Gönül Damlaları

Gözümün nûru Şehmus Efendi

Gözümün Nûru Şehmus Efendi

Hâl-u ahvâlinizi beyan eden mektubunuzu aldım. “Cevap göndermeseniz de olur” tarzındaki mütevazıyâne ifadeniz bize birkaç satır yazı yazmayı şükran borcu hâline getirdi. Sizin gibi muhib[1] ve vefâperver bir refiki mektup vasıtasıyla da olsa tezekkür ve tahattur tekellüf[2] değil, belki teşerrüftür.[3] Mektubunuzun muhteviyatı bizi kemâl-i memnuniyetle mesrur etti. Askerlik hakkındaki takdiratınız, doğrusu bizim için mucib-i şükran[4] oldu.

Benim Efendim;

Hakikat bu ki, Allah’a ibâdetten sonra, askerlik gibi bir vazife-i mukaddese tasavvur olunmaz; hele bizim ordumuza… Sahabeden sonra i’lâ-yı kelimetullah’ı[5] deruhte[6] eden bu haşmetli ordumuza, asırlarca cihad edip vatan ve millete ettiği hizmetin mükâfatı hem Allah’ın ind-i mânevisinde, hem Peygamberimizin yanında makbuldür; hem evliya ve asfiyanın ruhlarını şâd eden bir haslet-i celîledir,[7] hem de bu milletin yanında şâyân-ı takdir ve tâzimdir.[8] Bunda şâibe-i tevehhüm[9] yoktur. Onların bu şerefli hizmeti tasvir ve tahlile sığmaz ki, benim kalemim buna muktedir olabilsin.

Bin yıldır Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın elmas kılıç ve sancak-ı kudsisini, cihânın cihât-ı sittesinde[10] Rüstempesendâne[11] dalgalandıran kahraman ordumuzun şahs-ı mânevisi başta Peygamber Efendimiz Hazretleri’nin ve dolayısıyla bütün evliya ve asfiyanın iltifat ve teveccühlerine ve milletin duasına mazhardır; bu mazhariyyet bir şereftir ve bizim ordumuzun dışında hiçbir milletin askerine nasip olmamıştır. Ancak, bu ikram-ı İlâhi şükür ister ki, devam etsin. Bu iltifat ve dualar kahraman ordumuz için bir tahassüngâh[12] ve azim bir hısn-ı hasîndir.[13] Evet, bu keyfiyyet, nasıl ordumuz için bir kal’a ise, bu ordu da bizim için en büyük bir istinadgâhtır. Zira âdab-ı milliye[14] ve diniyemizle beraber, şems-i hürriyetimiz, bu bahadırlar sayesinde berdevamdır; Cennet letâfetindeki vatanımız, tuba halâvetindeki[15] bayrağımız bu vatanperverlerin yed-i himayesindedir.[16] İnşaallah kıyâmete kadar böyle devam edecektir.

Mutantan[17] menkıbeleriyle dünyayı hayrette bırakan yiğit askerlerimiz, asırlardan bu yana, kızıl renkli Moskoflar sürüsüyle, Roma vârislerinin gülle ve kurşunlarına yalçın kayalar gibi göğüs gererek medeniyet ve tarih, saltanat ve istiklâliyetlerini celâldarâne müdafaa ve muhafaza etmişler, o kaya göğüsler, üzerlerine semâdan döne döne inen kızıl alevler ve yerden patlayan azgın bombalara karşı şehâmetle[18] koca ülkenin kapısında durup, âlem-i İslâm’a gelen tehlikeleri kırıp parçalamışlardır. Her biri tek başına bir şecaat[19] timsali olan mücahidler, yüksek bir medeniyetin, köklü bir tarihin, haşmetli bir saltanatın müessisi olmuşlardır.

Evet Efendim, işte böyle bir mevki-i muallâya[20] sâhip şanlı bir ecdâdın ahfâdı[21] olan kahraman ordumuzda bir nebze de olsa hizmette bulunmanız, Cenâb-ı Hakk’ın lütuf ve ihsanıdır. Sizinle beraber bu lütf-u ihsana nail olan hamiyetli ve vicdanlı asker ve kumandanları samimiyetle sever, kalp ve vicdanımla tebrik ederim.

Cenâb-ı Hak bize, dünya kurulduğundan beri, hiçbir millete nasip olmayan mefâhirle[22] memlû[23] bir tarih, bir mâzi vermiş; inancıyla, ibâdetiyle, ahlâkıyla, mâbediyle, kışlasıyla, adaletiyle, şevket ve saltanatıyla birçok şeref tabloları ortaya koyan bir ecdâd lutfetmiştir. Bu tarih, bu mâzi, bu tablolar bizim şerefimizdir, haysiyet ve namusumuzdur, mukaddesatımızdır.

Bizi ve gençliğimizi bu tablo ve mâziden, tarih ve ecdâdımızdan koparmak isteyen, araya perde çeken, içteki ve dıştaki hainlere karşı ordumuzun mütebassır[24] olması, bize huzur ve sürur bahşetmiştir.

Allah, ülkemizin ufuklarını ihâta eden ulu kubbe ve beyaz minareli mâbedleri, burçları semâlara ser veren[25] heybetli sur ve kal’aları, kahramanlar konağı olan kışlaları, padişah sarayları ve evliya türbelerini, bu yurdun her bucağında, başımızın üzerinde al ve beyaz mevceler[26] gibi dalgalanan bayrağımızı kıyâmete kadar iç ve dış düşmanların şerrinden muhafaza buyursun, âmin.

Bu vesile ile binler selam ve dualar ederim; maddî ve mânevî sıhhat ve âfiyetle berkemâl[27] olmanızı Cenâb-ı Hakk’a niyaz ederim. Sizi ve mensup olduğunuz kahraman ordumuzu Cenâb-ı Hakk’ın avn-i inâyetine[28] emanet eylerim.


4 Nisan 1982
Mehmed Kırkıncı


[1]       Muhib: Seven.

[2]       Tekellüf: Güçlüğe, zahmetli bir işe katlanma.

[3]       Teşerrüf: Şeref bulma, şereflenme.

[4]       Mucib-i şükran: Şükür gerektiren.

[5]       İ’lâ-yı kelimetullah: İslâm dîninin esaslarını ve yüceliğini yaymak için gösterilen gayret, bu yolda yapılan cihat.

[6]       Deruhte etmek: Üzerine almak, üstlenmek, yüklenmek.

[7]       Haslet-i celîle: Çok yüksek özellik.

[8]       Tâzim: Hürmet etme, saygı gösterme.

[9]       Şâibe-i tevehhüm: Kusur sanma.

[10]      Cihât-ı sitte: Altı yön.

[11]      Rüstempesendâne: Rüstem gibi, Rüstem’in yolunda. Rüstem: İran’ın efsanevî ünlü kahramanı, Şark edebiyatında kuvvet ve cesaret timsali olarak şöhret bulan Zaloğlu Rüstem.

[12]      Tahassüngâh: Sığınma yeri, sığınak.

[13]      Hısn-ı hasîn: Çok sağlam kale.

[14]      Âdab-ı milliye: Milletin ahlâkı.

[15]      Halâvet: Hoşluk, tatlılık, zevk.

[16]      Yed-i himaye: Himaye eli, koruma altında bulunmak.

[17]      Mutantan: Gösterişli, görkemli, şatafatlı, tantanalı.

[18]      Şehâmet: Zekâ ile beraber olan cesâret, aklın kontrolünde olan yiğitlik.

[19]      Şecaat: Yiğitlik, yüreklilik, cesâret.

[20]      Mevki-i muallâ: Çok yüce mevki ve makam.

[21]      Ahfad: Torunlar, gelecek nesiller.

[22]      Mefâhir: Övünülecek, iftihar edilecek şeyler.

[23]      Memlû: Dolmuş, dolu.

[24]      Mütebassır: İyice, etraflıca düşünen, düşünerek hareket eden, uzak görüşlü, basîretli.

[25]      Ser vermek: Bir ideal, bir amaç uğrunda ölümü göze almak, ölmeye râzı ve hazır olmak.

[26]      Mevce: Dalga.

[27]      Berkemâl: Tam ve yolunda, mükemmel.

[28]      Avn-i inâyet: Allah’ın yardımı.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X