Nasıl Bir Maârif?

Fen ve Din İlimlerinin Birlikte Okutulması

Fen ve Din İlimlerinin Birlikte Okutulması

Bediüzzaman Hazretleri mâarifimizde temel politika olarak dinî ve fennî ilimlerin birlikte yürütülmesini tavsiye etmekte ve şöyle buyurmaktadır:

“Vicdanın ziyâsı ulûm-u diniyedir.[1] Aklın nûru, fünûn-u medenidir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecellî eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit; birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe tevellüd[2] eder.”[3]

Üstâdımızın bu ifadelerinden anlaşılacağı gibi, bu milletin terrakkî ve teâlîsi iki meşaleyi birlikte taşımasına tevakkuf[4] eder. Bunlardan birisi “dinen tekâmül” diğeri de “maddeten terakkî”dir. Şurası açıktır ki, sadece akıl nazara alınırsa, genç nesiller şüpheci, isyankâr ve anarşist olurlar. Yalnız kalp nazara alınırsa, o zaman da mutaassıp olurlar. Bu muvazenenin dikkate alınmasında bilhassa zaruret vardır. Hem dinde hem fen sahasında mütehassıs bir neslin yetişmesiyle, milletin rûhunda ilim ve fazilet temerküz[5] edecek ve biiznillah, saadetli ve şehâmetli[6] bir medeniyeti tevlid edecektir. Bediüzzaman Hazretleri bu mesajını, Lemaat adlı eserinde nesir-nazım arası orijinal bir üslupla şöyle dile getirir:

“Nûr-u akıl, kalpten gelir.

Zulmetli münevverler bu sözü bilmeliler: Ziya-yı kalpsiz[7] olmaz nûr-u fikir[8] münevver.[9]

O nur ile o ziyâ mezc olmazsa[10] zulmettir, zulüm ve cehli fışkırır. Nûrun libasını giymiş bir zulmet-i müzevver.[11]

Gözünde bir nehar[12] var, lakin ebyaz[13] ve muzlim.[14] İçinde bir sevad[15] var ki bir leyl-i münevver.[16]

O içinde bulunmazsa, o şahm-pare[17] göz olmaz. Sende bir şey göremez. Basiretsiz basar da para etmez.

Ger[18] fikret-i beyzada[19] süveydâ-i kalp[20] olmazsa; halita-i dimağî[21] ilim ve basiret olmaz. Kalpsiz akıl olamaz.”[22]

Bu ifadelerde aklî ilimler gözün beyaz kısmına, mânevî ilimler ise siyahına teşbih edilerek, fen ve tekniğin îman ve faziletsiz olamayacağı ifade edilmiştir.

Zaten, Bediüzzaman Hazretleri fenlere, insanı mârifet-i ilâhiyeye götüren bir ziyâ, bir nur olarak bakmış ve bu hakikati şöyle dile getirmiştir:

“Her bir fen nurlu bir bürhan olup, mevcudatın silsilelerinde salkım gibi asılıp sallanan maslahat semerelerini ve ahvalin değişmesinde gizli olan faideleri göstermekle Sani’in kasd ve hikmetini ilan ediyorlar. Âdeta vehim[23] şeytanlarını tard etmek[24] için her bir fen birer necm-i sâkıptır.[25] Yani bâtıl vehimleri delip yakan birer yıldızdırlar.”[26]

Hiçbir mevcut yoktur ki, Allah-u Teâlâ’nın varlığına delil olmasın. Hiçbir zerre yoktur ki, Hâlık-ı Âlemin mevcudiyetine şâhit olmasın.

Evet, dünyevî ve uhrevî saadet ve kemalâtın merkezi mârifetullah ve muhabbetullahtır. Binâenaleyh o merkeze bağlı olmayan ve o mârifette hissesi bulunmayan her ilim faidesizdir. Çünkü ilim ve fünun-u medeniye[27] gibi kıymetli meziyetlerin hakiki kemal ve terakkîleri ve netice vermeleri ancak mârifetullaha vesile olmalarıyladır. Aksi hâlde bu kıymetli hakikatler değersiz ve neticesiz kalmakla hayal ve evhamdan ibaret olurlar.

“Evet, O’nun mârifetiyle elemler lezzetlere inkılâp eder. Evet, O’nun mârifeti olmazsa, ulûm[28] evhama tahavvül[29] eder. Hikmetler illet ve belâlara tebeddül[30] eder. Vücut âdeme inkılâp eder. Hayat ölüme ve nurlar zulmetlere ve lezaiz günahlara tahavvül eder. Evet, O’nun mârifeti olmazsa, insanın ahbabı ve mal ve mülkü insana a’dâ ve düşman olurlar. Beka, belâ olur. Kemal heba olur, ömür hevâ olur. Hayat azap olur. Akıl ikab[31] olur. Âmâl[32] âlâma[33] inkılâp eder.”[34]

Evet, O’nun mârifeti olmazsa, insanın yaratılışına konulan ve her biri iki cihanın baha ve denginde bulunan akıl, kalp, ruh ve sır gibi havas ve letaifin elmas gibi mahiyetleri cam parçaları derekesine iner.

Ne bedbahttır o kimse ki, cehâletin zıllindedir[35] ve onun tesiriyle daima mükedder ve muzdariptir. Ne mes’uttur o insan ki, irfan ile payidardır. Evet, ruh bir cevherdir, mârifet onun saykalıdır.[36] Mârifete daldıkça ruh tenevvür eder, ruh tenevvür ettikçe vicdan huzur bulur.

Bediüzzaman Hazretleri kendisini ziyarete gelen lise talebelerinin: “Bize Hâlikımızı tanıttır, muallimlerimiz Allah’tan bahsetmiyorlar!” şeklindeki suallerine cevaben: “Sizin okuduğunuz fenlerden her fen kendi lisan-ı mahsusiyle mütemadiyen Allah’tan bahsedip Hâlik’ı tanıttırıyorlar. Muallimleri değil onları dinleyiniz.”[37] buyurmuş ve bu hususta bir risale telif etmiştir.

Burada akla, şöyle bir sual gelebir: Madem her ilim ve fen mârifetullaha vesile oluyor, neden bazı muallimler Allah’tan gaflet ediyorlar, bazıları da Allah-u Teâlâ’yı, fen ve ilim nâmına inkâra sapıyorlar?

Üstad Hazretlerinin şu veciz cümlesi bu suale en güzel bir cevaptır: “Maddiyatta tevaggul[38] eden mâneviyatta gabîleşir[39] ve sathî[40] olur.”[41] Buna göre bir fen âlimi, bu kâinat kitabını, bu kadar mânâlarla, hikmetlerle dolduran Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz ilmini ve kudretini hiç nazara almadan ilmî araştırmalar yaparsa, bu çalışmalar onu hakikate ulaştıramaz. Bunlar kendi mesleklerinde ne kadar ileri de gitseler, hatta sahalarında dâhi bile olsalar, mânâ âlemine ait hakikatleri keşfedemezler. Taassup ve enaniyetten doğan acib bir ruh hâleti ile mesleklerini mârifetullaha bir türlü vesile yapamazlar. Kendi sahalarında ileri gitmeyi esas maksat ittihaz etmekle, ilimlerini vasıta değil maksat kabul eder ve îman vadisinde çok gerilerde kalırlar.

Hâlbuki kâinattaki âhenk ve nizamdan tezâhür eden her ilim kendi lisanıyla hep Allah’ı anlatır ve O’nu ilan eder. Evet, ilim öyle bir sıfattır ki, insan onun nûruyla her hakikati keşfedebilir. Malumdur ki, insan herhangi bir şeyi önce düşünür, tahkik ve tetkik eder, sonra netice hakkında hüküm verir. Buna binâen, ilmin yanında tefekkür de şarttır.

Evet, ilmin Allah’a isal eden cihetinden gaflet eden bazı mütefenninler, muhakeme ve fikirlerinde tebeî[42] bir nazar ile iktifa etmişlerdir. Âdeta ilme ve sanata kendi zâtları için bakmış, perdeyi delip hakikati bulamamışlardır. Bunlar kendi sahalarında mâhir olsalar bile, bir cihetten nâkıstırlar. Çünkü eseri görüp müessiri, sanatı görüp Sânii görememekten daha büyük bir noksanlık olamaz. Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle: “Basar[43] masnuatı[44] görüp de, basiret Sânii görmezse, çok garip ve pek çirkin düşer…”[45]

Yine Bediüzzaman Hazretleri “aklı gözüne inmiş” bu gibi mütefenninlerin meslekleri hakkında: “…İlm-i hikmet dedikleri felsefe ise; hurûf-u mevcudâtın[46] tezyinâtında ve münâsebatında dalmış ve sersemleşmiş, hakikatin yolunu şaşırmış… Şu kitab-ı kebirin hurûfatına ‘Mânâ-yı Harfi’ ile, yani Allah hesabına bakmak lazım gelirken; öyle etmeyip ‘Mânâ-yı ismi’ ile yâni mevcudata mevcudat hesabına bakar, öyle bahseder. ‘Ne güzel yapılmış’a bedel, ne güzeldir’ der, çirkinleştirir. Bununla kâinatı tahkir[47] edip kendisine müştekî[48] eder. Evet, dinsiz felsefe, hakikatsiz bir safsatadır ve kâinata bir tahkirdir…”[49] buyurmuşlardır. Üstâdımız bu ifadelerinde her mahlûku, bu kâinat kitabının bir harfi gibi kabul etmiş ve Allâmül Guyub’dan bahsetmeksizin tahsil edilen fennî ilimlerin “bir safsata ve bu kâinata bir tahkir” olduğunu ifade buyurmuştur.

Bediüzzaman Hazretleri bir başka eserinde ehl-i küfür hakkında şöyle bir tasnif yapar: “İtikad-ı küfriye,[50] iki kısımdır:

Birisi: Hakaik-i İslâmiye’ye[51] bakmıyor. Kendine mahsus yanlış bir tasdik ve bâtıl bir itikad ve hata bir kabuldür ve zâlim bir hükümdür. Bu kısım bahsimizden hariçtir. O bize karışmaz, biz de ona karışmayız.

İkincisi: Hakaik-i îmaniyeye[52] karşı çıkar, muaraza[53] eder. Bu dahi iki kısımdır:

Birisi: Adem-i kabuldür.[54] Yalnız ispatı tasdik etmemektir. Bu ise bir cehildir, bir hükümsüzlüktür ve kolaydır. Bu da bahsimizden hariçtir.

İkincisi: Kabul-ü ademdir.[55] Kalben ademini tasdik etmektir. Bu kısım ise bir hükümdür, bir itikattır, bir iltizamdır. Hem iltizamı için nefyini ispat etmeye mecburdur.”[56]

Bu hususu bir başka eserinde şöyle izah eder:

“Küfür ve dalâlet iki kısımdır. Bir kısmı amelî ve fer’î[57] olmakla beraber, îman hükümlerini nefyetmek ve inkâr etmektir ki, bu tarz dalâlet kolaydır. Hakkı kabul etmemektir, bir terktir, bir ademdir bir adem-i kabuldür. İkinci kısım ise, amelî ve fer’î olmayıp, belki itikadî ve fikrî hükümdür. Yalnız îmanın nefyini değil, belki îmanın zıddına gidip bir yol açmaktır. Bu ise, bâtılı kabuldür, hakkın aksini isbattır. Bu kısım, îmanın yalnız nefyi[58] ve nakizi[59] değil, îmanın zıddıdır. Adem-i kabul değil ki kolay olsun. Belki kabul-ü ademdir ve o ademi ispat etmekle kabul edilebilir.”[60]

Günümüzde bir kısım ilim adamları fen ve teknik sahasındaki bilgilerini küfre vesile etmeyi âdeta bir meslek hâline getirmişlerdir. Materyalist, evrimci ve ateist olan bu mülhidlerin bâtıl telakkîleri hakkında Üstad Hazretleri “Kabul-ü Adem” tâbirini kullanır. Kabul-ü adem, hiçbir hakikati olmayan bir safsatayı fikir olarak benimseyip, bunun ispatına çalışmak demektir. Bunlar îman hakikatlerini inkâr etmeyi dâvâ hâline getirmişlerdir. İnkârcı bilim adamları arasında çoğunluğu teşkil eden diğer bir grubun inanç tarzı ise “Adem-i Kabul” tâbiriyle ortaya konulmuştur. Adem-i kabul, hiçbir delile dayanmadan, neden ve niçinini araştırmadan herhangi bir îman hakikatine inanmamaktır. Bunlar inkârlarını dâvâ hâline getirmeyen, sadece dünyevî, fânî zevklerinin tatmininden başka bir şey düşünmeyen inançsız sefih insanlardır. Bunların ruh hâletlerini Bediüzzaman Hazretleri, kendi lisanlarıyla şöyle dile getirir: “…Hayvan gibi hayatımızı keyf ve lezzetle geçirmek için, sefâhat ve eğlencelerle bu ince şeyleri düşünmeyerek yaşayacağız.”[61]

Elbette ki, böyle bir düşünce sâhibinin ilmi, kendisini hidâyete götüremez. Bal yapmakta mükemmel bir kimyager ve mühendis olan arı, bu maharetlerine rağmen hayvaniyetten kurtulamadığı gibi, inançsız bilim adamları da mesleklerinde her ne kadar mâhir de olsalar, insaniyet şerefinden pay alamazlar.

Allah-u Teâlâ Hazretleri bu münkirler hakkında:

اُو۬لٰٓئِكَ كَالْاَنْعَامِ بَلْ هُمْ اَضَلُّ

“Onlar hayvanlar gibidirler, hatta onlardan daha da aşağıdadırlar.”[62] buyurarak, onları insan sınıfından çıkarmıştır.

Böyle kişiler îman hakikatleri üzerinde hiç kafa yormadıkları için bu sahada söz sâhibi değillerdir ve inkârlarının bir hükmü yoktur. Bu hakikatin izahını, Bediüzzaman Hazretleri şöyle dile getirir: “Bir şeyden uzak olan bir kimse, yakın olan adam kadar o şeyi göremez. Ne kadar zeki olursa olsun, o şeyin ahvali hakkında ihtilafları olduğu zaman, yakın olanın sözü muteberdir. Binâenaleyh, Avrupa feylesofları, maddiyatta şiddet-i tevaggulden[63] dolayı îman, İslâm ve Kur’ân’ın hakaikinden pek uzak mesafelerde kalmışlardır. Onların en büyüğü, yakından hakaik-i İslâmiye’ye vukufu olan âmi[64] bir adam gibi de değildir. Ben böyle gördüm, nefsü’l emir de benim gördüğümü tasdik eder. Binâenaleyh, şimşek, buhar gibi fennî meseleleri keşfeden feylesoflar, Hakk’ın esrarını, Kur’ân nurlarını da keşfedebilirler diyemezsin. Zira onun aklı gözündedir. Göz ise kalp ve rûhun gördüklerini göremez. Çünkü kalplerinde can kalmamıştır. Gaflet, o kalpleri tabiat bataklığında çürütmüştür.”[65]

Evet, Allah’ın varlığı ve birliği, her insaf sâhibi ve hakperest ehl-i ilmin gönül âleminde güneşten daha zâhirdir. İrfan ve mârifet bahrine dalan, gerçek mânâda ilmin mahiyetini idrak eden, etrafına nazar-ı ibretle bakan âlim ve mütefekkir bir zât, akılları hayrette bırakan, gökleri yıldızlarla, zemini çiçeklerle müzeyyen şu muhteşem kâinatta, Vücud-u Bari hakkında nasıl tereddüt ve şüpheye düşebilir ve O’na bütün latifeleriyle îman edip, muhabbet etmeden nasıl rahat nefes alabilir? Hilkatin ince sırlarını, hayattar kanunlarını keşfedecek kadar yükselmiş olan bir fikir ile bu sır ve kanunlar inkâr edilemez.

Elbette ki, her akıl sâhibinin taklidi mümkün olmayan bu nizam ve sistemin bir mucidi, bir nâzımı olduğuna inanması zaruridir.

Bu vesile ile Allah-u Teâlâ Hazretlerinin varlığını ilim lisanıyla anlatan fen âlimlerinin fikirlerinden birkaç örnek vermeyi münasip gördük.

Mesela, Max Planck şöyle demiştir: “Hangi sahada olursa olsun, ilimle ciddi uğraşan herkes, ilim mâbedinin kapısındaki ‘Îman et!’ yazısını görür. Çünkü îman, ilim adamının vazgeçemeyeceği bir özelliktir.”

Yine dünyanın meşhur fizikçilerinden Lord Cliffen de: “Derin düşündüğünüzde ilimler sizi, Allah’ın varlığını kabul etmeye zorlayacaklardı?” der.

Büyük fizikçi Einstein da: “Bana kâinattaki mucizeleri ve hayatın sırlarını seyretmek kâfi gelir. Tabiatta tecellî etmekte olan sonsuz ilim ve hikmetin milyonda birini anlamaya çalışmak! İşte benim işim.” demiştir.

Astronomi âlimlerinden Edward Young ise: “İnanmayan astronom delidir.” diye hükmetmiştir. Meşhur bilim adamı Newton: “Hiçbir şeye lüzum yok, bir baş parmak bile Allah’ın varlığını ispata yeter.” diyor ve ilave ediyor: “Allah’a inanmaksızın kâinatın nizamı izah edilemez.”

Yine Bediüzzaman’ın tâbiriyle mülhem keşşaflardan Pasteur: “Kâinata, zerre zerre nakşedilen bu harika bilgi ancak Allah’ın nihayetsiz ilim ve kudretiyle olabilir. Mârifet bahrine daldıkça îmanım kemâle eriyor.” demektedir. Galilei ise beyanında: “Kâinat, matematik dille ve geometri yazısıyla telif edilmiş bir kitaptan farksızdır.” diyor.

Yine tabiat bilimcisi Faeber: “Derimin yüzülmesi, Allah’a îmanımın soyulup çıkarılmasından bana daha kolay gelir.” demektedir.

Bugün Garp âleminde ilim ve irfanları sayesinde îmanla müşerref olan birçok ilim adamı mevcuttur. Ve bunların sayısı her geçen gün artmaktadır.

Fen inkişaf ettikçe Hakaik-i îmaniye ve Kur’âniye, erbab-ı basiret yanında güneş gibi parlamaktadır. Bu hakikatlere ihatalı bir nazar ve derin bir tefekkürle teveccüh edilse, kabul edilmemeleri mümkün değildir.

Üstad Hazretleri, Kur’ân’ın hikmetiyle felsefenin mukayesesini yaparken şöyle buyurur: “Hikmet-i Kur’âniye ise, nokta-i istinadı, kuvvet yerine ‘Hakkı’ kabul eder. Gayede, menfaat yerine ‘fazilet ve Rıza-yı İlâhi’yi kabul eder. Hayatta, düstur-u cidâl[66] yerine ‘düstur-u teavünü’[67] esas tutar. Cemaatlerin râbıtalarında unsuriyet ve milliyet yerine ‘Râbıta-i dinî ve sınıfî ve vatanî’[68] kabul eder. Gayâtı,[69] ‘Hevasat-ı nefsâniyenin nâmeşrû tecâvüzâtına sed çekip, rûhu maâliyâta[70] teşvik ve hissiyât-ı ulvîyesini[71] tatmin etmektir ve insanı, kemalât-ı insaniyeye sevk edip insan etmektir.”[72]

Bu düsturları hayatına mal etmiş bir gençliğin yetişmesi ise, ancak maârifimizde dinî ve fennî ilimlerin birlikte okutulmasıyla mümkün olabilir.

Evet, böyle bir maârifin neticesi bir barika-i saadettir[73] ki, uğradığı gönülleri serapa[74] nûra gark eder. Bir nesim-i necattır[75] ki; estiği zihinleri nevbahar eder. Ancak böyle bir maârif ile milletimizin izzet ve ikbali teminat altına alınabilir. Evet, maârifimiz talebelerin fikirlerinin tenevvürüne itina etmeye mecbur olduğu gibi, kalplerini de nazar-ı itibara alıp, kalpleri maârif-i Rabbaniyenin şualarıyla ziyâlandırmalıdır.

Evet, maârifimizden büyük ideali, ilim ve mâneviyatı, başka bir ifadeyle Şark ile Garp’ı telif ve terkip etmek olmalıdır. Çünkü insanlığın, hatta dünyanın hayır ve salâhı, huzur ve saadeti, sulh ve selâmeti buna bağlıdır. Bu hem dinin, hem de aklın muktezasıdır. Ancak bunu yaparken dengeli ve muvazeneli bir yol takip etmek zaruridir.


[1]       Ulûm-u diniye: Dinî ilimler.

[2]       Tevellüd: Doğma, meydana gelmek, ileri gelmek.

[3]       Nursî, Münâzarât, s. 86.

[4]       Tevakkuf: Beklemek, oIması başka bir şeye bağlı bulunmak.

[5]       Temerküz: Bir merkezde toplanma.

[6]       Şehâmet: Zekâ ile beraber olan cesâret, aklın kontrolünde olan yiğitlik.

[7]       Ziya-yı kalb: Kalp ışığı.

[8]       Nûr-u fikir: Fikir nûru, düşünce ışığı.

[9]       Münevver: Aydın, aydınlanmış.

[10]      Mezc olma: Karışma, bütünleşme.

[11]      Zulmet-i müzevver: Yalancı aydınlık; aydın gibi görünen aldatıcı karanlık.

[12]      Nehar: Gündüz.

[13]      Ebyaz: Beyaz, aydınlık.

[14]      Muzlim: Karanlık.

[15]      Sevad: Karartı.

[16]      Leyl-i münevver: Aydınlık gece.

[17]      Şahm-pâre: Yağ parçası.

[18]      Ger: Eğer.

[19]      Fikret-i beyzâ: Beyaz fikir.

[20]      Süveydâ-i kalp: Mânevî kalbin ortasında olduğu kabul edilen öz nokta.

[21]      Halita-i dimağî: Beyindeki karışım.

[22]      Nursî, Sözler, s. 705-706.

[23]      Vehim: Kuruntu, varsayım, zan.

[24]      Tard etmek: Uzaklaştırmak, kovmak.

[25]      Necm-i sâkıp: Karanlığı delip geçen parlak yıldız.

[26]      Nursî, İşârâtü’l İ’caz, s. 87.

[27]      Fünun-u medeniye: Modern ilimler.

[28]      Ulûm: İlimler.

[29]      Tahavvül etmek: Dönüşmek.

[30]      Tebeddül etmek: Değişmek.

[31]      İkab: Ceza, azap, işkence.

[32]      Âmâl: Emeller; arzular, istekler.

[33]      Âlâm: Elemler; acılar, üzüntüler.

[34]      Nursî, Mesnevî-i Nuriye, Envâr Neşriyat, İstanbul 1993, s. 110.

[35]      Zıll: Gölge.

[36]      Saykal: Cila.

[37]      Nursî, Asâ-yı Mûsâ, s. 23.

[38]      Tevaggul: Bir işle devamlı uğraşma, çok meşgul olma.

[39]      Gabî: Anlayışı kıt olan, kalın kafalı kimse.

[40]      Sathî: Derinliği olmayan, derine inmeyen, yüzeyde kalan, yüzeysel.

[41]      Nursî, Muhakemat, Envâr Neşriyat, İstanbul 1993, s. 18.

[42]      Tebeî: Kasdî olmayan, dolayısıyla.

[43]      Basar: Görme duyusu.

[44]      Masnuat: Sanatla yaratılmış varlıklar.

[45]      Nursî, Mesnevî-i Nuriye, s. 210.

[46]      Hurûf-u mevcudât: Büyük bir kitap olan kâinatın harfleri hükmündeki varlıklar.

[47]      Tahkir: Hakaret etme, aşağılama.

[48]      Müştekî: Şikâyetçi.

[49]      Nursî, Sözler, s. 131-132.

[50]      İtikad-ı küfriye: Küfür itikadı, inkâra dayalı inanç biçimi.

[51]      Hakaik-i İslâmiye: İslâm!ın gerçekleri, esasları.

[52]      Hakaik-i îmaniye: Îman hakikatleri, gerçekleri.

[53]      Muaraza etmek: Mücadele etmek, karşı gelmek.

[54]      Adem-i kabul: Kabule yanaşmama, bir hükme varmama.

[55]      Kabul-ü adem: Yokluğunu iddia etme, inkâr etme.

[56]      Nursî, Şuâlar, Envâr Neşriyat, İstanbul 1994, s. 102-103.

[57]      Fer’î: Esasa ait olmayan, ayrıntı.

[58]      Nefyetmek/nefy: İnkâr etmek.

[59]      Nakiz: Bir şeyin hüküm ve mânâsının tersi, muhalifi.

[60]      Nursî, Lem’âlar, s. 78.

[61]      Nursî, Asâ-yı Mûsâ, s. 18.

[62]      A’râf, 7/179.

[63]      Şiddet-i tevaggul: Bir şeye fazlaca dalma.

[64]      Âmi: Basit, sıradan.

[65]      Nursî, Mesnevî-i Nuriye, s. 239.

[66]      Düstur-u cidâl: Mücadele ve kavga prensibi.

[67]      Düstur-u teavün: Yardımlaşma prensibi.

[68]      Rabıta-i dinî ve sınıfî ve vatanî: Din, sınıf ve vatan bağı.

[69]      Gayât: Gayeler, amaçlar.

[70]      Maâliyât: Yüksek ve derin fikirler.

[71]      Hissiyat-ı ulviye: Yüksek duygular.

[72]      Nursî, Sözler, s. 408.

[73]      Barika-i saadet: Huzurun pırıltısı.

[74]      Serapa: Tepeden tırnağa.

[75]      Nesim-i necat: Kurtuluş rüzgârı.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X