İkinci Hocam Hacı Faruk Bey
Hacı Faruk Efendi Erzurum’un Tifnik Köyü’ndendi. Ailesi Erzurum’un eşrâfındandı. Kendisi büyük bir mütefekkirdi. Hem ulûm-u akliye, hem de ulûm-u nakliyede fevkalade salâhiyet sâhibi bir âlimdi. Okuttuğu talebelerden fakir olanlarının maişetini bizzat kendisi temin ederdi. Gecelerin büyük bir kısmını namaz ve niyazla geçirirdi. 6 Nisan 1953’de Hakk’ın rahmetine kavuştu.
Hacı Faruk Efendi’nin Erzincan Kapı’daki tarihî taş binanın üstünde bir evi vardı. Mevsim bahardı. Odanın pencereleri küçük bir bahçeye bakıyordu. Oda zarif olduğu kadar da sade idi. İpek perdeleri, antika halıları, iki sandalye ile geniş ve zengin kütüphâne odanın dekorunu tamamlıyordu.
Yanına gittiğimizde kütüphânesine yaslanmış oturuyordu. Bembeyaz bir çehresi ve yine bembeyaz bir sakalı vardı. Yüzü elmas kadar saf, berrak ve sevimli idi. Kucağında da yine beyaz bir Van kedisi oturuyordu. Mekânla insan âdeta bütünleşmişti. Ben o hâlden büyük bir inşirah duydum. Duvardaki levhada “Edep Yâ Hû!” yazıyordu. O zaman Erzurum’un birçok evinde bu levhayı görmüştüm. Bir gün Hocam’a bu levhanın anlamını sordum. O da:
“Bir sehpanın üç ayak üzerinde durduğu gibi, İslâmiyet üç rükün üzerinde durur, üç esas üzerine kuruludur: İtikat, ubûdiyet ve ahlâk-ı hasene, yani güzel ahlâk. Ahlâk-ı hasene diğer ikisini korur. Yoksa diğerlerinin rûhu kalmaz. Bizim dinî kültürümüzün kaynağı bunlardır.” dedi.
Bir zaman sonra Şeyh Sa’dî’nin Gülistan’ında edebe ait bir bahis okudum. Edebin ehemmiyetini ziyâdesiyle takdir ettim. Ve böylece “Edep yâ Hû” sözünün tasavvur edilemeyecek kadar genişliğe sâhip büyük bir hazine olduğunu anladım. Evet; iffet, hayâ, haysiyet, istikamet gibi ahlâk-ı haseneden mahrum olan bir insan, ilim ve irfan sâhibi de olsa, zarardan ve hüsrandan kurtulamaz. Terbiye-i İlâhîye ile mümtaz olan Nebiyy-i Zişan Efendimiz Hazretleri (s.a.v), ahlâk-ı hasenenin ehemmiyetini ifade etmek için:
اَدَّبَنِى رَبِّى فَاَ حْسَنَ تَاْدِيَبِى
“Rabbim bana edebi, güzel bir sûrette ihsan etmiş, edeblendirmiş.”[1] buyurmuştur.

Hacı Faruk Efendi
İyi düşünülürse, bütün ahlâk ve ulvî seciyelerin kaynağının edep olduğu görülür. Edep, güzel huyların ve seciyelerin bütün şubelerini içine alan şümûllü bir kelimedir. Bu şubelerden biri de hayâ ve iffettir. Hayâ îmanın bir cüzüdür. Hayâ ve iffetten mahrum olan, hiçbir kemalattan nasibini alamaz. Edeb ile mümtaz olanlar; hamiyet, mürüvvet, âlicenaplık gibi âlî hasletlere sâhip olurlar. Böyle birisi kendisine, ailesine, milletine, vatanına faydalı ve şerefli bir insan olur.
Hacı Faruk Efendi, Mustafa Efendi’nin bu memleketten ayrılıp gitmesini istememişti, fakat onu kararından da vazgeçirememişti. Bu da Hacı Faruk Efendi’yi çok üzmüştü.
O sırada mevsim yazdı. Hacı Faruk Efendi’nin talebeleri köylerine gitmişlerdi. Artık her sabah onun evinde ders okumaya gidiyordum. Taa sonbahara kadar böyle devam etti. Sonbahar gelince Hoca Efendi’nin talebeleri okumak için tekrar geldiler. Evinin yanında bir ahır sekisi vardı. Biz de o sekinin üstünde okumaya başladık. Yaklaşık iki yıl kadar okuduk. 1946 yılının Mart ayında bir gün Hacı Faruk Efendi’nin ziyaretine 40-45 yaşlarında bir misafir geldi. Hocam’ın elini öptükten sonra:
“Ben Isparta’dan geliyorum, Bediüzzaman Hazretleri’nin sana selâmı var.” dedi.
Hocam da hürmeten hemen ayağa kalktı ve selamı aldı. Hoş geldin faslından sonra misafire Bediüzzaman’ın hâl ve sıhhatinin nasıl olduğunu ve gözaltında olup olmadığını sual etti. Misafir gittikten sonra Hocam’a:
“Hocam, siz Bediüzzaman Hazretleri’ni tanıyor musunuz?” diye sordum.
“Ben Erzurum’da Bediüzzaman’a otuz beş gün hizmet etmişimdir.” dedi ve şunları anlattı:
“Cihan Harbi’nden evvel Erzurum’a geldi. O zamanlar Bediüzzaman’a Molla Said-i Meşhur diyorlardı. Bu zât, Van Vâlisi Tahir Paşa’ya:
“Ben Dersaâdet’e gidip Padişaha Şark’ın bir Dârü’l Fünun’a ihtiyacı var.” diyeceğim. Bu Dârü’l Fünun için tahsisat alacağım” demiş.
Tahir Paşa da:
“İstanbul’a gitmeden önce Erzurum’a git, Erzurum ulemâsı ile görüş, onların da fikirlerini al. Orada Yetim Hoca nâmıyla maruf meşhur bir zât var. Benim Hocam’dır. Ona bir mektup yazayım seni misafir etsin ve ulemâ ile görüşmene vesile olsun. Ben gençliğimde kendisinden bir süre ilim tahsil etmiştim.” demiş.
Bediüzzaman Erzurum’da Yetim Hocam’ın Havuzlu Han’daki medresesine gelmiş.
Yıllar sonra bu ihtişamlı gelişi Sakıp Efendi şöyle anlattı:
“Sabahın erken saatlerinde ders okuyorduk. Birden kapı açıldı. İçeriye elinde ince bastonlu bir zât girdi. Deri ceketli, çizmeli, Pakistan papaklı, heybetli ve genç bir zâttı. Yetim Hoca’ya bir mektup verdi. Hoca mektubu okudu ve: “Sen o Said Efendi misin?” dedi. Hâl hatır faslından sonra talebelerinden birini yanına çağırarak:
“Sen bu zâtı Kurşunlu Müderrisi Süleyman Efendi’ye götür. Orada daha rahat eder.” dedi.”
Bundan sonrasını Hacı Faruk Efendi şöyle anlattı:
“Medresede ders okunurken Bediüzzaman Hazretleri içeri girmiş. Yetim Hoca’nın gönderdiği talebe, Bediüzzaman’ı Süleyman Efendi’ye tanıtmış. Süleyman Efendi de hürmeten ayağa kalkarak:
“Molla Said-i Meşhur denilen genç sen misin?” demiş. Sonra Faruk Efendi’ye dönerek:
“Faruk! Sen beyzâdesin, Said Efendi’yi en iyi sen ağırlarsın. O, senin medresende misafir kalsın.” demiş. Hocam da:
“Baş üstüne.” diyerek kabul etmiş.
Hocam o zamanları şöyle anlatırdı:
“Üç dört günde bir çamaşırını yıkardım. Sabah erkenden kahvaltısını yapar, akabinde pişirdiğim kahvesini içtikten sonra Kur’ân okur ve kitap mütâlaa ederdi. Ben O’nun en çok Kur’ân okumasına meftun olurdum. O güzel sesiyle öyle bir Kur’ân okuyuşu vardı ki, iliklerime işlerdi. Bahar ayları olduğu için Erzurum’un bütün çarşı ve yolları çamurdu. Biz çeşmeye gidip gelinceye kadar üstümüz başımız çamur olur, Molla Said’in o kadar gezmesine rağmen bırakın elbisesini, çizmelerinde bile bir tek çamur lekesi olmaz, tertemiz pırıl pırıl dururdu.
Her akşam şehrin ileri gelen ağalarının evinde ziyafet verilir ve ardından da sohbet edilirdi. Bu sohbetlerde ekseriya Bediüzzaman Hazretleri Erzurum ulemâsına Avrupa’nın ilim ve teknikte ilerlediğini, bizim ise sadece dinî ilimleri okumakla yetindiğimizi, bu yüzden Avrupa’ya yetişemeyeceğimizi anlatırdı. Dinî ilimlerin yanı sıra dünyevî ilimleri de okumak gerektiğini tavsiye ederdi. Şarkta kurulacak bir dârü’l-fünuna bütün İslâm ülkelerinden talebeler geleceğini, böylece İslâm Birliği’nin temelinin atılmış olacağını anlatırdı. Bize de sadece ulûm-u nakliye ile değil, ulûm-u akliye ile de meşgul olmamızı söylerdi. Sadece naklî ilimle meşgul bazı hocaların, ilmin ve fennin kabul ettiği birtakım hakikatlere karşı çıktıklarını, bunun da İslâm’a zarar verdiğini söylerdi. Bazı safdil medrese ehlinin hâlâ dünyanın sabit ve düz olduğunu iddia etmelerini üzülerek anlatır, bu ve benzeri yanlışlıklara düşülmemesi için medreselerde dinî ilimler yanında fennî ilimlerin de okutulması gerektiğini tekrarlardı.
Bazı medrese ehlinin âyet ve hadislerde geçen mecazi mânâları hakikat telakki ederek, din düşmanlarının İslâm’a saldırmalarına zemin hazırladıklarını söylerdi.
Bir defasında yine bu mânâyı anlatırken:
“Mecaz, ilmin elinden cehlin eline düşerse, hakikat telakki edilir ve hurafata kapı açar.” buyurmuştu. O’nun bu sözünü hayretle karşıladık ve doğrusu bu gencin fikirleri ve sohbetleri bizde derin izler bıraktı. O’nu takdir etmekten kendimizi alamadık.”
Daha sonra ben Risale-i Nur Külliyatı’ndan Muhâkemat’ı mütâlaa ederken, Üstad’ın bu meselelere şöylece temas ettiğini gördüm ve meselenin ne kadar ciddi ve önemli olduğunu anladım. “Maatteessüf benim ile şu zamanın kıtasında iştirak eden cümlesi; eğer çendan, sûreten 13. asrın evladıdırlar. Fakat, fikir ve terakki cihetiyle kurun-u vustanın yadigârıdırlar. Hatta bu zamanın çok bediiyyatı onlarca mevhumat sayılır.”[2]
Hocam Faruk Efendi, Üstad’ın bu fikirlerinden etkilenerek fennî ilimler tahsil etmeye başladığını, hatta diploma alarak harf inkılâbına kadar lisede o günkü adı ile İdadi’de muallimlik yaptığını anlattıktan sonra şöyle dedi:
“Bediüzzaman ekser Cuma namazlarını Esat Paşa Câmii’nde kılardı. Her gün ikindi namazına Gürcü Kapı Câmii’ne giderlerdi. Eğer o câminin sağ tarafına oturursa, cemaat sağa döner, sol tarafa oturursa cemaat sola döner onu seyrederdi. Her şeyi garip ve bedi’ idi. Giyinmesi, yüzü, boyu, sesi kısaca her şeyi garipti. Erzurum’da Üstad’ı tanıyanlar onun gittiği câmiye giderlerdi. Akşamları sohbete gittiği ev tıklım tıklım dolardı. İkindiden sonra Kurşunlu Câmii’nde oranın müderrisi Süleyman Efendi’nin verdiği tefsir derslerini kemâl-i sükûtla dinlerdi.
Daha sonra bütün ulemânın ve de Erzurum halkının katıldığı büyük bir merasimle Bayburt’a uğurlandı. Oradan da Erzincan ve Trabzon üzerinden İstanbul’a gitti. Bediüzzaman Hazretleri İstanbul’a gidince, Ahmet Ramiz adında bir gazeteci “Şark’ın yalçın kayalıklarından bir ateşpare-i zekâ, İstanbul âfakında tulû etti” başlıklı bir yazı yazarak, Bediüzzaman’ın İstanbul’a teşrifini haber verdi.”
[1] el-Münâvî, Feyzül-Kadîr, 1:224; 18:375; el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 1:70.
[2] Said Nursî, Muhâkemat, RNK Neşriyat, İstanbul 2020, s. 10.

Bu konuda geri bildirim bırakın