PROF. DR. ALAADDİN BAŞAR BEYİN GÖZÜYLE KIRKINCI HOCAEFENDİ

-Bu konuşma, merhum Prof. Dr. Alaaddin Başar hocamızın, Risale Akademi’nin hazırladığı anma toplantısında, rahle-i tedrisinde yetiştiği Mehmed Kırkıncı Hocaefendi hakkında yaptığı konuşmanın yazıya geçirilmiş halidir. Cenabı Hak her iki büyüğümüzden de ilelebet razı ve hoşnut olsun.-
Hocamızın vefat yıldönümü münasebetiyle Risale Akademi bir program düzenlemiş. Öncelikle kendilerine teşekkür ediyorum.
Benden de bir kaç dakikada olsa bir konuşma istendi. On beş dakika dendi ama ben daha kısa zamanda bir kaç şey söylemeye çalışacağım.
Bir defa hocamızın hizmetleri hakkında konuşmayı zaid görüyorum. Çünkü zaten biliniyor. Bilindiğinin de en güzel delili bu programdır. Biliniyor, hizmetleri takdir ediliyor, hizmetlerde müessiriyeti herkes tarafından kabul edilmiş.
Ben bu gün hocamızın hizmetlerinden bahsetmeyeceğim. Sadece şahsi hayatından birkaç kelam etmek istiyorum.
Hocamı ben 1964’de tanıdım. 1964’de üniversiteye talebe olarak girdim. O sene Risale-i Nur’u tanımak nasip oldu. Gittiğimiz bir derste tanıdım hocamı. O dersten kısaca bahsetmek istiyorum.
Ders bir evdeydi. O zaman Kümbet’in dışında bir medrese yoktu. Derse bir arkadaş “ dayım seni çağırıyor” diyerek davet etmişti. Gündüz dayısının dükkânına uğramıştık da, ben de bizi eve yemeğe çağırıyor sandım, gittik.
Evde ders varmış. Kırkıncı hocam ders yaptı. Allah razı olsun, Allah rahmet etsin.
Ders bitmek üzere iken, bir zat elinde bir torba ile içeri girdi. Rahmetli Hacı Musa(Güngör) abi. Biz Fatiha dedik. O, risaleleri yere serdi. Ben de orada ilk defa 23. Söz’ü satın aldım. Tabii sonra merak ettim. “Bu, neden dersin sonunda geldi?” İleride anladık ki, meğer o zamanlar risaleler yasakmış, kitapları yakalatmamak için son dakikaya kadar beklemiş. Öylece derse gelmiş. Herkes alacağını aldı. Tekrar topladı ve hemen gitti.
Bunu şunun için söylüyorum; nereden nereye geldik elhamdülillah. Bak bugün kaç yayınevi risaleleri basıyor, yetiştiremiyor. Bizatihi devlet tarafından da bazı risaleler basıldı. Yani bir evin içerisinde bile gizli okuduğumuz kitaplar bugün elhamdülillah kaç dile tercüme edildi.
Bu, başta tabii Üstadın ihlası. Yani Üstadın ihlasının bunlar meyveleri. Şefkatinin meyveleri. “Karşımda müthiş bir yangın var.. Alevleri göklere yükseliyor, içinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum” diyor ya üstadımız. Bir ömür boyu koşmuş. Ve dua etmiş. O duaları, koşmaları bir sual olmuş. Cenab-ı Hak cevabını bu hizmetin muvaffakiyeti tarzında lütfetmiş.
Burada da bütün ağabeylerimiz gibi, Hocamın da hizmetin bize kadar ulaşmasında çok büyük hissesi vardır.
Kendisini biraz erken tanıma imkânım oldu. Evden Kümbet’e kahvaltı yapmadan gelirdi. Kahvaltıyı orada yapardı. Kümbete gelir gelmez, namaza dururdu. O namaz kılarken de, Arapça okuttuğu talebeler kahvaltı sofrasını hazırlarlardı. Selam verir, sofraya otururdu.
Arapça okutması bazen yadırganırdı; “Risale-i Nur hizmeti için açılmış bir yerde Arapça ders okutmak, filan.” Sonra anladık ki, bunun çok hikmetleri var. Bir defa Erzurum’da, hocamın ilk döneminde, tarikat daha çok hâkim. Hocamın da Arapça okutması, “bunlar Risale-i Nur’dan başka bir şey okumuyorlar” havasını bir defa kırdı. “Bunlar Arapça da ders veriyorlar, tefsir okutuyorlar, hadis okutuyorlar” dedirterek, bu havayı kırmış oldu. Daha sonra hocamdan ders alan o talebeler, birçok insanların hocalığını yaptılar. Bir kısmı resmi imam oldu. O da hizmetin büyümesinde işin ayrı bir cephesi oldu.
Allah rahmet eylesin, şefaatine mazhar eylesin, Efe hazretleri(Alvarlı Muhammed Lütfi Efendi) de Hocama teveccüh gösteriyormuş. Hatta bir defasında görüştürdüklerinde “ismi ne bu gencin” diye sormuş. Hocam o zaman genç. “Muhammed” demişler. Demiş ki; “Onun adı Nur Muhammed olsun.” Hocamın nur talebesi olduğunu bilmiyor, zahir bir keramet. Onun için, Efe hazretlerinin de teveccühü, Erzurum’da Risale-i Nur’a karşı bir hareketi engellemiş oldu.
Hocamın tabii çok özellikleri var. Hepsini anlatmak yerine, birkaç tanesinden bahsetmek istiyorum.
Evvela; “Halk adamı” derler ya. Her tip insanla çok rahat konuşabilirdi. Yanına gidip gelenler çok rahat kendisiyle görüşürlerdi. Bir zorluk hissetmezdi. Bazen latifeler yaparak havayı yumuşatırdı. Bir, bu ciheti çok önemli.
Bir de hocamın birleştirici rolü çok büyük. Ufak bir ailede bile illa ki bir takım problemler olur. Türkiye çapında olan birçok problemlerde Zübeyir ağabey-Allah rahmet eylesin- mutlaka hocamı çağırırdı. Hocam İstanbul’a giderdi, görüşürlerdi ve bilahare bazı tedbirler alırlardı. Daha sonra hizmet büyüyünce, meşveret heyetleri kuruldu, iş daha köklü hale geldi. Ama ilk defa Zübeyir abi mevzuya göre belli kişilerle müşavere yaparmış. İşte bu içtimai, önemli meselelerde, hizmetin problemleri, iftiraki meselelerde mutlak hocamı çağırırdı. O noktada da, hizmette görünmeyen büyük bir rolü oldu hocamın, elhamdülillah. Birleştirici, ihtilafları çözücü, herkesi kucaklayıcı şahsiyeti ile hizmetin bu yönünde de çok büyük himmeti olmuştur.
Erzurum’da üniversite talebe hizmeti bizler ile başladı diyebiliriz. Tevafuk, o günkü talebelerin hemen hepsi, de öğretim üyesi oldu. Yusuf Vanlı, Necati Yıldız ilaahir.
Bunu şunun için söylüyorum; O ilk heyecanla sağa sola gezmeye çıktım. O zaman bir arkadaşla beraber birçok köyü gezdik. Hangi köye gittiysek, gördük ki, hocam ya kendisi götürmüş ya birisiyle risale göndermiş. Yani hocamın risale göndermediği köy görmedim.
Bu, köy çapında. Şehir çapında zaten öyle. Her şehirde mutlaka birisiyle temas kurabilmiş. Bazı yerlere Sungur ağabey ile gitmişler. Kendisi ifade ediyor, Hatıratında da var, Diyor ki; “Bir şehire gittik. Kimseyle görüşemedik. Kimse bizi derse davet edemedi. Dolaştık, döndük. Hiçbir şey yapamadık. Dedim; “Sungur ağabey, biz ne yaptık ki böyle?” Dedi ki; “Biz şu an ekiyoruz.” Yani bu geliş gidişimiz, niyetimiz bir ekmedir. Biz şimdi ekiyoruz, mahsulleri de ileride gelecek. Hakikaten de mahsulleri daha sonra geldi. Bu noktada da hocam birçok yerlere hizmetleri götürmeye vesile olmuş…
Fakat bunu yaparken, Kümbet’teki hizmeti de hiç aksamamış. Ancak belli zamanlarda hocam ziyaretlere çıkmıştır. Onun dışında sürekli Kümbettedir. Programlı bir şekildedir.
Öğleye kadar Arapça eğitim verir.
Öğlenle ikindi arası kendi şahsi mütalaalarında bulunur. İkindiye mutlaka cemaat namaza gelir. Namazdan sonra bir ders yapılır. Ve her akşam mutlaka bir derse gider. Bu programı hiç aksamamıştır yani. Hocamın bir tavrı da, çok prensiplidir, ama hissettirmez. Hissettirmeden çok prensipli hareket eder.
Yine hocamın hissettirmeden yaptığı bir şey de, birçok sünnetleri icra eder, ama bilinmez. Birini sadece arz edeyim; Mesela bir seyahate çıktığı zaman, ben hocamın evden seyahate çıktığını görmedim. Mutlaka Kümbet’e gelir. Kümbette buluşuruz. Oradan hizmet için seyahate gideriz. Dönerken de ilk olarak Kümbete geliriz. Kahvaltımızı veya yemeğimiz yeriz, seyahatten gelmişiz. Akşam da evine gider. Bu da Peygamber efendimizin bir sünnetidir. Hane-i saadetinden Mescid-i Nebeviyeye gelir, oradan seferini yapar, dönüşte yine ilk olarak Mescid-i Nebeviye gelir, oradan evine gider. Bu manada hocam birçok sünnetleri hissettirmeden uygulardı. Ben daha sonraları bunların sünnet olduğunu fark ettim.
Hocam bazen muhatabını rahatlatmak için nükteler de yapardı. Çok mantıki nükteleri vardı. Malum, Necip Fazıl Kısakürek merhumla ilk görüşmelerinden sonra Necip Fazıl İstanbul’a dönüşünde bir yazı yazıyor, hocamdan “ mantık küpü” diye bahsediyor. Hakikaten de bir mantık küpüydü yani.
Sadece bir misal vereyim, bir hatıra olarak. Bir kardeşimiz vardı, Pehlivan abi derdik, Hayrullah abi vardı. Onun asıl ismi Dursun’muş. Cemaat Hayrullah diye değiştirmiş. O da gelmiş, “Hocam benim adımı değiştirdiler” demiş. Hocam demiş ki; “ senin adın neydi ki?” Hâlbuki biliyor hocam. “Hocam biliyorsunuz, benim adım Dursun” demiş. Hocam da “ senin adı yokmuş” demiş. “Nasıl olur hocam, Dursun” demiş Hayrullah abi. Hocam da cevaben demiş ki; “sen dünyaya gelince, anan demiş ki; “ hele bu dursun, sonra adını koyarlar bunun.”
Yine bir hatıra anlatıp bu konuyu kapatalım. Bizzat Çantacı Necmi ağabeyden dinledim bu hatırayı da. Diyor ki; “ Hocama Risale-i Nur’dan bir soru sordum. Bir cevap verdi ama anladı ki, o an ben tam tatmin olmadım. Dedi ki; “Necmi efendi, şimdilik bununla iktifa et, daha iyisini bulana kadar.”
Bu tip böyle latifelerle havayı yumuşatır, bir halk adamı olarak herkesle çok rahat görüşür, sohbet eder, davasını çok rahat anlatabilirdi.
Dediğim gibi, hizmetlerini anlatmayı uygun görmüyorum. Zaten herkesçe malum. Allah için yaptı hizmetlerini ve inşallah rızasını kazanarak, ebedül âbâd yolculuğunda sâlimen dünyadan göçerek, başka âlemlerde inşallah, üstadın dediği gibi “ruhumun eskimiş yuvasından yıldızlarda gezmek için çıktığını gösterir.(Sözler s. 209 ) Hocam da inşallah zannediyorum diğer ağabeyler gibi o âlemlerde, Cenab-ı Hakkın rızasına mazhar olmuş olarak, dünyadan daha güzel âlemlerde, daha büyük insanlarla, daha muhterem zevatla inşallah varlığını devam ettiriyor diye düşünürüz.
Cenab-ı Hak ebediyyen rahmet eylesin. Tekrar, bu programı düzenleyen ağabeylerimize, kardeşlerimize teşekkür ediyorum.

Bu konuda geri bildirim bırakın