Hikmet Pırıltıları

Küllî Muhatap

Küllî Muhatap

Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinin tecellîlerini Kur’ân’dan okuyup, kâinatta tatbik ve tefekkür etme istidadı insana verilmiştir. Şöyle ki:

İnsan, Cenâb-ı Hakk’ın bir Kadîr-i Zülcelâl olduğunu Kur’ân’la öğrendikten sonra, kendisine verilen cüz’î kuvvetin yardımıyla, umum kâinatın her an nihayet sühûletle[1] tedbir ve idare edildiğini tefekkür edebiliyor. Herhangi bir hayvan veya nebat da bu küre-i arz üzerinde seyahat ettiği ve güneşten istifade ettiği hâlde, bu keyfiyeti bilemiyor ve anlayamıyor. Çünkü küllî muhatap değildir.

Aynı şekilde, Cenâb-ı Hakk’ın bir Âlim-i Külli Şey olduğunu Kur’ân’la fehmeden insan, bu kâinatta cereyan eden had ve hesaba gelmez hâdiselerden her birinin bir ilim ve hikmetle yapıldığını ve hiçbirinin tesadüfe havalesine imkân bulunmadığını temâşâ edebiliyor. Kendisine verilen cüz’î ilim, onu bu meselenin muhatabı yapıyor.

Cenâb-ı Hakk’ın diğer isimlerinin tecellîlerini de aynı şekilde tefekkür edebilen insanlar, isimlerden sıfatlara yanaşabiliyor ve sıfat-ı İlâhiye’yi bilebiliyorlar. Ve nihayet, Hâlik-ı Külli Şey’in Zât-ı Akdes’inin varlığını idrak edebiliyor ve O Zât-ı Akdes’ini ancak kendisinin bileceği hakikatine varabiliyorlar.

Bütün bu hâl ve keyfiyetler gösteriyor ki, küllî muhatap unvanına ancak insan nev’i mâsadak[2] olabiliyor.

Sultan-ı Kâinat, küllî muhatap olarak halkettiği bu insan nev’ine, Kur’ân-ı Kerîm’iyle emir ve nehiylerini ferman buyurmuş ve bu şerefin azametini idrak eden mü’minler de Kur’ân’a sımsıkı sarılarak küllî muhatap olmanın zevkini cennette kemâliyle tatmaya namzet[3] olmuşlardır.


[1]       Sühûlet: Kolaylıkla, kolayca.

[2]       Mâsadak: Uygun, muvâfık, mutâbık.

[3]       Namzet: Aday.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X