Hayatım Hatıralarım

Hacı Mustafa Efendi ve Tahsil Hayatına Başlangıç

Hacı Mustafa Efendi ve Tahsil Hayatına Başlangıç

Mustafa Efendi İstanbul’dan döndüğünde mevsim güz idi. Babamla birlikte Hoca Efendi’nin evine gittik. Evinin güzelliği sadeliğindeydi. Oturduğu odanın duvarlarını kitaplar ve levhalar süslemişti. Babam geliş sebebimizi anlatınca, Mustafa Efendi çok memnun oldu ve bize yakın ilgi gösterdi. Bana dönerek:

“Sen niçin okuyacaksın, biliyor musun?” dedi.

Heyecanımdan ve sıkılganlıktan ne diyeceğimi bilemedim. Sadece sustum.

“Niyet çok önemlidir. “Ben okuyayım da müftü olayım, imam olayım” gibi şeyler düşünerek okursan, bu ilim sana fayda vermez. Peygamberimiz (s.a.v):

اَللَّهُمَّ إِنِّي اَعُوذُ بِكَ مِنْ عِلْمٍ لاَيَنْفَعُ

“Allah’ım, fayda vermeyen ilimden sana sığınırım.”[1] buyurmuştur. Sen Allah rızâsı için okuyacaksın. Her şey bir şeydir, fakat cehâlet hiçbir şeydir. Sen “Ben cehâletten kurtulacağım.” diye okuyacaksın, “Ben bu ümmet-i Muhammed’e ahlâkı, ibâdeti, îmana ait hakikatleri öğreteceğim.” diye okuyacaksın. Bir de şartlar ne kadar ağır olursa olsun, ilim tahsilinden asla vazgeçmeyeceksin. Ben ölsem bile gidip başka yerde ilim öğreneceksin. Gücünün yettiği kadar bu ilmi öğrenmeye gayret edeceksin. Büyüklerimizin güzel bir sözü var: “Yarım hekim can, yarım molla din götürür.” derler. Bazen yarım ilmin zararı çok büyük olur. Netice itibariyle hakiki saadet yalnız ilimdedir. O ilim ise Kur’ân ilmidir.” diyerek, ilmin ehemmiyetini anlattıktan sonra:

“Önümüzdeki Çarşamba günü kitabını al gel.” dedi.

Çarşamba günü gittik ve ilk dersimizi aldık. Her gün sabah kalkınca, babam bize sabah namazını kıldırıyordu. Sabahın erken saatinde karlara bata çıka faytonların izinden Mustafa Efendi’nin evine gidiyorduk. Mustafa Efendi’nin kardeşi Hüsnü Efendi, bizim geleceğimizi bildiği için kapının gerisinde bizi bekler ve kapıyı açardı. O kadar erken saatte gitmemizin sebebi, polislerin bizi görmemesi idi. O zamanlar Kur’ân ve dinî ilimleri okumak yasaktı, ezanlar da Türkçe okunuyordu. Polisler daha uyanmadan Hoca’mızın evine giderdik, saat sekize, sekiz buçuğa kadar okurduk, sonra evimize dönerdik. Bu kadar tedbire rağmen yine de Hoca Efendi’den şüphelenerek defalarca geceleri evine baskın yaptılar.

Mustafa Necati Efendi

Mustafa Efendi Erzurum halkının sevgisini ve hürmetini kazanmış, itibar sâhibi bir insandı. Çok vakurdu, sâlih ve müttakî bir zâttı. O zamanlar bekârdı. Pazar günleri Erzurum eşrafı onun evinde toplanır, sohbetini dinlerlerdi. Hoca Efendi fakir bir insandı; ama çok cömert idi. Öğleyin annesinin hazırladığı yemekleri misafirlerine ikram ederdi. Bizi de onlarla birlikte yemeğe oturturdu.

Bütün medreseler ve câmiler kapatılmıştı. Sadece Gürcü Kapı Câmii, İhmal Câmii, Lala Paşa Câmii ve Murat Paşa Câmii açıktı. Kurşunlu Câmii hapishâne yapılmıştı. Hoca Efendi’nin evindeki Pazar sohbetlerinde genellikle bunlar konuşulurdu. “Zaman âhirzamandır, artık bundan sonra iyi olacağını beklemek yanlıştır. Gittikçe daha da kötüleşecek.” diye ümitsizlik içinde dertleşilir, gözyaşı dökülürdü.[2]

Aradan ne kadar zaman geçtiyse, bir gün Mustafa Efendi, Elmalılı Hamdi Efendi’nin tefsir sahasında çok dirâyetli bir âlim olduğundan söz etti ve onun Üstad Bediüzzaman Said Nursî hakkındaki:

“Bediüzzaman berrak sular gibi temiz bir vicdana, çok güzel bir rûha sâhip bir zât idi. İstanbul’un âlimlerinin gözü öyle bir âlim görmemiştir.” sözlerini bize nakletti.

Daha sonra Mustafa Efendi, Bediüzzaman’ın İşaratü’l İ’caz ismindeki eserini daha önce okuduğunu söyledi ve ayağa kalkıp kütüphânesinden bu kitabı getirerek bize gösterdi. Kur’ân’a ait bu tefsirin I. Cihan Harbi’nde Pasinler’in dağlarında yazıldığını söyledi. “Bundaki hakikatler, nükteler, meziyetler ne Keşşâf’ta, ne Beyzavî’de, ne de başka bir tefsirde var. Siz tefsir ilmini tahsile başladığınızda bunu size okutacağım.” dedi.

Böyle bir tefsirin harp esnasında dağ ve bayırlarda, kar ve kışta yazılmış olması beni hayretler içinde bıraktı. Bu tefsiri yazan Bediüzzaman Hazretleri’ne öyle bir muhabbetle bağlandım ki, “Keşke bu zâtı görüp, elini öpsem ve duasını alsam.” niyazında bulundum. Hocam’a:

“Hocam, bu zât nerede ikamet ediyor? Kendisini ziyaret mümkün mü?” diye sordum. Hocam da:

“1925’de Burdur’a nefyettiler. Şimdi Isparta’da. Görmek isteyenleri takip edip tutukluyorlar. Eğer onu ziyarete gidecek olursanız, başınız belaya girer.” diye cevap verdi.

Üstad Bediüzzaman Said Nursî

Üstad’ı ilk defa Hocam’ın bu sohbetinde duydum ve gönlümde ona karşı fevkalade bir muhabbet meş’alesi tutuştu.

Artık gece yatarken bile Bediüzzaman’ı düşünüyordum. Keşke rüyamda görsem diye arzu ediyordum. 1942-43 yıllarıydı. Bir gün rüyamda gördüm ki, bizim köye sınır olan Toprakkale Köyü’nün kenarında bulunuyorum. Köyün dışında büyük bir kalabalık birikmiş; büyük bir zâtın gökten inmesini bekleyerek göğe bakıyorlardı. Birden beyaz bulutlar yarıldı. İçinden çok muhteşem, mücessem bir çehre çıktı. Nur gibi parlıyordu. Yere inince oradakiler, “Bediüzzaman, Bediüzzaman!” diye bağırdılar. Ben de heyecanımdan uyandım. Çok sevinçliydim. Üstad’ı görme ve eserlerini okuma iştiyakım kat kat arttı.

Mustafa Efendi bir gün dedi ki:

“Ben artık bu memlekette duramam. Buralardan gideceğim. Burada dinimizi gizli okutuyoruz, okutanlar tevkif ediliyor. Kur’ân yasak, ezan yok.”

Ben kendisini çok sevdiğim için bu habere çok üzüldüm. Sohbetine gelen bütün cemaat gitmesine karşı çıkıyordu. Neticede 1944 yılında beni Hacı Faruk Efendi’nin yanına, kardeşimi de Sakıp Efendi’nin yanına verdi ve Türkiye’den ayrılıp Peygamber Efendimizin (s.a.v) komşuluğunu tercih ederek Medine-i Münevvere’ye yerleşti.


[1]       Müslim (Zikir 73).

[2]       Yıllar sonra Üstad Bediüzzaman’ın aşağıdaki ifadelerini okuduğumda, bu noktada Üstad’ın ne kadar geniş düşündüğünü ve en zor şartlara rağmen ümitsizliğe hiç düşmediğini hayretle müşâhede ettim:

“Şu memleketin maabid ve medaris-i diniyesinden başka makberistanın mezar taşları dahi, birer telkin edici, birer muallim hükmündedir ki; o maânî-i mukaddeseyi, ehl-i îmana ihtar ediyorlar.” (Said Nursî, Mektubat, RNK Neşriyat, İstanbul 2018, s. 482).

“Neden dünya herkese terakki dünyası olsun da, yalnız bizim için tedenni dünyası olsun! Öyle mi? İşte ben de sizinle konuşmayacağım, şu tarafa dönüyorum, müstakbeldeki insanlarla konuşacağım:

Ey üç yüz seneden sonraki asrın arkasında gizlenmiş ve sakitane Nur’un sözünü dinleyen ve bir nazar-ı hafiyy-i gaybi ile bizi temaşa eden Saidler, Hamzalar, Ömerler, Tahirler, Yusuflar, Ahmetler vesaireler! Sizlere hitap ediyorum. Başlarınızı kaldırınız, “Sadakte” deyiniz. Ve böyle demek sizlere borç olsun. Şu muasırlarım varsınlar beni dinlemesinler. Tarih denilen mâzi derelerinden sizin yüksek istikbalinize uzanan telsiz telgrafla sizinle konuşuyorum. Ne yapayım acele ettim, kışta geldim; siz cennet-âsâ bir baharda geleceksiniz. Şimdi ekilen nur tohumları, zemininizde çiçek açacaktır.” (Nursî, Tarihçe-i Hayatı, RNK Neşriyat, İstanbul 2020, s. 81)

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X