Hikmet Pırıltıları

Firavunâne Bir Suale Cevap!

Firavunâne Bir Suale Cevap!

Seksen vagonlu bir tren düşününüz. Bu vagonlardan her birisini bir öndeki vagonun çektiğinden bahsedilir. Ve nihayet iş lokomotife dayandığında artık, “Lokomotifi kim çekiyor?” diye bir sual sorulamaz. Zira çekip fakat çekilmeyen bir lokomotif olmazsa, bu nizam bozulur ve hareket meydana gelmez.

Aynı şekilde, bir şekerin nasıl yapıldığını sorsak bize cevaben, şeker fabrikasında yapıldığı söylenecektir. Şeker fabrikasındaki âletlerin nerede yapıldığını sorduğumuzda, onların da tezgâhları izah edilecektir. Neticede mesele bir zihne dayanmazsa, tezgâhın da tezgâhı, onun da tezgâhı sorulacak ve teselsüle[1] gidilecektir.

Diğer taraftan bir elma, elma fabrikası olan ağacında yapılmaktadır. Bu ağaç ise kâinat fabrikasında inşâ edilmiştir. Eğer elma ağacının da, kâinatın da yapılması nihayetsiz bir ilim ve kudret sâhibine verilmezse, kâinat fabrikasına da bir fabrika, o fabrikaya da bir fabrika icab edecek ve mesele muhale düşecektir.

Bir yazıyı kalemin yazdığından, kalemi elin tuttuğundan, elin de bir kola bağlı olduğundan bahsetmekle yazıyı izah etmiş olamayız. Hakikatte, mesele bir ilme ve kudrete dayanmakta, el de kalem gibi o ilmin tecellîsine vâsıta olmaktadır. Artık “Ya ilmi kim yazdı?” diye bir soru sorulamaz.

Bir nefer emri onbaşıdan, o da yüzbaşıdan ve nihayet başkumandan da emri padişahtan alır. “Peki ya padişah emri kimden alıyor?” şeklinde bir soru sorulamaz. Zira padişah da birinden emir alsa, o da raiyyet derecesine iner ve emir aldığı zât padişah olur. Bu hâlde birinci şahıs padişah değildir ki: “Padişah kimden emir alıyor?” diye bir soru sorabilelim. Padişah denilince, emir veren, fakat emir almayan bir zât hatıra gelir.

“Devir ve teselsülün muhaliyeti”ni[2] izhar bâbında verdiğimiz mezkûr[3] misâllerden anlaşıldığı gibi, bu kâinatın yaratılışının; zâtı, esmâsı ve sıfatlarıyla ezelî ve ebedî Allahu Azîmüşşân’a dayanması zaruridir.

Umum mahlûkat, yaratıp fakat yaratılmayan bir Zât-ı Zülcelâl’in kudretiyle “yokluk karanlıklarından ziyâdar varlık âlemine”[4] getirilmişlerdir. Yani, umum mevcûdat hususları itibariyle kadîm bir Zât-ı Zülcelâl; imkânları cihetiyle ezelî ve ebedî bir Müreccihi gösterdikleri gibi, mahlûkiyetleriyle de bir Hâlik-ı Ezelî’yi bedâheten[5] gösterirler.

Bu hakikate karşı artık “Cenâb-ı Hakk’ı –hâşâ– kim yarattı?” diye firavunâne sual soranlar, devir ve teselsülü ve bunların muhaliyetini bilmemekle, cehl-i mürekkep içinde bulunduklarını ve nefisleriyle mugalâta yaptıklarını ifade etmiş olurlar.


[1]       Teselsül: Kesintisiz olarak birbirini tâkip etme, zincirleme devam etme.

[2]       Nursî, Sözler, RNK Neşriyat, İstanbul 2020, s. 822.

[3]       Mezkûr: Adı geçen, sözü edilen, yukarıda anılan, zikrolunan.

[4]       Nursî, İşârâtü’l İ’caz, RNK Neşriyat, İstanbul 2020, s. 15.

[5]       Bedâhet: Çok açık bir şekilde.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X