâmiye: İslâm kalesi.
[62] Hilâf-ı vicdan: Vicdana aykırı.
[63] Hilâf-ı maslahat-ı İslâmiye: İslâm’ın yararına ters, aykırı.
[64] Zındıka: Dinsizlik, inançsızlık.
[65] Eşhâs-ı müthişe-i muzırra: Müthiş zararlı kişiler.
[66] Şikak: Ayrılık, parçalanma.
[67] Nev-i beşer: İnsanlık.
[68] Hercümerc: Darmadağın, altüst.
[69] Hucurât, 49/10.
[70] Kal’a-i kudsiye: Kutsal kale.
[71] Tahassun etmek: Sığınmak.
[72] Husumetkârâne: Düşmanca.
[73] Nursî, Mektubat, s. 296-297.
[74] Şehvet-i medeniye: Modern çağın, insanları içine sürüklediği şehvet tuzağı.
[75] Rezalet-i medeniye: Modern çağın yol açtığı rezil durum ve özellikler.
[76] Nursî, Tarihçe-i Hayat, s. 151.
[77] Sefine-i Nuh: Nuh’un (a.s) gemisi.
[78] Sahil-i selâmet: Kurtuluş sahili.
[79] Erbab-ı şuur: Şuur sâhibi.
[80] Muvahhid: Allah’ın birliğine inanan, tevhit inancını benimseyen kimse, Müslüman.
[81] Müessir: Tesir eden, tesirli, etkili.
[82] Tiryak: Derde devâ, en etkili çâre.
[83] Maarif: Eğitim ve öğretim sistemi.

Bu konuda geri bildirim bırakın