İnsan, Millet ve Devlet

Hüsn-ü Zan

Hüsn-ü Zan

Hüsnüzan, bir kimse hakkında iyi niyetli olma hâlidir. Hüsnüzan, kalb-i selim ashâbında bulunan bir hasse-i celildir. Zira hüsnüzan sâhibi bir mü’min, insanlar ve hâdiseler hakkında daima güzel düşünür ve hoş olmayan hareketleri bile hayra yorar. Hüsnüzannın zıddı ise suizandır ki; daha çok evhama mağlup olan fertlerde bulunur ve böyle kimseler ömür boyu kalp huzuruyla yaşayamazlar.

Hüsnüzan muhabbetin en büyük vesilesi, insanın iç güzelliğinin alâmeti, saf ve berrak kalplerin eseridir. Hüsnüzan yüksek bir ahlâk-ı hasenedir. Bu haslete sâhip olanlar başkalarının ayıplarını araştırmazlar. Hiç kimseyi bir ayıbından dolayı hakir görmezler. Şayet herhangi bir kimsede bir kusur ve hata görseler bile onu ifşâ etmez, bilakis setrederler, mümkün oldukça ıslahına çalışırlar. Hüsnüzan sâhipleri, taş yürekli düşmanları bile insafa getirir ve onların sevgisini celbederler.

Kur’ân-ı Kerîm’de Cenâb-ı Hak:

يَٓا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثٖيراً مِنَ الظَّنِّ اِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ اِثْمٌ وَلَا تَجَسَّسُوا

“Ey îman edenler! Zandan çok sakının; çünkü zanların bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli hâllerini araştırmayın.”[1] buyurarak, insanların suizandan kaçınmalarını emretmiştir. Zira suizan, ihtimal üzerine verilmiş bir hüküm olduğundan, her zaman isabetli olmaz. Söylenilen veya düşünülen şey o kişide yoksa, ona iftira edilmiş olur.

Bir kimsenin mevcut hâline bakarak âkıbetine hükmetmek büyük bir hatadır. Zira bazı kimseler vardır ki, ömrünü zühd ve takvâ ile geçirdiği hâlde, âkıbeti iyi neticelenmemiş olabilir. Onun için her insan âkıbetinden daima endişe edip korku içinde olmalıdır.

Bazı kimseler de vardır ki, ekseri hayatını fısk ve fücur ile geçirdiği hâlde, hidâyete erer ve hüsn-ü âkıbete mazhar olabilir. Bu hâllerin sırr-ı hikmeti idrakimizin fevkindedir. Bize lazım olan, birbirimize daima hüsnüzan edip hayır ile dua etmektir. Zira:

“Güzel gören, güzel düşünür. Güzel düşünen hayatından lezzet alır.”[2]

Dikkat edilmesi gereken önemli bir husus da şudur ki; bir insan, başına herhangi bir musibet gelirse, onu kendi günahlarının ve hatasının neticesi bilip, tevbe ve istiğfar etmelidir. Başkasının başına gelen musibetlerde ise: “Acaba ne etti de bu başına geldi?” diyerek suizan etmemeli, aksine “Cenâb-ı Hak onu bu hâdiseyle imtihan ediyor.” demelidir. Belâ ve musibetlerin en şiddetlisi, ismet sıfatı ile muttasıf olan peygamberlere gelmiştir. Zira Cenâb-ı Hakk ve Hz. Peygamber (s.a.v) hakkında hüsnüzan vâcip, insanlar hakkında hüsnüzanda bulunmak ise sünnettir.

Şunu da belirtmek isterim ki, başkaları hakkında kötü düşünmenin ve onların hareketlerini kötüye yormanın asıl sebebi, insanın kendisinde bulunan kötü ahlâk ve evhamdan kaynaklanmaktadır.

Bediüzzaman Hazretleri şöyle buyurmuştur:

“Evet, insan hüsn-ü zanna memurdur. İnsan, herkesi kendisinden üstün bilmelidir. Kendisinde bulunan sû-i ahlâkı, sû-i zan sâikasıyla[3] başkalara teşmil[4] etmesin. Ve başkaların bazı harekâtını, hikmetini bilmediğinden takbih[5] etmesin.”[6]


[1]       Hucurât, 49/12.

[2]       Nursî, Sünûhat, Tulûat, İşârât, s. 79.

[3]       Sâika: Yönlendiren, sevk eden.

[4]       Teşmil etmek: İçine almak, kaplamak.

[5]       Takbih etmek: Çirkin görmek, kötülemek.

[6]       Nursî, Mesnevî-i Nuriye, s. 64.

    Bu konuda geri bildirim bırakın

    • Değerlendirme
    X