Habib-i Ekrem’in Siyaseti
Bir terim olarak siyaset: “Devleti ilgilendiren olayların sistematik ve düzenli bilgisidir.” Başka bir ifade ile “siyaset, devlet idare etme sanatıdır.”[1]
Diğer bir tarife göre de siyasî bir parti kurarak, memleket idaresine tâlip olmak ve kendisine has düstur ve prensiplerle devlet yönetimini ele almaktır.
Siyaset, “diplomatlık”, “politika” anlamlarına geldiği gibi, “insanların dünya ve âhiret işlerini tanzim etme gayreti ve mesaisi” mânâlarına da gelir.
Hüccet’ül-İslâm İmam-ı Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Din adlı eserinin birinci cildinde siyaseti dört kısma ayırmaktadır:
1. Peygamberlerin siyaseti: Dünya ve âhirete taalluk eden ilâhi emirlerin tümünü, umum insanlara tebliğ, tâlim ve tatbik etmektir.
2. Hükûmetin siyaseti; kalkınmanın temel unsurları olan ziraat, ticaret, maârif ve sanayi kesiminin millet ve memleket menfaati hesabına tanzim ve koordinasyonudur.
3. Vaiz ve nasihlerin siyaseti; Allah’ın emirlerini ve Kur’ân’ın hükümlerini tebliğ edip, yasaklarından sakındırmaktır.
4. Müceddit ve mürşitlerin siyaseti; Kur’ân’ın daha ziyâde itikat, ibâdet, ahlâk ve fazilete bakan cihetlerinin, o asrın anlayış seviyesine uygun olarak izahı ve isbatıdır. Bu siyasetin temelinde, kalp ve vicdanın tatmini, ruh ve aklın tenvir ve irşadı esastır.
Hz. Muhammed (s.a.v.) büyük bir kudrete haiz idi. Bu sayede fazla kan dökülmeden huzur ve barışı tesis etti. O’nun heybet ve haşyetinden düşmanın kalbine korku dolardı.
O’nu zehirli kılıçlarıyla öldürmeye çalışan müşriklerin en kahraman yiğitleri Allah Rasûlü ile karşılaşınca korkudan titremeye başlar ve ellerinden kılıçlar yere düşerdi.
En isyankâr kabileler O’nun adını duyunca endişeye kapılırlardı. Medine civarında yaşayan Yahudiler O’na isyan ettiler, ancak sonunda mağrur başlarını eğerek itaat etmek zorunda kaldılar. Günahkâr ve mücrimler tevbe ederek O’na boyun eğip itaat ettiler. Elbette ki O’nun bu haşyet ve heybeti, Hakk’ın heybetiydi. O, Hak’tan aldığı bütün kuvvet ve kudretini; heybet ve haşyetini hak yoluna sarf etti. Rasûl-i Ekrem’e bu yüksek meziyet ve bu kudsî mahiyet O’na ezelden mukadder idi.
Rasûl-i Ekrem’in en büyük muvaffakiyeti putperestlik ile bâtıl itikatları kökünden söküp atmasıdır.
Hz. Peygamber (s.a.v.) büyük bir siyasî dâhi ve fevkalâde bir müdebbir[2] idi. Zamanın devlet ve kabile başkanlarına mektuplar yazdı ve elçileri vasıtasıyla onlara İslâm’ı tebliğ etti. Başta Kayser-i Rumî, Acem kisrası, Habeş Kralı Necâşî, Mısır valisi, Bulga ve Yemâme melikleri olmak üzere birçok meliklere sefirlerini göndererek Allah’ın varlığını ve birliğini ve kendisinin âhirzaman nebisi olduğunu tebliğ etti. Bunun için, Abdullah b. Huzeyfe’yi İran’a, Dihye’yi Bizans’a; Hâtib b. Beltea’yı Mısır’a; Şuca’ b. Vehb’i Gassânîler’e; Sâbit b. Amr’ı Yemâme hükümdarına; Amr b. Ümeyye’yi Habeşistan’a yolladı. Elçiler gittikleri yerlerde değişik şekillerde karşılandılar. O (s.a.v.) her hükümdarın şevket ve kudretini iyi biliyordu. Bunlardan Yemen Meliki şöyle bir şart koştu: “Beni kendisine veliaht ederse Müslüman olurum! Yoksa O’nunla cenge tutuşurum!” Fakat O da kısa bir zaman sonra ölüp Cehenneme gitti.
Mağrur Acem Kisrâsı Hüsrev Perviz, Allah Rasûlünün mektubunu alınca öfkesinden çıldıracak hâle geldi ve mukaddes nâmeyi parçalayıp savurdu. Bunu duyan Hz. Peygamber (s.a.v.):
“Allah’ım, nasıl ki o benim mektubumu parçaladı, Sen de onun mülkünü ve devletini paramparça et!”[3] diye dua buyurdular. Mektubu yırtmakla kalmayan Kisrâ, Yemen’deki valisi Bazen isimli İranlıya “Nebîlik iddia eden bu adamı hemen bana gönder!” diye emir verir. Bunun üzerine Yemen valisi iki memurun eline bir ferman verip kâinatın Efendisine gönderdi. Hz. Peygamberin huzuruna gelen memurlar:
“Kisrâ seni çağırıyor, hemen onun memleketine git. Eğer hemen gidersen, vali senin hakkında Kisrâ’ya şefaat mektubu yazar ve kurtulursun!” dediler.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) gelenlere şöyle dedi:
“Kisrâ kendi öz oğlu tarafından öldürüldü, artık öyle bir insan yok.” Daha sonra şöyle buyurdular:
“Yakında İslâm dini, Kisrâ devletinin bütün sahasını kaplayacaktır.”
Bunun üzerine hemen Yemen’e dönen memurlar, meselenin Allah Rasûlü tarafından haber verildiği gibi olduğunu öğrendiler. Yemen Valisi Bazen ile bir kısım kişiler hemen Müslümanlığı seçtiler.
Peygamber Efendimizin (s.a.v.), nasıl siyasî bir dâhi ve büyük bir devlet reisi olduğunu “Hudeybiye Barış Antlaşması”nda görmekteyiz. Bu anlaşmanın bütün maddeleri Müslümanların aleyhinde gibi görünüyordu. Hatta Peygamber Efendimiz (s.a.v.), anlaşma metninden “Allah’ın Rasûlü Muhammed” ifadesinin çıkmasını isteyen Süheyl’e itiraz etmeyip anlaşmayı imzaladı. Hudeybiye Barış Antlaşmasının bütün maddeleri Müslümanların aleyhinde olduğundan, hiç kimse bu anlaşmadan hoşnut olmamıştı, fakat Peygamber Efendimize olan hürmetlerinden dolayı da ses çıkarmamışlardı.
Bu anlaşmaya göre:
Müslümanlar bu yıl Kâbe’yi ziyaret etmeyip geri dönecekler.
İkinci sene Kâbe’yi ziyaret edecekler, ancak Mekke’de üç günden fazla kalamayacaklar.
Mekke’de yaşayan Müslümanları Medine’ye götüremeyecekler.
Mekke’de bulunan Müslümanlardan herhangi biri Medine’ye giderse, geri teslim edilecek.
Medine’de olan Müslümanlardan Mekke’ye gelmek isteyenlere mâni olunmayacak.
Arap kabileleri istediği kabilelerle sulh edebilecekler.
Bu anlaşmadan sonra, musalahayı imzalayan Süheyl’in oğlu Ebû Cendel Müslüman olmuş, Kureyş tarafından çeşitli işkencelere maruz kalmış ve bir şekilde onların elinden kurtularak Müslümanların karargâhına gelmişti. Yapılan işkenceleri sahabîlere anlatmış ve vücudunda bulunan işkence izlerini onlara göstermiş idi. Sahabîler bu manzara karşısında fevkalâde müteessir olmuş ve onun Kureyşlilere tekrar iade edilmemesini istemişlerdi. Zira Ebû Cendel’in tekrar zalimlere teslim edilmesi tahammülsüz bir manzara idi. Bu durum karşısında öfkelenip kendini kontrol edemeyen Hz. Ömer (r.a.), Peygamber Efendimizin (s.a.v.) huzuruna gelerek: “Yâ Rasûlallah! Sen Allah’ın hak peygamberi değil misin? Bizim dâvâmız hak değil mi?” diye sordu. Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “Evet” diye cevap verdi. Hz. Ömer (r.a.): “O hâlde dinimiz nâmına böyle bir zilleti niçin kabul ediyoruz?” deyince, Peygamber Efendimiz: “Yâ Ömer! Ben, irade-i İlâhiyeye uygun hareket ediyorum.” diye buyurdular ve Ebû Cendel’i geri gönderdiler.
Daha sonra Müslüman olduğundan dolayı çeşitli eziyetlere maruz kalan ve yapılan işkencelere tahammül edemeyerek Medine’ye kaçan Utbe’nin arkasından Mekkeliler iki kişi göndererek onun geri verilmesini istediler.
Utbe: “Beni tekrar putperestliğe göndermek mi istiyorsunuz?” dedi.
Vaziyet pek elimdi. Bir tarafta din nâmına himaye olunmak isteyen Utbe, diğer taraftan anlaşmanın gereğince Utbe’nin iade edilmesini isteyen Kureyşliler vardı. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) verdiği sözü yerine getirmek ve anlaşma maddelerine sâdık kalmak adına verilen söze riayet edeceğini ifade ederek yüce ahlâkını ve vaadindeki sadakatini ortaya koydu ve Utbe’ye: “Seni Kureyşlilere teslim etmekten başka bir şey yapamam. Cenâb-ı Hak sana bir çare bulur ve bir yol gösterir.” diyerek, onu gelen kişilere teslim edip geri gönderdi. İşte ahde vefa, işte sözde sadakat, işte Peygamber.
Utbe, oradan ayrıldıktan sonra Mekke’ye gitmemiş ve “Zilmerve” nahiyesine yerleşmişti. Çünkü burada bulunmak anlaşmanın maddelerine aykırı değildi. Artık burası Mekke’de kalan ve Medine’ye gidemeyen Müslümanlar için bir karargâh hâline gelmiş ve yavaş yavaş İslâm’ın kalası olmuştu. Müslümanlar durmadan kuvvetleniyor ve çoğalıyorlardı. Kureyşliler bu durumdan ziyâdesiyle korkmaya başladılar. Zira burası onların ticaret için gittikleri Suriye yolu üzerinde idi. Müşrikler kendi istekleriyle anlaşmanın “Mekke’de bulunan Müslümanlardan herhangi biri Medine’ye giderse, geri teslim edilecek.” maddesinin kaldırılmasını ve bundan sonra Mekke’deki Müslümanların serbestçe Medine’ye gidebileceklerini kabul ettiler. İşte Hz. Peygamberin (s.a.v.) siyasî dehâsı ve büyüklüğü. Hem bu anlaşma ile müşrikler Peygamber Efendimizi muhatap almış ve Müslümanların artık bir devlet olduğunu kabul etmişlerdir.
Nitekim Cenâb-ı Hak Fetih sûresinin ilk âyetlerinde bunun bir fetih olduğunu şöyle ifade buyuruyordu:
اِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحاً مُبٖيناًۙ ﴿١﴾ لِيَغْفِرَ لَكَ اللّٰهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَاَخَّرَ وَيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَيَهْدِيَكَ صِرَاطاً مُسْتَقٖيماًۙ ٢
“Şüphesiz, Biz sana apaçık bir fetih verdik. Taa ki Allah, senin geçmiş ve gelecek (her) günahını bağışlasın, üzerindeki nimetini tamamlasın ve seni dosdoğru bir yola yöneltsin.”[4]
Hem bu âyet ile Habib-i Ekrem’in, mü’minlerin anladığı şekilde bir hata yapmadığını ve yaptığı her işin ilâhi hikmete uygun olduğunu anlattı. Müslümanlar Hudeybiye musalahası çok ağır şartlar içerdiği için, bu âyetler nâzil oluncaya kadar bütün sahabîler bunu bir zillet olarak kabul ederek fevkalâde mükedder idiler. Muahede imzalandığı zaman Müslümanlar arasında fikir ayrılığı başlamış, hatta münakaşa kapısı bile açılmıştı.
Bu âyetin nâzil olmasından sonra, artık bundan sonra istikbalde hiç kimse O’na kusur bulamayacaktır. O’nun şeref ve itibarı durmadan yükselecek, her mü’minin kalbi, O’nun muhabbeti ile dolacaktır. Çünkü ismet sıfatıyla muttasıf olan Rasûl-i Kibriya günah işlemekten mahfuzdur.
Nâzil olan bu âyetlerden sonra Müslümanlar artık “Hudeybiye Antlaşması”nın nazar-ı ilâhide hakiki bir zafer olduğunu anlamışlardı. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) kendisine bu vahiy gelince, Hz. Ömer’i (r.a.) çağırıp bu müjdeyi vermiş ve O’nun da endişe ve korkusu sürura dönüşmüştür.
Hz. Peygamber (s.a.v.) Hudeybiye Barış Antlaşması ile harpleri aradan kaldırmış, barış ve güven ortamı sağlamıştı. İslâm’ı imhaya çalışan gayr-i Müslimler, bu anlaşma süresince Müslümanlarla münasebet kurdular, onları daha yakından tanıma fırsatı buldular. Nitekim sahabîlerdeki güzel ahlâkı, âlicenaplığı ve nezâheti gördüler. İslâm’ın ulviyeti gözlerine gün gibi doğdu ve kamaştırdı. Böylece İslâm’ın eşsiz güzelliklerini, ulvî seciyelerini idrak etmeye başladılar. Bu anlaşma ile Müslümanları yakînen tanıyan Kureyşlilerin içini İslâmiyet yakmaya başlamıştı. Birçok insan İslâm dinini kabul ederek Müslüman olma şerefine nail olmuş ve daha sonra bir kahraman mücahit olarak bu din uğrunda hayatlarını feda etmişlerdir. Bu eşsiz siyaset böylece hayırlı neticeler vermiş ve Hz. Peygamber (s.a.v.) bu sulhun en güzel meyvelerini almaya başlamıştı. Böylece, Allah Rasûlünün Hudeybiye Barış Antlaşması’nı imzalamasının hikmeti ve nasıl bir siyasî dâhi olduğu anlaşılmış oldu.
Allah’ın inayeti bir kez daha tecellî etmiş ve bir hezimet gibi görünen musalaha, İslâm’ın hakiki bir zaferi olmuştu. Eğer bu anlaşma olmasa idi, müşrikler İslâm’ın ulviyet ve kudsiyetini göremezlerdi.
Ayrıca, Hz. Peygamber (s.a.v.) Ehl-i Kitapla da barış içinde yaşamış ve Medine’ye hicret ettikleri zaman onlarla bazı anlaşmalar yaparak güven ortamı sağlamıştır. Ancak Yahudiler yaptıkları anlaşmalara sadakat göstermemiş ve Müslümanların aleyhine çalışmışlardır. Bunun içindir ki Yahudiler, ikiyüzlü ve riyakâr davranışları yüzünden tarih boyunca zilletle yaşamışlar ve yaşamaya da devam edeceklerdir.
[1] Sefâ Mürsel, Devlet Felsefesi, s. 221.
[2] Müdebbir: İş ve davranışlarının sonucunu inceden inceye düşünerek hareket eden, tedbirli ve ihtiyatlı davranan.
[3] İbn Kayyim el-Cevziyye, Zâdü’l-Meâd, 3/71.
[4] Fetih, 48/1-2.

Bu konuda geri bildirim bırakın