Allah ile Kul Arasına Kimse Giremez mi?
“Allah ile kulun arasına kimse giremez.” sözünde bir hakikat payı olmakla beraber, bugün o hakikatten kat’ı nazar, bu söz ile İslâm’ın “emr-i bi’l ma’ruf” farizesinin ortadan kaldırılmasına çalışılmaktadır.
Bahsedilen sözün hakikat tarafı, ancak Allah’a (c.c) ibâdet edileceği, hamdin ancak O’na mahsus olduğu ve hidâyet edicinin ancak O olduğu, kullarını affetmek veya azab etmek tamamen O’nun iradesine bağlı bulunduğu gibi mânâlardır. Bu mânâlarda, Allah Teâlâ ile kulun arasına, değil âlimler ve din adamları, peygamberler dahi giremez. Binaenaleyh, Hristiyan papazlarının günahları affetme selâhiyetine sâhip olduklarını iddia etmelerinin, ne derece sapık bir düşünce olduğu bedîhîdir.[1]
Lâkin bu kâinatta sebeplerle iç içe yaşadığımız unutularak, yukarıdaki sözü sebepleri inkâr mânâsında kullanmak büyük cehâlet olur. Zira bu mânâda hareket eden bir kimsenin, evvelâ kendi anne ve babasını inkâr etmesi lâzım gelir. Mademki, onun yaratıcısı ancak Hâlik-i Zülcelâl’dir, o hâlde ebeveyni neden araya girmiştir? Bu durumda onların inkârı ve reddi icap etmez mi?
Diğer taraftan, bu adamın bütün meyve ağaçlarına da harp ilân etmesi lâzımdır. Zira meyveleri insana in’am[2] eden, ancak Rezzâk-ı Zülcemâl olduğuna göre, bu ağaçlar niçin araya girmişlerdir? Ve hâkezâ kıyas et…
İşte, Hâlik-ı Külli Şey ve Rezzâk-ı Hakikî ancak Allahu Azîmüşşân olduğu gibi, hidâyet verici de yine O’dur. Bununla beraber O Hakîm-i Mutlak’ın, Hâdî isminin tecellîsi de yine sebepler tahtında olmaktadır. Buna göre, peygamberlerin (aleyhimüsselâm) gönderilmesi –hâşâ– Allah ile kulun arasına girmek şeklinde değerlendirilemez. Peygamberler (aleyhimüsselâm) Allah Teâlâ’nın emirlerini O’nun kullarına tebliğ ettikleri gibi, peygamberlerin vârisi olan âlimler de elbette ki üzerlerine düşen tebliğ vecibesini yerine getireceklerdir. Onlardan öğrendiğimiz hakikatleri kendi aile efradımıza ve arkadaşlarımıza anlatmak da bizim vazifemizdir. Bunların hiçbiri “Allah ile kulun arasına girme” sözünün içinde mütâlaa edilemez.
Diğer taraftan bu sözü ileri sürenler, her ne kadar araya girmeyi isabetsiz bir davranış olarak değerlendirseler de, hakikatte tebliğ edici zâtın durumu, tâbir-i câiz ise, ara açma değil, belki ara bulma olarak anlaşılmalıdır. Acaba, müşfik ve merhametkâr padişahlarına isyan ederek, onun gadabına müstehak olma yoluna giren askerleri ikaz ile, onları itaate dâvet eden âlim ve fazıl bir zât için “Padişahla askerlerin arasına niçin girdi?” denilebilir mi?
[1] Bedîhî: İspat gerektirmeyecek kadar açık, belli, âşikâr.
[2] İn’am: Lütuf, ihsan.

Bu konuda geri bildirim bırakın