Nasıl Başardılar?
Avrupa, İslâm âleminde bu tefrika faaliyetini yaparken, casuslarına kendi aralarında ciddi bir planla öyle bir mesai tanzimi yaptırmıştır ki, bunların bir kısmı Türkçü olarak çalışmışlar, Türk taraftarı, Türk meftunu olarak görünmüşlerdir. Türklerin tarihinin, folklorunun, hayat tarzının inceliklerine kadar inerek böylece Türklere ait her şeyin hayranı olmada, ırkçı olan bir Türk’ten bile ileri gitmişlerdir.
Diğer bir kısmı ise, Arapçı olarak ortaya çıkarak gayesine hizmette kavmiyetçi bir Arap’tan daha ileri gitmiştir. Aynen bunlar gibi bir kısmı İranlı olarak, bir kısmı Berberî olarak ortaya çıkıp İslâm âlemini bölüp parçalamada dessasâne çalışmışlardır. Ve hâlen de çalışmaktadırlar.
İngiliz edip ve tarihçisi Arnold Toynbee’nin tavsiyeleriyle İngilizler, Osmanlılarda ilk olarak dönme ve Siyonistlerin ortaya attıkları Turancılık ve Türkçülüğü[1] istismar ederek Arapları Türklere karşı düşman etmeye yoğun gayret gösterdiler. Hattâ bunlar İttihatçıların büyük bir hassasiyetle üzerinde durdukları ve Hristiyan emperyalistlere karşı gerçekleştirmek istedikleri, Araplar ve Türklerin birleşmesinden meydana gelen İslâm Cephesi’ni de aynı dessas taktikleriyle engellediler. Neticede İmparatorluğun parçalanmasına muvaffak oldular.
Avrupalılar, husûsan İngilizler, kavmiyetçiliği siyasî emellerine uygun bir şekilde, Arapların safında yer alarak Türkçülüğün Araplara ve İslâm’a düşman olduğunu işleyip gayelerine varmak istemişlerdir. Bu taktiklerini, şu tarihî vesikada açıkça görmek mümkündür:
“A. Toynbee İngiliz Devleti’ne verdiği istihbarat raporunda şöyle der: “İttihatçıların Arap ve İslâm düşmanı oldukları temaları, Arap dünyasındaki Türk aleyhtarı propaganda faaliyetlerimizde oldukça işimize yaramıştır.”[2]
Lawrence
Cemal Kutay, Lawrence ile ilgili kitabında şöyle der: “…Bizi uzun uzun düşündürmesi gereken bir gerçek üzerinde daha duracağım: Ölümü neredeyse bizde de İngiltere kadar keder uyandıran eski İngiliz Başvekillerinden meşhur Winston Churchill, Lawrence için: ‘Devrimizin en büyük adamlarından birisi… Bizi, Petrol’e ve Osmanlı İmparatorluğu’nun mirasına eriştiren O’dur. Himmetini ve şahsını hayranlıkla takdis ederim’ der.” Ve şöyle devam eder: “…Lawrence ve Churchill’i birleştiren asıl sebeb, ikisinin de, şifâsız Türk düşmanı olmalarıydı.”[3]
Aynı kitapta Teşkilât-ı Mahsûsa Reisi Eşref Sencer Kuşçubaşı ise, Lawrence’i şöyle anlatır: “Her eline geçen fırsatta Lawrence, ne kadar zâlim ve gaddar olduğunu ispat etmiştir. Sadece Türklere karşı değil, bütün insanlara karşı nefret beslerdi. Kendisinin bir piç ve cinsî sapık olmasında, zulüm duygusunun büyük te’siri olduğunu söyleyebilirim. Ona en çok hizmet eden, Arabistan’ın iklimi idi. Bedevileri para ile elde eden bu adam, kayan kumlar arasında barikatlar yapıyor, Türk kafilelerini arkadan vurduruyordu. Esirlerimize yapılan zulüm, bu şer ve fesada âlet olanlar için dünya âhiret yüz karasıdır.”[4]
“Sahtekâr Lawrence” adlı eserinde ise İngiliz muharriri Richard Aldington, Lawrence’in vahşetini şöyle anlatır:
“Avrupa cephesinde Alman taarruzunu Fransızlar durdurunca, İngiliz Komutanı Allenby, harb bitmeden “Bir şeyler yapmak ve Şam’a ulaşmak” lüzumunu hissetmiş ve taarruza da, evvelden tesbit edilen tarihten önce başlamıştı.”
Richard Aldington’a bakılacak olursa, İngiliz ordusunun ileri hareketi sayesinde Türkler tarafından tahliye edilen şehirlere girip yağmacılık yapmakla vazifeli görülen Arap kuvvetlerine Lawrence, Türklerden harp esiri almamalarını ve yakaladıklarını öldürmelerini emretmiştir.[5]
İngiliz Generali Barrow da, The Fire Of Life adlı kitabında, Lawrence emrindeki Arap kuvvetlerinin ele geçirdikleri Türk esir ve yaralılarına yaptıkları vahşî zulmü ve imhâ hareketini müşâhedelerine dayanarak anlatmaktadır.
Alınan bu notlardan İngiliz casusu Lawrence’in ne olduğunu ve neler yaptığını anlamak mümkündür.
Gustave Le Bon
Bu dessas ve hâin tefrika faaliyetlerini çıkaranlar arasında numûne olarak Gustave Le Bon’un kendi ifadelerinden, icraat ve bu husustaki gayretlerinden bazılarına bakılacak olursa: “Müellif (Gustave Le Bon) Arap ırkçılığını tahrik etmek için, her şeyden önce “ırk” kelimesini çok kullanır. “Üstün ırklar”dan, “aşağı ırklar”dan sıkça bahseder. Arapların ırkî hasletlerinden, ortaya koydukları medeniyetten, medenî müesseselerinden, ilimlerinden, Arap te’sirinden, vs. söz eder. Âdeta tarihte bir İslâm Medeniyeti yok, sâdece “Arap Medeniyeti” vardır. İslâm’ın getirdiği bütün faziletler, Arap ırkının faziletleri olarak işlenir. Bu zât, eserinde “hâlen Batı’da pek büyük olan Arap te’siri, Doğu’da çok daha ehemmiyetlidir. Hiçbir ırk, Doğuda böylesine bir te’sir icra edemedi,” demektedir.”[6]
Böylece, İslâmiyet’in getirmiş olduğu bütün maddî-mânevî güzellikleri, meziyetleri, medeniyetleri; –herkesçe malûm olduğu gibi– İslâmiyet gelmezden önce sırf bedevî olan, birçok insanî fazilet ve meziyetlerden mahrum olan, hattâ kızlarını diri diri gömecek kadar vahşete düşmüş olan bir kavme vermektedir. Bundan maksadı ise; Arap gençlerinin kavmiyetçilik damarlarını tahrik edip, onların kin, iğbirar ve intikam gibi hislerini alevlendirmektir. Neticede de, diğer milletlerin hizmetlerini inkâr ettirmektir.
Bunun en büyük misâli de, Türkler hakkındaki görüşleri ve bunları Araplara telkin etmesidir. Şöyle ki:
“…Her ne kadar Türkler, mâhir harpçi iseler de, bir milletin medenileşmesine imkân tanıyan vasıflardan mahrumdurlar. Mağlûb ettikleri Arapların eserini geliştirmek şöyle dursun, kendilerine bırakılmış olan mirastan istifade bile edemediler. Araplar “Türklerin bastığı yerde ot bitmez” derler. Nitekim öyle oldu. Orada bir daha ot bitmedi. İleriki bir bahiste Arapların eski imparatorluğunun, bu yeni efendilerin elinde çok çabuk, nasıl bir tedenni içine düştüğünü göreceğiz…”[7]
“Sadece siyâsî nokta-i nazardan bakıldığı takdirde, Türklerin de kendilerine has büyükleri olmuştur… Fakat güçleri dâima münhasıran askerî sahaya hastır. Büyük bir monarşi kurmaya kabiliyetli olmakla beraber, bir medeniyet ortaya koymada daima güçsüz gözüktüler.
En büyük gayretleri, elleri altındakinden istifade etmeyi denemek oldu. İlim, san’at, sanayi, ticaret vs. her şeyi Araplardan aldılar. Arapların parladığı bütün mârifetlerde Türkler hiçbir terakki kaydetmediler. Pek tabiî terakki etmeyen milletlerin gerilemesi nasıl kaçınılmaz ise, tedenni ve düşüş saati de, onlar için çalmada gecikmedi…”[8]
Vatan ve milletimizi bölmek isteyen bunlar gibi casuslar bugün de vardır, yarın da çıkacaktır ve bunların hâince faaliyetleri devam edecektir.
Asıl mes’ele; bunlara karşı uyanık olmak, gayelerini bilip, metodlarını teşhis etmektir. Zaten milletimizin, vatanımızın, devletimizin devamı da buna bağlıdır.
[1] “Turancılık ilk defa Macarlar tarafından ele alınmıştır… Aslen Musevî olan Macar profesörü Wambery, Moiz Tekinalp ve Léon Cahun Türkçülüğü savunmuşlardır.” (İngiltere Devlet Kamu Kayıtları Arşivi, 10950 numaralı Turancılık Hareketi hakkında bir rapor. Mim Kemal Öke, Tercüman, 31.12.1986).
[2] Mim Kemal Öke, a.g.y., 2.1.1987.
[3] Cemal Kutay, Lawrence’e Karşı Kuşçubaşı, s. 11.
[4] A.g.e., s. 301.
[5] Cemal Kutay, a.g.e., s. 301-302.
[6] İbrahim Canan, İslâm Işığında Anarşi, s. 225-26-27.
[7] Canan, a.g.e., s. 225-26-27.
[8] Canan, a.g.e., s. 225-26-27.

Bu konuda geri bildirim bırakın