İsraf
İnsanların müptela olduğu kötü alışkanlıklardan biri de israftır. İsraf, dinimizde haramdır.
İsraf, insana verilen maddî ve mânevî nimetlerin, Cenâb-ı Hakk’ın yasak ettiği yerlerde harcanmasıdır. Başka bir ifadeyle, herhangi bir nimetin, Allah’ın müsaade ettiği ölçüler dışında fazlaca harcanmasıdır.
İsraf, âfâkî ve enfüsî nimetlerin kıymetlerini bilmemektir. Mesela, mal Allah’ın verdiği bir nimettir. Malın israfı bu nimeti hafif görmektir. Bu ise, küfran-ı nimettir, nankörlüktür, nimete şükretmemektir.
İsrafın dâhili ve harici bütün nimetlere şümulü vardır. Mesela; yeme içmede, giyim kuşamda ve malı harcamada israf olduğu gibi, zamanın, aklın ve hayatın lüzumsuz yere harcanması da israftır ve neticesi hüsrandır.
Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’de:
وَكُلُوا وَاشْرَبُوا وَلَا تُسْرِفُواۚ اِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُسْرِفٖينَ
“Yiyiniz, içiniz, fakat israf etmeyiniz. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.”[1] buyurmuştur. Bu âyette Allah’ın verdiği nimet ve ihsanlardan istifade edilmesi istenmiş, ancak israf edilmesi de haram kılınmıştır.
İsraf; sıhhate, ahlâkî esaslara, iktisadî ve içtimâî menfaatlere zıt olduğu gibi, rıza-yı İlâhiye’ye de muhaliftir. İsraf insanı zillete, sefâlete düşürdüğü gibi, kanaat de insanın şeref ve haysiyetini muhafaza eder.
Cenâb-ı Hak insana dünya ve âhiret saadetini kazanması için birçok nimetler bahşetmiştir. Bunlardan birisi hayattır. İnsan, hayat sayesinde Hâlık’ını bilir, Mâbud-u Kerîm’ine ibâdet eder, ebedî saadete nail olur. Binaenaleyh insan, hayatının kıymetini bilmeli, mâlâyânî, boş şeylerle geçirmek yerine, onu ilim ve irfan ile tezyin etmelidir.
Bu nimetlerden biri de zamandır. Onu boş yere sarf etmemelidir. Çünkü zararların en büyüğü, vaktini faydasız yere geçirmektir.
Bu nimetlerin bir diğeri de akıldır. Akıl, insanın rûhunu tenvir eden bir nûr-u ilâhidir ki, insanın maddî ve mânevî tekâmülüne vesile olur. Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle:
“Akıl, şu kâinatta olan nihayetsiz rahmet hazinelerini ve hikmet definelerini açar ve bununla sâhibini saadet-i ebediyeye müheyyâ[2] eden bir mürşid-i Rabbanîdir.”[3]
Aklın yerinde kullanılmasıyla, insanın kalbinde bir nur, azminde bir kuvvet, sırrında bir feyiz tecellî eder. Akıl, Cenâb-ı Hakk’ın rızasına değil de, nefs-i emmarenin hesabına kullanılırsa israf edilmiş olur. Böyle bir akıl, insanı huzursuz edecek, gam ve kedere gark edecek bir âlet seviyesine iner.
Nitekim Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
“İki nimet vardır ki, insanlar onlarda yanılmıştır: Sıhhat ve boş vakit.”
Zamanın ehemmiyetini anlatmak için “Vakit nakittir!” denilmiştir. Bu bakımdan zaman pek büyük ve pek mübârek bir servettir. Bunun kadir ve kıymetini en iyi şekilde bilip değerlendirmek gerekir.
Verilen her nimetin hesabı sorulacağı gibi, zamanın da hesabı sorulacaktır. Nitekim sevgili Peygamberimiz bu hakikati bir hadis-i şeriflerinde şöyle ifade buyurmuştur:
“Kıyâmet günü insanoğlu, ömrünü nasıl geçirdiğinden, yaptığı işleri ne niyet ile yaptığından, malını nereden nasıl kazanıp ve nerede harcadığından, sıhhatini nerede ve nasıl değerlendirdiğinden sorguya çekilmedikçe yerinden ayrılamaz.”[4]
Günümüzdeki iktisadî buhranlarımızın temel sebeplerinden biri de israftır. Bu israf; ferdî, ailevî ve içtimâî birçok sıkıntılara sebebiyet vermektedir.
Bu asrın iktisatçıları, yukarıda ifade ettiğimiz hakikatleri teyiden birçok tasarruf tedbirleri uygulamakta, israftan sakınmayı fert, millet ve devletlerin hayatının temel taşı olarak görmektedir. İsrafın, fert ve devletleri er geç iktisadî buhranlara sürükleyeceğini ihtar etmektedirler.
Yersiz ve şuursuz harcamalar, ekonomiye büyük zararlar vermektedir. Bazı yetkililere göre ülkemizdeki yıllık israfın ekonomik değeri, bütçemizin hemen hemen iki katı kadardır.
İsrafın en mühim çaresi, fertlerin mânevî, ahlâkî ve millî değerlere bağlılık açısından iyi bir eğitime tâbi tutulmasıdır. Nimetlerin Allah’ın bir lütfu ve ihsanı olduğunun bilinmesi de, yine eğitimle olur. Mesela; bir insan, ekmeği sadece karnını doyurmak için bir gıda maddesi olarak değil, Allah’ın aziz bir nimeti olduğunu düşünerek yemelidir.
İslâm, servet kazanmayı teşvik etmiştir. Helal servet kazanıp da Allah rızasına sarf etmek, ne büyük bir devlettir! Çünkü böyle bir servet, insanın dünya ve âhiret saadetine vesile olur.
Hz. Ali (r.a): “Bir adam dünyanın bütün servetini eline geçirse ve bununla Allah rızasını niyet etse, bu servet onun dünya ve âhiret saadetine vesile olur.” demiştir. Bundan anlaşılıyor ki, o adam bütün bu servetini Allah rızasını niyet etmeksizin harcarsa, o mal dünyada da ve âhirette de onun helaketine sebep olur. Şu hâlde servet sâhibinin malını istediği gibi israf etmeye ve gayrimeşru yollara harcamaya hem dinen hem de vicdanen hakkı yoktur.
İmam-ı Âzam:
“Hayırda israf olmadığı gibi, israfta da hiçbir hayır yoktur.” buyurmuştur. Buna göre, Allah yolunda yapılan harcamalarda israf olmaz.
Ebû Zerr’in rivâyet ettiği bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (s.a.v) Ebû Zerr’e Uhud Dağı’nı göstererek:
“Uhud Dağı kadar altınım olsa, borcumdan başka, bir dirheminin bile üç günden fazla yanımda kalmasını istemezdim. Allah’ın kullarına ‘Alınız, alınız!’ diye dağıtırdım.”[5] buyurmuşlardır.
İsrafın zararları çoktur. İsraf yüzünden nice namuslar, haysiyetler pâyimal olmuş, nice aileler yıkılmıştır.
İktisat etmeyen bir kimse zillete, mânen dilenciliğe ve sefâlete düşmeye namzettir. İktisad eden hem dinini, hem de haysiyet ve şerefini muhafaza eder.
Bu zamanda zaruri olmayan ihtiyaçlar, görenek belasıyla zaruret hâline gelmişlerdir. İnsan, bu gayr-i zaruri ihtiyaçları karşılamak için zillete düştüğü gibi, hayat-ı ebediyesini de feda edebilmektedir.
Cenâb-ı Hak Peygamber Efendimize mealen:
وَلَا تَجْعَلْ يَدَكَ مَغْلُولَةً اِلٰى عُنُقِكَ وَلَا تَبْسُطْهَا كُلَّ الْبَسْطِ فَتَقْعُدَ مَلُوماً مَحْسُوراً
“Elini boynuna bağlayıp cimri kesilme; onu büsbütün de açma, sonra fazlaca levme[6] uğramış, hasret içinde kalmış bir hâlde oturup durursun.”[7] buyurmuştur. Cenâb-ı Hakk’ın bu ihtarı, Peygamber-i Zişan vasıtasıyla bütün ümmetine de bir emirdir.
İslâmiyet denge üzerine kurulmuştur. Ölçülü davranmak İslâm’ın temel esaslarından biridir. Aşırı israf etmek de cimrilik kadar zararlıdır.
[1] A’râf, 7/31.
[2] Müheyyâ eden: Hazırlayan.
[3] Nursî, Sözler, s. 29.
[4] Tirmizî, Kıyame, 1.
[5] Buhârî, Fadaiü’s- Sahabi, 6; Temenni, 2; Zekât, 4; Müslim, Münafıkın 52; Zekât 31; Fedailü’s- Sahabi, 221-222; İbn-i Mace Mukaddime, 10; Zekât, 3.
[6] Levm: Çekiştirme, kınama, aşağılama, zemmetme.
[7] İsrâ, 17/29.

Bu konuda geri bildirim bırakın