ŞİÎLİĞİN ORTAYA ÇIKIŞI VE ALEVİLİK-3
ALEVİLİK NASIL ORTAYA ÇIKMIŞTIR? BİR MEZHEB MİDİR, SİYASÎ BİR FIRKA MIDIR?
ALEVÎLİK aslında bir fırka veya mezhep değildir. Âl-i Beyt’in muhabbetini esas alan bir tarikat şeklinde ortaya çıkmıştır.
Meselenin tarihî seyrine baktığımızda, Alevîliğin bir tarikat şeklinde gelişmesi şöyle olmuştur:
Timur, Osmanlı Sultanı Yıldırım Bâyezid’i yendikten sonra, Anadolu’dan aldığı otuz bin kadar esiri İran’a götürmüştü ve bunları Erdebil’e yerleştirmişti. Bunlar, zamanla Erdebil Şeyhi[1] olarak bilinen Şeyh Ali’ye intisap ettiler ve ondan tarikat dersi aldılar. Bir süre sonra Timur, arasıra ziyarete gittiği Erdebil Şeyhi’nin kendisinden bir arzusu olup olmadığını sorduğunda, şeyh: “Hiçbir dileğim yok, sadece Anadolu’dan esir olarak getirmiş olduğun Türkleri serbest bırakmanı istiyorum” dedi. Timur, şeyhin bu arzusunu memnuniyetle kabul etti ve onları serbest bıraktı. Bu esirler bu vesile ile, şeyhe olan muhabbetlerini aşırı derecede ziyâdeleştirdiler. Şeyhin bu sûfilerinin bir kısmı Anadolu’ya döndü, bir kısmı da Erdebil’de kaldı.[2]
Erdebil Şeyhi, Anadolu’ya dönen bu müritleriyle alâkasını devam ettirdi. Bu tarikatta Hz. Ali (r.a) muhabbeti esas alındığı için, bu tarikata devam edenler Hz. Ali (r.a) sevgisi ile tamamen boyandılar. Bunlara bu vasıflarından dolayı Alevî denildi. Aslında bu esirlerin ecdadları ve kendileri, bu tarikat ile intisap kuruncaya kadar Ehl-i Sünnet itikadında idiler. Bu tarikatla irtibatlarını yoğunlaştırdıktan sonra, tamamen Erdebil tekkesinin emrine girdiler. Oradan gelen her emri harfiyen yerine getirmeye gayret gösterdiler. Öyle ki, bu müritler vergi, sadaka ve zekâtlarını bile Erdebil’e tahsis ettiler. Bunların bu fedakârane gayretleri, karşılıklı diyalogları ve gidip gelmeleri devam etti. Hattâ Erdebil’den gönderilen ve şeyhin halifesi olarak isimlendirilen şahıslar, Anadolu’da nezir ve sadaka nâmıyla para topluyor ve bu paraları gizli olarak İran’a gönderiyorlardı.[3]
Böylece Erdebil Şeyhi’nin tekkesi gittikçe genişliyor, müritleri çoğalıyordu. Bu Şeyh’in asıl maksadı, gerek İran’da, gerekse Anadolu’da müritlerini çoğaltarak irşad postundan saltanat tahtına, şeyhlikten şahlığa geçmekti. Ancak bu arzusuna nâil olamadan ölünce, yerine oğlu Şeyh Cüneyd geçti. O da babasının gizli emelini sürdürmeye devam etti. Bunu hisseden o zamanın İran hükümdarı Cinahşah, kendisini İran’dan sürdü. Bunun üzerine Şeyh Cüneyd Anadolu’ya geldi. On altı yıl süren bu Anadolu ziyareti, tarikatına çok mürit kazandırdı. Sadece bir şeyh değil, aynı zamanda bir seyyid unvanı ile de dolaştığı için, umudunun fevkinde taraftar topladı.[4]
Artık Erdebil tekkesi Anadolu’da güçlenmiş, küçümsenmeyecek kadar büyük bir tesir sahasına sâhip olmuştu. Şeyh Cüneyd de, babasının âkıbetine uğradı. Yerine geçen oğlu Şeyh Haydar da aynı gayeyi takip etti. Bütün gayret ve ihtiraslarına rağmen o da siyasî maksadına nâil olamadı. Nihayet oğlu Şah İsmail, babasının ve dedelerinin rüyalarını gerçekleştirmeye maalesef muvaffak oldu. On üç yaşında iken Anadolu’daki müritlerinden teşkil ettiği bir orduyla, o gün İran’da hâkim olan Akkoyunlulara harp ilân etti ve Akkoyunlu hükümdarını devirerek irşad postundan saltanat tahtına çıkmaya muvaffak oldu ve Safevîler Devleti’ni kurdu. Bununla beraber Şah İsmail Anadolu’dan elini çekmedi. Zaman zaman birçok halifeler göndererek Anadolu’daki nüfuzunu kuvvetlendirmek için çalıştı. Bu çeşit faaliyetler, Çaldıran Muharebesi’ne kadar artan bir hızla devam etti. Bu muharebeden sonra İran’la Osmanlı Devleti arasında kesin hududlar çizildi. Böylece Erdebil sûfileriyle Anadolu arasındaki irtibat kesilmiş oluyordu. Bunun neticesi olarak Anadolu’daki müritler, pirlerin tesirinden gitgide uzaklaştılar. Bu tarikatın Anadolu’da kalan mensupları, Erdebil tekkesinden aldıkları tesirle, kendilerinin dışında kalan Müslümanların Ehl-i Beyt’e gerektiği gibi muhabbet beslemedikleri zannına kapıldılar. Onların bu telâkki ve davranışları diğer Müslümanlarla aralarında bir soğukluk husûle getirdi. Bu soğukluk, zamanla ihtilâfa dönüştü.
Bu ihtilâf neticesinde, Erdebil tekkesine bağlı Anadolu Türkleri medreseden uzak kaldılar. İtikada ve ibâdete ait birçok hükümleri gereği gibi öğrenemediler. Sadece babadan oğula intikal eden birtakım telkinlerle iktifa ettiler. Diğer Müslümanlar ise, bunlarla yakın alâka kuramadı ve onlara karşı vazifelerini lâyıkınca yerine getiremediler. Mizansız münakaşalar, yersiz ithamlar ve ölçüsüz davranışlarla, aradaki soğukluk gittikçe büyüdü ve derin bir ayrılığa dönüştü. Buna bir de, idarecilerin ihmali eklenince, Anadolu Müslümanları arasında Sünnîlik ve Alevîlik şeklinde bir ikilik ortaya çıktı. Aslında bir Müslüman veya bir tarikatın, diğer sahâbîlere tecâvüz etmemek, Kur’ân ve Sünnetin ışığında namazını kılmak, orucunu tutmak ve diğer mükellefiyetlerini yerine getirmek kaydı ile Hz. Ali (r.a) muhabbetini meslek ve meşrebini esas almasının dinen hiçbir mahzuru yoktur. Hz. Ali (r.a) ve Ehl-i Beyt muhabbetini şiar edinmenin hiçbir mahzuru yoktur.
Gerçek şu ki, Kitap ve Sünnet’i bilen ve gereği gibi yaşayan hakiki bir Alevî, ancak Allahu Teâlâ’yı mâbud olarak tanır. Kendisini, İslâmiyet’in bir ferdi olarak bilir, Peygamberimizi (a.s.m) en son Peygamber, Kur’ân-ı Kerîm’i de son semâvî kitap kabul eder.
Bu sun’î ayrılığın ortadan kalkmasının tek yolu, Kur’ân ışığı altına girmek ve O’nu yegâne ölçü kabul etmektir. Nitekim Cenâb-ı Hakk bir âyette meâlen:
وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَمٖيعاً وَلَا تَفَرَّقُوا
“Hepiniz Allah’ın ipine sımsıkı sarılınız ve ayrılmayınız”[5] buyurmakla, bütün Müslümanlara Kur’ân etrafında toplanmayı emretmektedir.
Bediüzzaman: “Milliyetimiz bir vücuttur. Rûhu İslâmiyet, aklı Kur’ân ve îmandır”[6] buyurarak bunun reçetesini ortaya koymaktadır.
Müslümanların birlik ve beraberlikleri ancak böylece temin edilebilir, ihtilâflar O’nun esaslarıyla bertaraf edilebilir. Her türlü hurafe ve safsatalardan ancak böylece uzak kalınabilir.
Evet, Hakk’ı bulmanın, hakikate ermenin tek yolu, Kur’ân’a îman ve muktezasıyla amel etmektir. Çünkü Kur’ân, insanlığı mutlak hayır ve hakikate sevketmek için, bizzat Allahu Teâlâ tarafından gönderilmiş bir kitab-ı mukaddestir. İnsanın dünyevî ve uhrevî saadetini izhar ve ikmâl edecek olan O’dur. O, insanı îman ve tevhide, tâat ve ibâdete, uhuvvet ve muhabbete dâvet eder. Îman ve amel-i sâlihe ait ölçülerin en güzelini O va’zetmiştir. İslâmiyet ancak ve ancak O’nun ölçüleriyle tesis edilmiştir. O’nun kuvvetli ve muhteşem düsturlarının haricinde hiçbir hakikat yoktur ve aranılmaz. O’nun güzel görüp tasdik ettiği her şey hakikat; çirkin bulup reddettiği her şey ise hurafattır. O’nun tesis ettiği İslâmiyet köhne hurafeleri, bâtıl itikadları, rezalet ve fuhşiyatı şiddetle yasak eder. Şu hâlde, helâle, harama, zikre, fikre, muhabbete ait kudsî hakikatleri, O’nun terazisiyle tartacaklardır.
Kur’ân âyetlerinin Allah’a ait beyanları her insanı ikna edecek bir kuvvettedir. Avam, O’nun beyanının sadeliğine meftun, fikir ve ilim erbabı da fesahat ve belâgatına hayrandır.
اَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ
“Kalbler O’nun zikriyle mutmain olur.”[7] Her seviyedeki fikir erbabı, inanma ihtiyaçlarını O’nunla karşılarlar. O’na uymakla kemâle ererler.
Kur’ân, insanları tefekküre teşvik etmiş ve bunun ölçülerini aklın eline vermiştir. İnsanlar ancak onun ders verdiği ölçülerle kâinat kitabını okuyabilmişler ve ondaki gizli hakikatleri keşfedip Hâlıklarını, Mâ’bûdlarını bulabilmişlerdir. O, hayatın karanlık ve fırtınalı yollarını aydınlatmak için aklın eline verilen bir ilâhî meşaledir. Güneş, madde âlemini aydınlattığı gibi, Kur’ân da mâneviyat âlemini aydınlatmak için nâzil olmuştur.
Bir âyette mealen şöyle buyurulmaktadır:
اِنَّ هٰذَا الْقُرْاٰنَ يَهْد۪ي لِلَّت۪ي هِيَ اَقْوَمُ
“Gerçekten bu Kur’ân, insanları en doğru yola götürür.”[8]
Bir fende terakki etmek için, o fennin kanunlarına uymak bir zaruret olduğu gibi, hak ve hakikati bulmak için de, Kur’ân ve Sünnet’in düsturlarını rehber kabul etmek elzemdir.
Evet, insan Cenâb-ı Hakk’ın zâtını, sıfatlarını ancak Kur’ân’ın ve Sünnet’in irşadıyla bilebilir. Nereden gelip, nereye gittiğini, dünyadaki vazifesinin ne olduğunu, gideceği âhiret âleminin mahiyetini, hakikatini ve o âlemde nelerin makbul, nelerin merdud olduğunu, ancak bu iki vesile ile anlayabilir. Hangi fiil ve hareketlerin, hangi hâl ve tavırların Cenâb-ı Hakk’ın rızasını, hangilerinin de gadabını celbedeceğini; neyin hak, neyin bâtıl ve neyin hata, neyin doğru olduğunu yine Allah’ın Kitabı ve O’nun sevgili Peygamberinden (a.s.m) öğrenecektir. Her Müslüman, kendi inanç ve ibâdet dünyasını, bu iki hakikatin rehberliğinde tanzim etmekle mükelleftir.
Nelere, nasıl inanmakla îman dairesine gireceğini ve hangi amelleri işleyip nelerden içtinap etmekle İslâm dairesinde kalacağını yine bu iki esastan, yani Kitap ve Sünnet’ten öğrenecektir.
Mademki, bütün Müslümanların ölçüsü Kur’ân ve Sünnet’tir, o hâlde bir Müslüman, beşerî her fikri, her iddiayı, her inancı, her itikadı Kur’ân’a ve onun birinci derecede tefsiri olan Hadis-i Şeriflere göre değerlendirecek ve muvazene edecektir. Kur’ân-ı Azîmüşşân, îmanın birinci rüknü olan Allah’a îmanı bizlere ders verdiği gibi, melâikelere, semâvî kitaplara, peygamberlere, âhirete, kadere (hayır ve şerri O’nun yarattığına) îman etmeyi de ders verir. Bir insan, ancak îman hakikatlerini Kur’ân’ın bildirdiği gibi îman etmekle mü’min olur.
Hem Kur’ân-ı Kerîm, Cenâb-ı Hakk’ın bütün emir ve yasaklarından ibaret olan İslâmiyet’i mü’minlere talim etmiştir. Bir mü’min, bu emir ve yasaklara harfiyyen uymakla kâmil bir Müslüman olur.
[1] Bu Erdebil Şeyhi, Şah İsmail’in dedesidir.
[2] Prof. Dr. Walter Hinz, Uzun Hasan ve Şeyh Cüneyd, Çev.: Tevfik Bıyıkoğlu, Türk Tarih Kurumu Yayını, IV. Seri, No: 5, s. 9. Ayrıca bkz.: Bekir Kütükoğlu, Osmanlı-İran Siyasî Münasebetleri, İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fak. Yayını, sh. 7.
[3] Kütükoğlu, Osmanlı-İran Siyasî Münasebetleri, s. 7.
[4] Erdebil, İran’da Tebriz’in takriben 200 km. doğusunda bir kasabadır. Erdebil Tarikatı’nın kurucusu Safiyüddin İshak’ın atası Fîruz Şah, X. yy. ’da İran’a gelmiş ve yerleşmiştir.
Safiyüddin’den sonra Erdebil tarikatının başında, Sadreddin, Sultan Hoca Ali, İbrâhîm, Şeyh Cüneyd, Şeyh Haydar, Sultan Ali ve Şah İsmail bulunmuşlardır. Erdebil Şeyhi Safiyüddin’in torunlarından olan Şeyh Cüneyd, Erdebil’de irşad postuna oturduktan kısa bir müddet sonra, pek çok mürid kazanmış ve İran’da kendisi ve müridleri siyasî bir tehlike arz edince Karakoyunlular’ın III. Meliki olan Mirza Cihan Şah zamanında, İran’dan çıkartılmışlardır. Şeyh Cüneyd, taraftarlarını artırmak için, seyyidlik iddiasında bulunmuş, kendini Hz. Ali (r.a) ahfadından saymıştır. Gerçekte Erdebil şeyhlerinin seyyidlik ile alâkası olmayıp Fîruz Şah neslinden geldiği kesin şekilde ortaya konulmuştur.
İran’dan ayrılan Şeyh Cüneyd, Diyarbakır’a gelmiş, Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın himayesine sığınmış ve onun teveccühünü kazanmıştır. Uzun Hasan’ın kız kardeşi ile evlenen Şeyh Cüneyd’in, bu evlilikten Şeyh Haydar adlı oğlu doğmuştur. Bu zât, Şah İsmail’in babasıdır. Şeyh Cüneyd’in tahrikiyle Akkoyunlular Azerbaycan’a savaş açmış ve Azerbaycan’ın alınmasından sonra tekrar Erdebil’e dönen Şeyh Cüneyd, irşad postuna oturarak dinî perde altında siyasî faaliyetlere başlamıştır. Şeyh Cüneyd’in müridleri sadece İranlılara inhisar etmemiş, Osmanlılardan da pek çok sûfileri kendine celbetmiştir. Şeyh Cüneyd adamlarını Anadolu’ya salıyor, bu adamlar gittikleri yerlerde çeşitli desise ve hilelerle bazı saf insanları kendilerine raptediyorlardı. Aslında sünnî olan Osmanlı sûfileri, yapılan telkinlerin tesiriyle bilâhare Şiîler gibi düşünmeye başlıyorlardı. Hatta öyle ki birbirlerini tanıyabilmek, ülfet ve ünsiyet etmek için aynı tarzda konuşuyorlar, aynı tip ve tarzda elbise giyiyorlardı. (Bak: Faruk Sümer, Safevî Devleti’nin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü, s. 2.
[5] Âl-i İmrân Sûresi, 3/103.
[6] Nursî, Münâzarât, RNK Neşriyat, İstanbul 2020, s. 57.
[7] Ra’d Sûresi, 13/28.
[8] İsrâ Sûresi, 17/9.

Bu konuda geri bildirim bırakın