Kader Nedir?

Kader ve Cüz’î İradenin Îmanın Hudutlarını Çizmesi

Kader ve Cüz’î İradenin Îmanın Hudutlarını Çizmesi

İnsan, nefs-i emmâresi[1] cihetiyle, kemâl ve cemâliyle iftihar etmek, kusurlarına ve cinayetlerine ise bahaneler aramak yahut bunları başkasına yüklemek ister. İnsanın kendisindeki güzellikleri ve üstün vasıfları o Cemîl-i Zülkemâl’in[2] bir ihsanı olarak bilmemesi ve bunlarla iftihar etmesi gurura yol açar. Gururun ise çok dereceleri vardır. Kendi emsâline karşı gururlanmakla bir âlime karşı gururlanmak bir olmadığı gibi, bir müçtehide karşı gururlanmakla bir sahâbeye karşı gururlanmak da bir değildir. İşte bu gurur damarı, Ebû Cehil’de Peygamber Efendimize (s.a.v.) karşı gurura saparak îmandan mahrum olma noktasına varmış, Firavun ve Nemrut gibiler ise daha ileri giderek, Sultan-ı Ezel ve Ebed’e[3] karşı gururlanmaya, ilâhlık iddiasında bulunmaya kadar götürmüştür. İşte gurur, sonunda insanı küfre, inançsızlığa kadar götürebileceği için kader insanın karşısına çıkmakta, bütün meziyet ve güzelliklerin ancak Allah-u Azimüşşân’ın lütuf ve ihsanları olduğunu bildirmekle O’nu gurur âfetinden kurtarmaktadır. Akl-ı selim[4] sâhibi her mü’min bu noktada şöyle düşünmektedir:

Arıyı bal yapabilecek, ipek böceğini de ipek dokuyabilecek istidatta yaratan Hâlık-ı Hakîm[5], insanı da hayırlı işler yapabilecek fıtratta halketmiştir. Dolayısıyla, insanda görülen bütün iyilik ve güzellikler Cenâb-ı Hakk’ın insana o istidadı lütfetmesinin neticesidir. O hâlde; arı balıyla, ipek böceği de ipeği ile iftihar edemeyeceği gibi, insan da kendi kemâliyle gururlanamaz. Böyle düşünen bir mü’min hem gururdan kurtulur, hem de güzelliklerine bir güzellik daha katmış olur. Evet, insan işlediği güzel amellerle iftihar edemez ve gururlanamaz. Bir âyette mealen şöyle buyurulur:

مَٓا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّٰهِ وَمَٓا اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ

“Sana gelen iyilikler Allah’tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir.”[6]

Bediüzzaman Hazretleri de bu hakikati şöyle ifade eder:

“Hasenatı isteyen, iktiza eden rahmet-i İlâhiye[7] ve icad eden kudret-i Rabbaniye’dir.[8] Sual ve cevap, dâi ve sebep ikisi de Hakk’tandır.”[9]

Bu hakikati bir misal ile açıklayalım: Cenâb-ı Hak, nar elde etmemizin yolunu nar ağacı yetiştirmek şeklinde takdir etmiştir. Burada nar ağacı sual, nar ise cevap makamındadır; ikisini de yaratan Hak Teâlâ Hazretleri’dir. Aynı şekilde, O Hakîm-i Ezelî[10] bizlere Kur’ân-ı Kerîm’inde birtakım ibâdetleri yapmamızı emretmiş ve o ibâdetlere de çeşitli sevap meyveleri takmıştır. Namaz kılmak ve Kur’ân okumak da Allah’tan, onlarını sevabını vermek de Allah’tandır. Burada ibâdet sual, sevabı ise cevap makamında olup, ikisi de Hakk’tandır.

Yukarıda, kendi kemâliyle gururlanan insanın, yaptığı fenalıklara da sâhip çıkmamaya meylettiğinden bahsetmiştik. Hata ve kusurlara sâhip çıkmamak, çocuklarda dahi görülen bir hâldir. Bir çocuk, işlediği suçtan sıkılır, onu inkâr etmek yahut başkasına yüklemek ister. Hâlbuki aklı başında olan bir insan, kusurunu kabul edecek, ondan kurtulmak için gayret göstererek tevbe ile o Rabb-ı Rahîm’inin dergâhına iltica edecektir. Kusurunu bilmek fazilettir. Kusurunu kabul eden onu telafi eder. Eğer kusurunu kabul etmeme hastalığı bir insanda ilerlerse; sonunda onu, işlediği günahların mesuliyetini kadere yükleme sapıklığına düşürür. Bu ise Allah’a iftira etmektir ve insanı küfre götürür.

Hatasını kabul eden bir mü’mini, Allah’a şerik koşmanın dışında, işlediği büyük günahlar îman dairesinden çıkarmaz. Lâkin “Cenâb-ı Hak murad etmeseydi ben bu günahı işlemezdim; bana bu günahı kader işletti” dediği takdirde küfre girer. İşte insanı bu uçuruma düşmekten kurtarmak için, cüz’î ihtiyârî[11] karşısına çıkar. İnsan bu cüz’î ihtiyârî ile günahlarını kendi arzusuyla işlediğini, kaderin onu zorlamadığını kabul etmekle küfre düşmekten kurtularak îman dairesinde kalır. Gafletten uyandığında tevbe kapısına yönelir.

İşte, kader ve cüz’î ihtiyârî birer hudut olup, sonunda insanı küfre kadar götüren iki yolu kapamış oluyorlar.


[1]       Nefs-i Emmâre: Nefsin yedi mertebesinden en alt derecesi [Bu mertebede nefis insana kötülükleri, günâhı, şehveti emreder ve kişi her türlü günâhı pişmanlık duymadan işleyebilir].

[2]       Cemîl-i Zülkemâl: Sonsuz güzellik ve kemâl sâhibi olan Allah.

[3]       Sultan-ı Ezel ve Ebed: Saltanatının başlangıcı ve sonu olmayan Sultan, hüküm ve saltanatı ezelden ebede devam eden Sultan.

[4]       Akl-ı selim: Sağlıklı düşünen akıl.

[5]       Hâlık-ı Hakîm: Her şeyi bir maksat ve gayeye uygun ve yerli yerinde yaratan Allah.

[6]       Nisâ, 4/79.

[7]       Rahmet-i İlâhiyye: Allah’ın her şeyi kuşatan sonsuz rahmeti, şefkat ve merhameti.

[8]       Kudret-i Rabbaniyye: Her şeyi terbiye ve idare eden Allah’ın kudreti.

[9]       Nursî, Sözler, s. 507.

[10]      Hakîm-i Ezelî: Varlığının başlangıcı olmayıp sürekli var olan ve her şeyi hikmetle yapan Allah.

[11]      Cüz’î ihtiyârî: İnsandaki az bir irade serbestliği.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X