İslâm Peygamberi Barış Taraftarı İdi
Nûr-u İslâm’ın, Hudeybiye barışı döneminde on kat daha fazla intişar etmesi şâyân-ı hayrettir. Hem bu anlaşma, Hz. Peygamberin (s.a.v.) harpten ne kadar nefret ettiğinin ve sulha ne kadar meftun olduğunun en büyük delilidir. Zira Allah Rasûlü (s.a.v.):
اَنَّهُ مَنْ قَتَلَ نَفْساً بِغَيْرِ نَفْسٍ اَوْ فَسَادٍ فِي الْاَرْضِ فَكَاَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَمٖيـعاً وَمَنْ اَحْيَاهَا فَكَاَنَّمَٓا اَحْيَا النَّاسَ جَمٖيعاً
“Kim, bir insanı, bir can karşılığı veya yeryüzünde bir bozgunculuk çıkarmak karşılığı olmaksızın öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir adamın hayatını kurtarırsa, sanki bütün insanların hayatını kurtarmış olur.”[1] âyeti ile İslâm dininin, öldürmek için değil, onlara hayat verip diriltmek için geldiğini ilan ediyordu.
Asr-ı Saadetten ibretli bir hâdise:
Abdullah bin Cahş ve askerleri Nahle’ye vardıklarında, orada Kureyşlilerin kuru üzüm, deri ve benzeri şeyler yüklü bir ticaret kervanı ile karşılaştılar. Kervan Taif’ten gelmekteydi. İslâm ordusu bir baskın düzenleyerek kervanı ele geçirdiler. Mekke’nin ileri gelenlerinden Hakem bin Keysân’ı da esir ederek, Medine’ye geri döndüler.
Peygamber Efendimiz, Hakem bin Keysân’ı İslâm’a dâvet etti, fakat o, bu dâveti kabul etmediği gibi, İslâm’la alay etmeye ve Peygamber Efendimize dil uzatmaya başladı. Onun bu alaylarına daha fazla dayanamayan Hz. Ömer (r.a.):
“Yâ Rasûlallah! Bu adamla ne diye konuşuyorsun? Bu, hiçbir zaman Müslüman olmaz, verelim cezasını gitsin.” dedi.
Peygamber Efendimiz, Hz. Ömer’in sözünü dikkate almadı. Anlatmaya devam etti. Uzun konuşmalardan sonra Hakem anlatılanlardan ikna oldu ve kelime-i şehâdet getirerek İslâm’a girdi. Bu durum karşısında ziyâdesiyle sevinen Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Hz. Ömer’e ve ashabına dönerek şöyle buyurdular:
“Eğer sizin bu zât hakkındaki görüşünüze uysaydık, onu ilk anda öldürmüş, cehenneme yollamış olurduk.”
Peygamberimizin bu sözü düşündürücü olduğu kadar da uyarıcıdır. Evet, asıl hüner, Cehenneme adam göndermek değil, Cennete adam kazandırmaktır.
Hz. Ömer de Hakem’i her gördüğünde: “Eğer benim dediğim olsaydı, şimdi bu kişi cehennemde olacaktı.” diye söylenip üzüntü duyardı.
Kaderin şu ibretli tecellisine bakınız ki, Peygamber Efendimizin sabrı ve hoşgörüsü sayesinde küfürden kurtulup İslâm ile şereflenen Hakem, daha sonra müşriklerin hazırladığı Maune Kuyusu komplosunda şehit düşmüş ve en yüce bir mertebeye ulaşmıştır.
Demek ki bir Müslümanın gayesi; Allah’ı inkâr eden ve O’na ortak koşanları öldürmek değil, onların bâtıl inançlarını düzeltmeye çalışmaktır. Kendileri küfürlerinden vazgeçmeseler bile, onların çocuklarını îmanlı bir nesil olarak yetiştirmektir.
Hz. Peygamber (s.a.v.) hiçbir zaman haksız yere kan dökmemiştir. Dökülen kanlara O değil, Kureyşliler sebep olmuşlardır. O’nun muharebelere girmesi şerri def etmek, Müslümanların hayatını muhafaza, selametini temin ve İslâm’ın nûrunu parlattırmak içindi. Savaş yapmak O’nun gaye-i hayali değildi. Zira O rahmet peygamberidir ve daima sulh ve müsâlemeti[2] esas almıştır. Ancak o dönemde, zaman ve zemin itibarıyla, harp olmadan İslâm dinini yaymak, tevhid inancını yerleştirmek mümkün değildi. Eğer Bedir, Uhud ve Hendek muharebeleri yapılmasa idi, belki de İslâm’ın nûru Şark’tan Garp’a kadar yayılmazdı.
Evet, O’nun nâmı bütün âlemde duyuldu. Cenâb-ı Hak, O’nun ismini kendi ismi ile beraber zikrederek beş vakit ezanda minarelerden ilan etti ve her namazda bütün mü’minler Allah’ın ismi ile beraber O’nun ismini de zikretmektedir. Mevlüt sâhibi Süleyman Çelebi’nin “Yazdın adın ile adımı” mısrası bu hakikati ifade eder. Bu hâl hiçbir peygambere nasip olmamıştır. İşte Hz. Peygamberin (s.a.v.) Allah’ın yanındaki itibarı, kıymeti ve derecesi!
İslâmiyet hakkında ciddi araştırma yapmayan bazı Batılı yazarlar, İslâmiyet’in kılıç ve kuvvetle yayıldığını ileri sürmektedirler. Buna delil olarak da gerek Peygamber Efendimizin (s.a.v.) hayatında, gerekse ondan sonra meydana gelen harpleri ileri sürmektedirler. Hudeybiye’ye bin dört yüz kişi ile gelen Rasûlullah Efendimizin (s.a.v.) iki sene sonra on bin sahabîyle Mekke’yi fethetmesi, İslâmiyet’in tebliğ ve barış ortamında yayıldığının en güzel delillerinden biridir.
İslâm’ın kılınç ile yayıldığını iddia edenler, acaba bir buçuk sene devam eden Hudeybiye Barış Antlaşması sırasında Müslümanların sayısının on katına çıkmasını kılınca mı verecekler? Yoksa İslâm’ın barış ortamında ikna ile, tebliğ ile ve nasihat ile intişar ettiğini kabul mü edecekler?
Onların bu iddiaları, İslâm’ın nûruna karşı duydukları haset ve kinlerinden başka bir şey değildir. İslâmiyet’in ulvî hakikatlerine vâkıf olan kimselere malumdur ki, İslâmiyet kılıç ve kuvvetle değil, tebliğ ve irşad ile yayılmış, kendisini kalplere ve akıllara böylece kabul ettirmiştir. “Dinde zorlama yoktur.” âyeti şiddet ve cebiri yasaklamıştır. Çünkü hak bâtıldan, hayır şerden tamamen ayrılmıştır. İslâmiyet’in kudsî ve parlak hakikatleri ortada iken, gerek din, gerekse başka konularda zor ve cebir olmamıştır ve olamaz da.
Piskopos Volter Meron verdiği bir konferansta şöyle demiştir:
“Müslümanların dini, Kur’ân dinidir. Bu din barış, emniyet ve huzur dinidir.”
İnanmak bir vicdan ve gönül işidir, kılıç ve silah ise vicdanlara hükmedemez. Şayet cebir ve silahın vicdana tesiri olsaydı, İslâmiyet’in yayılmaya başladığı ilk yıllarda bütün kuvvet ve silah ellerinde olan müşrikler, İslâm’a girenlere mani olabilirdi.
Hz. Bilal’i (r.a.) kızgın taşların altında işkence ve zorlamalara tâbi tutmalarına rağmen, onun yine “Allah-u Ehad” demesi gösteriyor ki, cebir ve işkencenin vicdana hiçbir tesiri yoktur. Şimdiye kadar hiçbir insanın şiddet ve zor kullanma ile İslâm dinine girdiği görülmemiştir. Nitekim bir âyette mealen şöyle buyurulur:
فَذَكِّرْ اِنَّـمَٓا اَنْتَ مُذَكِّرٌ
لَسْتَ عَلَيْهِمْ بِمُصَيْطِرٍۙ
“Yâ Muhammed! Sen nasihat et, esasen sen sadece bir nasihat edicisin. Onlara zor kullanacak değilsin.”[3]
Buna göre, bütün Müslümanların vazifesi Hz. Peygamber’î örnek alarak irşad yolu ile insanları İslâmiyet’e dâvet etmektir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Mekke-i Mükerreme’de tek başına, silahsız ve kuvvetsiz olduğu hâlde Hz. Ebû Bekir, Hz. Osman, Said İbn-i Ebî Vakkas, Hz. Talhâ, Hz. Zubeyir, Hz. Ömer ve Hz. Hamza gibi birçok insanın İslâmiyet’e girmelerine vesile olmuştur. Mekke’nin ileri gelenleri olan bu zâtların İslâmiyet’i silah zoruyla kabul ettiklerini söylemek mümkün müdür?
Müslümanlar “Kılıç zoruyla Müslüman olmadılar. Fakat Müslüman olmaları sebebiyle kılıca hedef oldular ve Allah yolunda kılıç kuşandılar.”
İslâm dininin tekâmül ve inkişafının hiçbir zaman silah zoruyla olmadığı tarihçe de malumdur. Bugün Batı dünyasında birçok ilim ve fikir adamının İslâmiyet’i kabul etmesi bunun en büyük şâhididir.
Tarihçi Thomas Arnold (1795–1842) bunu teyid ederek şöyle demektedir:
“Muhammed’in dâveti ilk devirlerde, yani on ikinci yüzyılda Haçlılardan birçoğunu kendisine çekmiştir. Bu, sadece Hıristiyanların halk tabakasına mahsus değildir. Bilakis bazı liderler ve komutanlar, Hıristiyanların galibiyeti elde edecekleri saatlerde bile Müslümanlığı kabul etmişlerdir.”
İslâm’ın barış dini olması, getirdiği esasların sağlamlığı ve hakikatlerinin güzelliği on dört asır boyunca, başka din mensuplarının bölük bölük İslâm’a girmelerine vesile olmuş ve kıyâmete kadar da olmaya devam edecektir. İslâm dini, zulmedenlerin zulmüne engel olmak ve evrensel barışı sağlamak için ancak belli şartlarda savaşa izin verir. Bir âyette mealen şöyle buyurulur:
اُذِنَ لِلَّذٖينَ يُقَاتَلُونَ بِاَنَّهُمْ ظُلِمُوا
“Kendilerine savaş açılan kimselere, zulme uğramaları sebebiyle savaşmalarına izin verildi.”[4]
Âyette doğrudan savaş emri yerine “izin verildi” denilmesi düşündürücüdür. Burada savaşın, zâtında güzel bir şey olmayıp, ancak zorunlu hallerde yapılacak bir şey olduğuna dikkat çekilmiştir.
Başka bir âyette de Müslümanların savaşacağı kimseler müşrik oldukları hâlde şöyle buyrulmaktadır:
وَقَاتِلُوا فٖي سَبٖيلِ اللّٰهِ الَّذٖينَ يُقَاتِلُونَكُمْ وَلَا تَعْتَدُوا اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَدٖينَ
“Sizinle savaşanlarla siz de Allah yolunda savaşın. Haddi aşmayın. Allah haddi aşanları sevmez.”[5] buyurulmuştur. İslâm zorunlu hallerde yapılan savaşlarda bile vahşete ve aşırılığa asla izin vermez. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.) komutanlarına “kadınları, çocukları, yaşlıları, ibâdetle meşgul olanları” öldürmemelerini tembih etmiştir.
Kemiyeten az, fakat keyfiyeten celâdetli mücâhitler sayesinde Arap Yarımadasının kısa bir zamanda fethedilmesi de, O Peygamber-i Zîşan’ın tedbir, siyaset ve iktidarının neticesidir.
[1] Mâide, 5/32.
[2] Müsâlemet: Barış, huzur ve güven içinde olma durumu.
[3] Ğâşiye, 88/ 21-22.
[4] Hacc, 22/ 39.
[5] Bakara, 2/190.

Bu konuda geri bildirim bırakın