Gönül Damlaları

Pür-hulûs ve pür-himmet Nâzım kardeşim

Pür-hulûs[1] ve pür-himmet[2] Nâzım kardeşim

Kemal-i ihlâs[3] ve sadakatla birlikte, âsar-ı zarâfet[4] ve nezâfetinizi derhâtır[5] ettiren iltifatnâmenizi aldım. Münderecatında,[6] gayet haşyetli ve haşyetinden ziyâde hayat bahşeden vecd-âver,[7] beşâretli[8] bir rüyanızı yazıyorsunuz. Allah hayır etsin. Nur’un dâvâsına ait çok zamandan beri rûhunuzda dönüp deveran eden ihtizazlı[9] perdeler âlem-i nevmde[10] sizlere açılmış. Cidden şâyân-ı ehemmiyete[11] haiz, pek rânâ[12] bir hikmet ve azim bir rahmetin cilvesini taşıyan rüyanız, mârifet ikliminin sultanı ve bu asrın mebusu[13] unvanıyla mevsuf Bediüzzaman Hazretleri’nin bize emanet ettiği ve mükellefi bulunduğumuz mukaddes ve azim bir dâvânın, şânına lâyık hareketlerde bulunmamıza sarih bir işaretidir, hatta bir emr-i mânevisidir. Bununla beraber rüyanızın her nokta ve nüktesinde münderiç[14] olan esrar, işaret ve beşâretlerin izahına sezâ[15] bir hüsn-ü tâbire müstaid[16] olmadığını, kayıt ve ifadeden âzâdedir.

Fakat tebeyyün[17] ve tahakkuk[18] eden bir hakikat şudur ki; min-tarafi’r-rahman,[19] mazhar-ı lütuf ve inayet olan Üstâd’ımız Hazretleri hayatında olduğu gibi, mematında[20] dahi celâldarâne[21] gayret ve şehâmetiyle, o mukaddes dâvâsında, biiznillahi teâlâ mutasarrıf[22] olarak, biz âciz talebelerini mânevî tasarruf ve murakabesinde tutuyor. Felillahilhamd, hizmet-i nûriyenin etrafındaki bizlere irşad nokta-i nazarında[23] yol gösteriyor, üstadlığını devam ettiriyor. Demek, Allamü’l-Guyûb[24] olan Allahu Teâlâ Hazretleri O’nun rûh-i kudsîsine[25] hissettirmiş ve ettiriyor. Hâzâ min fadli Rabbî…[26]

Evet, kalem-i kudret maharet-i ezeliyesi[27] ile hikmetinin cazibedar bir levha-i kemâli[28] olarak, Onun cevher-i rûhunun sayfalarında, takdire şâyeste envâ-i istîdadı[29] nakşetmiş ve şâyân-ı temâşâ bir vicdanı tanzim ederek O’nu mânâ-i kemâlâtın en engin, rengin ve zengin derinliklerinde gezdirmiştir. O Bediüzzaman ki, saha-yı irşad ve tenvire[30] yüksek ve söndürülmez bir nur ile çıkmış. Bin barekallah ne kadar âli; ne kadar bereketli bir eserin memba-i tecellisi olmuş. Elbette böyle fitne ve fesadını, revaç bulduğu bir zamanda dâvâmızın istinadgâhı olan azamî ihlâs, azamî sadakat, azamî ittifak ve azamî tesânüdümüz gibi umur-u muazzamadaki[31] noksaniyet ve hatalarımız noktasında tatlı ve mehâbetli[32] ve şehâmetli tavrı ve şefkat-âlûd[33] ikaz ve telkinleriyle bizleri irşad etmesi kudsî vazifesinin muktezasıdır.

Hakikaten, fıtrat-ı pâkinizin icabı, bir iştiyak-ı rûhanî ile müştak bulunduğunuz nâdirü’l-vücud bulan bir cevherin sîmâ-i garra[34] olan cemalini seyir ve temâşânız ve hem Cennet turunçlarından daha leziz ve latif hayattar sohbet ve iltifatlarına muhatap olmanız ve o ahvalin lezzet-i mâneviyesini aynen tadıp zevk etmeniz, âlem-i nevmde de olsa Cenâb-ı Hakk’ın lütuf ve kereminin size azim bir tecellisidir. Tebrik ederim, barekallah, bu sizin için bir feyzi-i azimdir.[35] Elbette bir muhabbet aşk derecesine vâsıl olunca tesirini rüya âleminde de gösterir. Cenâb-ı Hak ebediyyen nûrun feyz-i bî-payanından,[36] cümlemizin vicdan ve hissiyatını şule-i iştiyak[37] ile iş’al[38] buyursun… Âmin.

Şevketmeab Azizim;

Üstâd-ı Necibimizin o muallâ kamersîmâ[39] veçhesini, hüzün ve esef bulutları arasında gördüğünüzü ifade ediyorsunuz. Cidden bu haberiniz kalbimin derinliklerinde fevkalâde bir tesir icra etti. Hatta ellerim müjgânımın[40] damlalarını sildi desem, hakikatin ifadesi olsa gerektir. Yalnız, Rahmet-i İlâhiye’den kaviyyen me’mulumdur[41] ki, Bârigâh-ı Ehadiyete[42] sabâ rüzgârları gibi bir bâd-ı Rahmet ve lütuf eserek o şafak-sîmânın yüzünden esef ve teessür bulutlarını sizin gibi ve büyük Rüstempesendâne[43] kahramanların muhabbet, uhuvvet,[44] tesânüd ve ihlâslı gayretleriyle silip süpürecektir. Biiznillahi Teâlâ…

Bilirsiniz ki, çekirdek ve habbeler kendi ağaçlarının evsaf-ı cemilelerini,[45] yani koku ve renklerini tazammun[46] ederler. “Âyineler güneşin elvân-ı sebasını görür ve gösterirler”[47] sırrınca, Üstâd’ımız da feyz-i irfanıyla kendisine teveccüh eden kalp ve vicdanları tenvir[48] ederek, bir müceddide azami derecede lazım olan ölçü ve düsturları bizzat kendi hayatında fiili olarak teşhir etmekle beraber, manzara-i irfan ve hikmet olan şu malum mektup ve risalelerinde, bizler için gerekli olan gayet kıymettar, elmas-baha düstûr ve kaideleri va’z ve tespit etmiştir. Bu hakikatlerin neşr ve tamimini[49] kendisine dâvâ edinen herkes için gerektir ki, bu ulvî düsturları hem kalbine, hem dimağına, hem hissiyatına nakşetsin, hak etsin. Hatta hırz-ı can[50] etsin… çerağ-ı hakikati[51] yaksın ve yaktırsın… yansın ve yandırsın…

Cenâb-ı Hak, Feyyaz-ı Mutlak, Fettah ismine mazhariyetle bu mânâlara mâsadak[52] olmak için, istîdadımızı fekketsin,[53] kalbimizi fethetsin, idrakimizi inkişaf ettirsin.

Risalelerinde kemâl-i emniyet ve ihtimam ile üzerine durduğu hizmetimizin rûhu hükmünde olan düsturlarından bazılarını bu makamda derdest-i tefekkür[54] ve mülahaza olsun diye zâtınıza takdim ediyorum: Meselâ, o üssü’l esaslardan[55] birisi, belki de en birincisi niyet-i hâlisedir. Niyet-i hâlise öyle bir iksirdir ki, kömürü elmas, bakırı altın eder. Bu da a’mal[56] ve harekâtında; tefekkür ve hissiyatında dünyevî ve uhrevî her ahvalinde “kûn-u lillah”[57] emrine bihakkın imtisal ile zuhur eden kudsî bir keyfiyettir. İşte Üstâd’ımızın emrettiği “medâr-ı necât ve halâs”[58] yalnız ve yalnız bu kudsiyete yetişmek ve erişmektir.

Böyle ulvî ve nezih niyeti taşıyan birinin himmeti niyetinin ulvîyetiyle mütenâsip olması lazım gelir. Meselâ: “Âlem-i insaniyetin dünya ve âhiret ateşinden fevz-i necât[59] bulması için çarpan bir kalp nerede? Yalnız “nefsî nefsî” diye vuran bir kalp nerede?” Niyetin ciddiyeti ise, o niyetin her ahvalde, her an ve her şuunda mukarenet[60] ve beraberliğidir.

Hizmetimize hayat bahşeden ehemmiyetli diğer bir husus ise: Azamî sadakattir. Yani Risale-i Nur’un meşrep ve mesleğinde, münderecat[61] ve muhteviyatında fâni olmaktır. Onunla düşünmek, onunla görmek, onunla göstermektir.

Diğer bir rükn-ü azim[62] de feragat ve fedakârlıktır. Yani, her türlü meşakkat ve zahmetleri sine-i sadrine çekmekle Haydarâne:[63]

“Sine cuşan-ı hamiyet bir yanardağdır gelen”

mısraına mâsadak olmaktır. Böyle bir fedakârın dâvâ ve ideali uğruna –meşru çizgide– can ve cananı da dâhil olmak üzere fedâ edemeyeceği bir şey yoktur.

“Beni nefsini kurtarmayı düşünen hodgâm bir adam mı zannediyorlar? Ben, cemiyetin îmanını kurtarmak yolunda dünyamı da feda ettim, âhiretimi de. Seksen küsur senelik bütün hayatımda dünya zevki nâmına bir şey bilmiyorum. Kur’ân’ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa Cenneti de istemem, orası da bana zindan olur. Milletimizin îmanını selamette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül gülistan olur.”[64]

İşte Bediüzzaman’ın rûhunda çağlayan fedakârlık ve feragatin ibretâmiz terennümleri…

Bir dâvâ adamını hâle gibi kuşatan sıfatlar arasında ruh mesabesinde sayılan en büyük sıfatlardan biri affetmektir. Af, büyüklüğün rûhudur. Dâvâ adamı ise büyüktür, hem nezihtir, zariftir; çemende şükûfeye,[65] şükûfede rayiha-i tayyibeye[66] benzer, dokundukça misk-ü anber saçar.

Mânevî hayatımızda muvâzene[67] unsuru olan diğer bir cihet de, havf[68] ve recâdır.[69] Dalâlet dalgalarının, istikbâlin kesif[70] zulümatının karanlığında, göğe ser çeken saldırışları arasında; onunla bel bele veren rüzgârın sabır-şiken[71] tehâcümatı[72] karşısında batmadan, boğulmadan, ıslanmadan, yıkılmadan, yılmadan kemâlat ufkunun müstakim burçların zafer sancağını bu muvâzene ile diken abd-i aziz[73] için en ehem ve keskin âmil, havf ve recâdır.

Dâvâ adamı, cihad-ı ekberinde muvaffak olmayı hayatının temel esası olarak kabul eder.

Hem kavli ile ameli arasında ittisal ve münasebeti bir rükn-ü azim[74] addeder.

Hem, dâvâsına teşvik, terviç[75] ve tergipten[76] ziyâde hakikatin ipi ile bağlıdır.

Hem, problem değil, problemleri çözen ve halledendir.

Dâvâ adamı, katiyyen dâvâsından taviz vermez, velev ki “bir eline güneşi, bir eline ayı koysalar…”[77]

Hem, şefkat ve merhamette güneş gibidir.

Hem, şecaat[78] ve celâdette ise Haydarâne[79] ve müspet hareketle kılıcını cehâletin, ahlâksızlığın, îmansızlığın ve anarşizmin başına vurandır.

Hem, zamanın ahvaline ve istikbalin ne getireceğine ârif olandır.

Elhâsıl O, müşâverede, temkin ve tedbirde nümûne-i imtisaldir. Bu meziyetlere mâsadak olması dâvâ ve mesleğimizin icabı olduğu gibi, hikmet ve aklın da muktezasıdır.

Evvela, Rahmet-i İlâhiye’ye müsteniden, saniyen, bu hakikatlere itimaden diyorum ki: Hiç şüphe yok ki, istikbal devr-i Nur ve devr-i tebessümdür. Bi-lütfihi Teâlâ,[80] beklenilen yevm-i mesud[81] gelecektir. Asrımızın her bir günü bir iyd-i Said[82] ve her bir gecesi o iydin neşesi ile mesud ve mesrur olacaktır, vesselâm…

Aziz cemaatinize ve bâhusus zâtınıza selâm eder, Cenâb-ı Hak’tan hizmet-i nûriyenizde muvaffakiyetler intizar ederim.


28 Eylül 1978
Mehmed Kırkıncı


[1]       Pür-hulûs: Samimiyet dolu.

[2]       Pür-himmet: Yardımsever.

[3]       Kemal-i ihlâs: Eksiksiz ve kusursuz ihlâs; bir şeyi sadece ve sadece Allah rızâsı için yapma.

[4]       Âsar-ı zarâfet: Zarif belirtiler.

[5]       Derhâtır etmek: Hatırlamak, hatırına getirmek.

[6]       Münderecat: Bir şeyin içine dercedilmiş şeyler, anlatılan şeyler, muhteva.

[7]       Vecd-âver: İnsanı vecit hâline getiren, büyük heyecan veren.

[8]       Beşâret: Müjde, iyi haber.

[9]       İhtizaz: Hafif hafif titreme.

[10]      Âlem-i nevm: Uyku âlemi.

[11]      Şâyân-ı ehemmiyet: Önem vermeye değer.

[12]      Rânâ: Güzel, hoş, latif, parlak.

[13]      Mebus: Gönderilmiş, gönderilen, yollanan.

[14]      Münderiç: Bir şeyin içinde yer alan, bulunan.

[15]      Sezâ: Yaraşır, uygun, lâyık.

[16]      Müstaid: Bir işi veya şeyi yapabilme yeteneğine sâhip olan, yetenekli, kabiliyetli.

[17]      Tebeyyün: Belli olma, meydana çıkma, görülüp anlaşılma, ayan olma.

[18]      Tahakkuk: Gerçekleşme.

[19]      Min-tarafi’r-rahman: Rahman olan Allah tarafından.

[20]      Memat: Ölüm, mevt.

[21]      Celâldarâne: Haşmetlice, büyüklük gösterircesine.

[22]      Mutasarrıf: Bir işi dilediği gibi yöneten.

[23]      Nokta-i nazar: Bakış noktası, bakış açısı.

[24]      Allamü’l-Guyûb: Gaybleri en iyi bilen Allah.

[25]      Rûh-i kudsî: Kutsal, mübârek ruh.

[26]      Hâzâ min fadli Rabbî: Bu Rabbimin bir ihsânıdır.

[27]      Maharet-i ezeliye: Ezelden beri var olan Allah’ın mahareti, mârifeti.

[28]      Levha-i kemâl: Mükemmel tablo.

[29]      Envâ-i istîdad: Çeşit çeşit yetenek.

[30]      Tenvir: Aydınlatma, nurlandırma.

[31]      Umur-u muazzama: Büyük işler.

[32]      Mehâbet: Ululuk, yücelik, azamet, heybet.

[33]      Şefkat-âlûd: Şefkatli, şefkatle dolu.

[34]      Sîmâ-i garra: Büyük, nurlu ve parlak yüz.

[35]      Feyzi-i azim: Çok büyük bereket, ihsan.

[36]      Feyz-i bî-payan: Sonsuz feyiz, bereket, ihsan.

[37]      Şule-i iştiyak: Kuvvetli arzunun ışığı, parıltısı.

[38]      İş’al: Tutuşturma, yakma.

[39]      Kamersîmâ: Ay yüzlü.

[40]      Müjgân: Kirpikler, kirpik.

[41]      Me’mul: Umulan, beklenen, ümit edilen.

[42]      Bârigâh-ı Ehadiyet: Her bir vaklıkta isim ve sıfatlarıyla tecellî eden Allah’ın huzuru; İlâhî dergâh.

[43]      Rüstempesendâne: Rüstem gibi, Rüstem’in yolunda. Rüstem: İran’ın efsanevî ünlü kahramanı, Şark edebiyatında kuvvet ve cesaret timsali olarak şöhret bulan Zaloğlu Rüstem.

[44]      Uhuvvet: Dostluk, bağlılık.

[45]      Evsaf-ı cemile: Güzelliğe ait vasıflar.

[46]      Tazammun: İçine alma, kapsama.

[47]      Nursî, Sözler, s. 206.

[48]      Tenvir: Aydınlatma, nurlandırma.

[49]      Tamim etmek: Umûma yaymak, genel duruma getirmek.

[50]      Hırz-ı can: Rûhun çok istekli arzusu.

[51]      Çerağ-ı hakikat: Hakikat kandili.

[52]      Mâsadak: Uygun, muvâfık, mutâbık.

[53]      Fekketme: Ayırmak, kurtarmak, kesmek, çözmek.

[54]      Derdest-i tefekkür: Tefekküre vesile olsun diye.

[55]      Üssü’l esas: Temel esas.

[56]      A’mal: Ameller, işler.

[57]      Kûn-u lillah: Allah için olunuz.

[58]      Medâr-ı necât ve halâs: Kurtuluş, kurtulma sebebi.

[59]      Fevz-i necât: Kurtuluş zaferi.

[60]      Mukarenet: Bir yere veya bir araya gelme, kavuşma.

[61]      Münderecat: Bir şeyin içine dercedilmiş şeyler, anlatılan şeyler, muhteva.

[62]      Rükn-ü azim: Büyük rükün, esas.

[63]      Haydarâne: Hz. Ali’ye yakışacak tarzda, yiğitçe, cesurâne.

[64]      Nursî, Tarihçe-i Hayat, s. 616.

[65]      Şükûfe: Çiçek.

[66]      Rayiha-i tayyibe: Güzel, hoş koku.

[67]      Muvâzene: Denge.

[68]      Havf: Korku.

[69]      Recâ: Ümit, emel, umma.

[70]      Kesif: Koyu, yoğun, sık.

[71]      Sabır-şiken: Sabrı kıran, sabrı bozan.

[72]      Tehâcümat: Hücum etmeler, saldırılar.

[73]      Abd-i aziz: İzzetli kul, Allah’tan başka kimseye minnet duymayan kul.

[74]      Rükn-ü azim: Büyük rükün, esas.

[75]      Terviç: Değerini arttırma, bir düşünceyi tutma, tuttuğunu belirtme, destekleme.

[76]      Tergip: İsteklendirme, arzu ettirme, istek verme.

[77]      bk. Sîretu İbn Hişam, 1/266; İbnu Seyyid’n-nas, Uyunu’l-eser, 1/132; İbn Kesir, es-Sîretu’n-Nebeviye, 1/474; Beyhakî, Delail’u’n-Nübüvve-şamile, 2/63; Taberî, 2/218-220.

[78]      Şecaat: Yiğitlik, yüreklilik, cesâret.

[79]      Haydarâne: Hz. Ali’ye yakışacak tarzda, yiğitçe, cesurâne.

[80]      Bi-lütfihi Teâlâ: Allah’ın inâyetiyle.

[81]      Yevm-i mesud: Saadet günü.

[82]      İyd-i Said: Said’in bayramı.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X