Alevilik Nedir?

Bir Müslüman, Hz. Ali (r.a) ve Âl-i Beyt’i Sevmekle İbâdet Mükellefiyetinden Kurtulabilir mi?

Bir Müslüman, Hz. Ali (r.a) ve Âl-i Beyt’i Sevmekle İbâdet Mükellefiyetinden Kurtulabilir mi?

Bu meselenin tam olarak anlaşılabilmesi için, şu üç noktanın izahı lâzım geliyor:

İbâdet nedir? İnsanlar niçin ibâdetle mükelleftirler?

Muhabbet nedir? İnsan, kime, ne ölçüde muhabbet edecektir?

Âl-i Beyt sevgisinin dinimizdeki yeri nedir?

İbâdet Nedir?

İbâdet; kulun, Allahu Teâlâ’ya karşı ta’zim, hamd, şükür gibi vazifelerini O’nun emrettiği tarzda yerine getirmesidir. İnsan; Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz ihsan, ikram ve nimetleriyle beslendiğini düşünerek, O’na karşı hamd ve şükür vazifesini, nihayet tevâzu ve mahviyet içerisinde yerine getirmekle mükelleftir. Bu ise ancak ibâdetle olur. İbâdet eden insan, bu dünya misafirhânesinde, Allah’ın emri dâiresinde oturup kalkar, yiyip içer, her türlü fiil ve hareketlerini O’nun emirlerine göre tanzim eder. Başkasının değil, yalnız Allah’ın kulu olarak yaşar. Bu kulluk onu, hakiki insaniyete, gerçek şerefe, haysiyet ve ismete kavuşturur. Zaten insanların yaratılış gayesi ibâdet ile bu şerefe nâil olmaktır. Nitekim Cenâb-ı Hak bir âyette:

وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ

“Ben cinleri ve insanları, ancak bana ibâdet etmeleri için yarattım”[1] buyurmaktadır. Diğer bir âyet-i kerîmede de şöyle buyuruyor:

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمُ الَّذٖى خَلَقَكُمْ وَالَّذٖينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَۙ اَلَّذٖى جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ فِرَاشاً وَالسَّمَٓاءَ بِنَٓاءًࣕ وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَخْرَجَ بِهٖ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقاً لَكُمْۚ فَلَا تَجْعَلُوا لِلّٰهِ اَنْدَاداً وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ

“Ey insanlar! Sizi ve sizden evvelki insanları yaratan Rabbinize ibâdet ediniz ki, takvâ mertebesine nâil olasınız. Ve yine Rabbinize ibâdet ediniz ki, Arz’ı size döşek, semâyı binanıza dam yapmış ve semâdan suları indirmiş ki, sizlere rızık olmak üzere yerden meyve vesair gıdaları çıkartsın. Öyle ise Allah’a misil ve şerik yapmayınız (Bilirsiniz ki, Allah’tan başka Ma’bûd ve Halıkınız yoktur).”[2]

Evet, Cenâb-ı Hak, semâvatı güneş ve yıldızlarıyla, zemini deniz ve karalarıyla en mükemmel bir sûrette yarattı. Ve insanı o muhteşem kâinat ağacından, ilminin hassas ölçüleriyle nice eleklerden geçirerek, en mükemmel bir meyve olarak süzdü. O küçük insanı, bu muhteşem kâinatın bir hülâsası hâline getirdi.

İnsanın rûhuna, her biri kâinattan daha kıymetli latifeler yerleştirdi. Ona her nev’i güzellikleri seyredebilecek bir göz, yiyeceklerin ayrı ayrı tadlarını zevk edebilecek bir dil verdiği gibi, bu duygularla elde ettiği müşahedeleri, zevkleri, ilim ve mârifete çevirecek bir akıl ihsan etti. Ve insana, gerek kâinattan süzülerek onun imdadına gönderilen nimetleri ve gerekse kendi vücuduna yerleştirilen maddî ve mânevî, enfüsî ve âfâkî nimetleri takdir edebilecek bir vicdan lütfetti.

Hem o insanın sinesine, bu sonsuz ihsan ve ikramlara karşı, nihayetsiz bir muhabbetle mukabele edebilecek bir kalp yerleştirdi.

İnsan, kendisine hediye edilen o akıl ile sadece bu dünya için yaratılmadığını, kendisinin vazifesiz ve gayesiz olamayacağını idrâk eder.

Vicdanıyla, ona yapılan bu sonsuz ihsanlara karşı Rabbini ta’zim ve O’na hamd ve şükretmesi gerektiğini bilir.

Ubûdiyetini yalnız Allah’a hasreder. O’na misil ve şerik koşmaz. İnsanın kalbindeki Allah sevgisi ancak ibâdet ile tezâhür eder, inkişaf edip kuvvet bulur.

Ve kalbiyle ancak Allah’a muhabbet eder; sevilmeye lâyık bütün mahlûkatı da yine O’nun hesabına sever.

Faraza, insan dinen ibâdetle mükellef olmasa bile, ondaki akıl, kalb ve vicdan Allah’a ibâdeti ve itaati emreder. Zira bu latifeleri ancak ibâdet tatmin eder.

Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan O Ganiyy-i Mutlâk’ın bizim ibâdetimize ihtiyacı olmadığı açıktır. Bilâkis, biz ibâdete muhtacız.

İster istemez varacağımız o mahşer meydanında, o dehşetli hesap gününde, Cenâb-ı Hak biz insanlara:

“Ey kullarım! Ben sizleri yoktan var ettim. Sizin nihayetsiz ihtiyaçlarınızı yerine getirmek için bütün kâinatta olan nimetlerimle size teveccüh ettim. Vakti vaktine ihtiyaçlarınızı yerine getirdim. Ben dünyada rahmet ve inayetimle sizinle beraber idim. O zaman siz kiminle beraberdiniz? Hamd ve ubûdiyet Bana lâyık iken siz, Beni unutup şükür ve ubûdiyetinizi kimlere takdim ettiniz?” dediğinde ne cevap vereceğiz? O mukaddes huzurdaki, utanma ve hayâdan hâsıl olan mânevî azab, Cehennem azabından daha dehşetli olmayacak mıdır? İşte, kâfirlere: “Keşke toprak olsaydık” dedirten de bu hâlden gelen şiddetli mahcubiyet olsa gerektir.

Evet, insan ibâdetsiz olmayacağı gibi, İslâmiyet de ibâdetsiz düşünülemez.

Bu hakikati şöyle bir misâlle izah edelim:

Bir Müslüman köyü düşününüz. Bu köyde ezan okunmasın. Hiç kimse, ne bayram, ne cuma, ne de vakit namazlarını kılmasın. Hiçbir fert oruç tutmasın, zekât vermesin, hacca gitmesin. O köyde yaşayanlar Kur’ân okumasın, haram-helâl tanımasın, farz-vâcib nedir bilmesinler. Kalblerinde Allah sevgisi ve korkusu bulunmasın. O’nun nimet ve ihsanlarına karşı, hiç kimsenin hatırına hamd ve şükretmek gelmesin…

Böyle bir köyün ahalisi, Kur’ân-ı Kerîm’in açtığı cadde-i kübrâya, Peygamber Efendimizin (a.s.m) hayat tarzına, başta sahâbe-i kiram olmak üzere bütün evliya ve asfiyâya, bütün müçtehid ve mücedditlere, müfessir ve muhaddislere ve nihayet umum âbid, sâlih ve müttekî insanlara muhalif düşmezler mi?

Evet, İslâm sadece nazarî ve vicdanî değildir. Kur’ân-ı Kerîm’in birçok âyet-i kerîmesinde îmandan sonra hemen sâlih amel zikredilmekle; sâlih amelin îmanın bir tezahürü olduğu ders verilmektedir.

İbâdetle ilgili açıklamalarımıza Bediüzzaman Hazretleri’nin, şu güzel ifadeleriyle son verelim:

“…İnsanın (O) yüksek rûhunu inbisat ettiren ibâdettir; istidatlarını inkişaf ettiren ibâdettir; meyillerini, temyiz ve tenzih ettiren ibâdettir, emellerini tahakkuk ettiren ibâdettir,  fikirlerini tevsî ve intizam altına alan ibâdettir. Zâhirî ve bâtınî uzuvlarını ve duygularını kirleten, tabiat paslarını izale eden ibâdettir, insanı muhakkak olan kemâlâtına yetiştiren ibâdettir, abd ile Ma’bud arasında en yüksek ve en lâtif olan nisbet, ancak ibâdettir. Evet, kemâlât-ı beşeriyenin en yükseği şu nisbet ve münasebettir.”[3]

Evet, peygamberlerin gönderiliş hikmeti, îmanın esaslarıyla İslâm’ın şartlarını insanlara ta’lim etmektir. Yani, onların kalblerine, başta Allah’a îman olmak üzere, bütün îman hakikatlerini yerleştirmek ve bu îmanlarını kemâle erdirecek ibâdet vazifelerini onlara hakkıyla öğretmektir. İnsanın îmanı, ancak bu ibâdetlerle tekâmül eder. Bir kulun Allah indindeki değeri, O’na karşı kulluk vazifesinde göstereceği hassasiyet ve itina nisbetindedir.

İbâdetsiz îman bir meyve çekirdeğine teşbih edilirse, ibâdetler onu geliştiren ve meyvedar bir ağaç hâline getiren sebeblerdir. Biri güneş ise, diğeri hava, biri toprak ise, diğeri su hükmündedir.

Peygamberler ve evliyalar dâhil hiçbir mü’min, bu ibâdet mükellefiyetinden istisna edilmemiştir. Hiçbir hususî fazilet ve meziyet, ibâdet farizasının yerine kaim olamaz.

Muhabbet Nedir?

Muhabbetullah, Allahu Teâlâ’nın kemâl ve cemâlini idrak ve takdir nisbetinde kalbte hâsıl olan bir nûrdur. Bu muhabbet ile insan rûhu, kederlerden ve hüzünlerden kurtulur. Sırf sürûr ve sevince kavuşur. İnsan rûhunu ulvî kemâle ulaştıran vesilelerin en sağlamı, Allah sevgisidir.

Cenâb-ı Hak, insanın kalbine nihayetsiz bir muhabbet kabiliyeti ihsan etmiştir. Bu sonsuz muhabbet, ancak zât ve sıfatlarıyla nihayetsiz kemâlde bulunan Allah içindir. Yâni, insana lütfedilen bu sevgi kabiliyeti, O’nun Allah’ı sevmesi içindir.

Ayrıca bütün güzellikler, ihsanlar ve ikramlar O’nun zâtının, sıfatlarının ve esmâsının güzelliğindendir. Muhabbet ettiğimiz ve sevdiğimiz çiçekler, ağaçlar ve meyveler, yıldızlar, bağlar ve bahçeler ve hatta cennet, Cenâb-ı Hakk’ın güzelliğinin birer aynası ve cemalinin birer cilvesidir.

Öyle ise, “sebepsiz ve bizzat mahbub olan kemâl-i mutlak sâhibi, Zât-ı Zülkemâl’in ve Zülcemâl’in”[4] sevgisine mazhar olmak en büyük bir bahtiyarlık ve saadettir.

Evet, insan bir şeyi ya ondaki kemâl, yahut ondan aldığı lezzet ve gördüğü menfaat için sever. Meselâ, bir Müslüman peygamberleri, evliyaları, irfan ve fazilet sâhibi zâtları onlardaki kemalât için sever. Kendisine ihsan eden kimseleri, onlardan gördüğü lütuf ve ikramları için sever. Yediği yemek ve meyveleri ise lezzetleri için sever.

İnsan, aklen ve vicdanen bilir ki, kemâllerini takdir ettiği, ihsanlarından memnun olduğu ve lezzet aldığı bütün bu mahlûkatın hepsi Allah’ındır. Hepsini O yaratmıştır. Bunlarda tecelli eden bütün kemâl, cemâl ve ihsanlar, hep O’ndan gelmektedir.

Öyleyse, insan kendindeki bu nihayetsiz muhabbet kabiliyetini, evvelâ ve bizzat Allah’a verecek, diğer bütün muhabbete lâyık zâtları, nimetleri ve ihsanları da Allah için sevecektir. Bozulmamış her akıl, tefessüh etmemiş her vicdan, bu hakikati kabul eder.

Buna binâen, biz Müslümanlar başta Peygamberimiz (a.s.m) olmak üzere, Dört Halifeyi, Âl-i Beyt’i, bütün Sahâbe-i Kirâm’ı Allah nâmına, “Allah onları sevdiği ve sevmemizi istediği” için seviyoruz. Eğer bu zâtları, Allah için değil de, sırf kendi şahsiyetleri için sevsek, o zaman Hıristiyanların düştüğü vartaya, tehlikeye biz de düşmüş oluruz. Zira onlar Hz. Îsâ’yı (a.s. ) Allah’ın bir Rasûlü, elçisi olarak, Allah nâmına değil de, –hâşâ– Allah gibi seviyorlar. O’nu, Allah’a şerik koşmakla küfre düşüyorlar.

Her Müslüman için şu hususun önemle nazara alınması lâzımdır:

Kur’ân-ı Kerim, insanların dünyevî ve uhrevî bütün ahvâllerine ölçü getirmiştir. Konuşmalarına, yiyip içmelerine, ticaretlerine. . . ölçü koyduğu gibi, fikir ve his âlemlerine de ölçüler koymuştur.

Mevzuumuzla alâkasına binâen sevgide ölçü üzerinde biraz durmakta fayda görüyoruz.

Biz Müslümanlar hudutsuz ve nihayetsiz olarak ancak Allah’ı severiz. Sonra Peygamberimizi (a.s.m) severiz. Ama O’nu (a.s.m) –hâşâ– Allah gibi değil, Allah’ın kulu ve Rasûlü olarak severiz. O’ndaki bütün kemalâtın kendi zâtından değil, Allah’tan olduğuna îman ederiz. O’nun, Cenâb-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarının tecellisine en câmi bir âyine olduğunu bilir ve bu itibarla kendisini canımızdan, malımızdan ve akrabalarımızdan daha çok severiz.

Allah ve Rasûlünden sonra diğer peygamberleri, sonra Dört Halifeyi, sonra diğer sahâbîleri severiz. Sonra da derecelerine göre, bütün evliyâları ve mü’minleri severiz… Hâsılı, sevgimizde İslâmiyet’in koyduğu ölçülere aynen riayet ederiz.

Allah’ı sevmenin keyfiyetine, yâni nasıl olacağına gelince, bu hususta Kur’ân-ı Kerîm şu ölçüyü takdim etmiştir:

قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُونٖي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْؕ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَحٖيمٌ

“De ki: Eğer Allah’a muhabbetiniz varsa hemen bana uyun ki, Allah da sizleri sevsin ve suçlarınızı mağfiretle örtsün. Allah Gafûr’dur, Rahîm’dir. “[5]

Yukarıdaki âyet-i kerîmenin tefsirinde şöyle buyurulmaktadır:

Allah’a (c.c. ) îmanınız varsa, elbette Allah’ı seveceksiniz. Madem Allah’ı seveceksiniz, Allah’ın sevdiği tarzı yapacaksınız. Ve o sevdiği tarz ise Allah’ın sevdiği zâta benzemelisiniz. O’na benzemek ise, O’na ittiba etmek (tâbi olmak)tir. Ne vakit O’na ittiba etseniz Allah da sizi sevecek. Zaten siz Allah’ı seversiniz; tâ ki, Allah da sizleri sevsin.”[6]

Bu âyet-i kerîme ve tefsirinden anlaşıldığı gibi, Allah’ı sevmenin tarzı, Peygamber Efendimize (a.s.m) uymaya çalışmaktır. Bir mü’min, itikad, ahlâk ve ibâdette Rasûlullah’a benzemek ve O’nun getirdiği bütün ahkâmı mümkün olduğu kadar tatbik etmekle Allah’ı sevmiş olur. Ashâb-ı kirâmın büyüklüğü, Rasûlullah’a tâbi olmakta en ileri seviyede olmalarındadır. Bu vadide, Hz. Ali (r.a) ve Âl-i Beyt’in de müstesna bir yeri vardır. Öyleyse onları seven her mü’min de, onlar gibi Peygamberimize (a.s.m) tâbi olmakla mükelleftirler. Hülâsa, Peygamberimiz (a.s.m), Allah’ın sevdiği, razı olduğu insan modelidir. Bir mü’min O Rehber-i Ekmel’e benzediği nisbette Allah’ı sevmiş ve O’nun muhabbetini kazanmış olur.

Peygamberimize benzemek ise, efaliyle (fiilleriyle), akvaliyle (sözleri ve emirleriyle), ahvâliyle (hâl ve davranışlarıyla) O’nun bütün Sünnet-i Seniyye’sine ittiba etmekle mümkün olur.

Buna göre, Sünnet-i Seniyye’ye tam riayet etmek isteyen bir mü’min, Rasûlullah Efendimiz (a.s.m) gibi –farz, vâcib, sünnet– bütün namazlarını kılacak, orucunu tutacak, zengin ise hacca gidecek ve zekât verecek, Kur’ân’ı okuyacak, O’nun sevdiklerini sevecek, sevmediklerini sevmeyecek, O’nun ahlâkına mümkün olduğu kadar uymaya çalışacaktır. Elbette, Hz. Ali (r.a) ve Âl-i Beyt’i sevmek de, Peygamber Efendimizin (a.s.m) binler hâllerinden birisidir. Bir Müslüman için, bütün ibâdetleri terk ederek, Peygamberimizin sadece bir hâliyle hallenmek, elbette kâfi değildir.

Âl-i Beyt Sevgisinin Dinimizdeki Yeri Nedir?

Âl-i Beyt’e Allah için muhabbet etmek, dinimizde vâcibdir. (İmam Şâfiî’ye göre farzdır). Cenâb-ı Hak Şûra sûresinde şöyle buyurmaktadır:

قُلْ لَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْرًا اِلَّا الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبٰىۜ

“Rasûlüm, sizden peygamberlik vazifesine mukabil ücret istemez. Yalnız Âl-i Beyt’ine meveddet (sevgi ve saygı) istiyor.”[7]

Peygamber Efendimiz (a.s.m) bir hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurdular:

أحِبُّوا اللّهَ لِمَا يَغْذُوكُمْ بِهِ مِنْ نِعَمِهِ، وَأحِبُّونِى لِحُبِّ اللّهِ. وَأحِبُّوا أهْلَ بَيْتِى لِحُبِّى[. أخرجه الترمذي

“Size verdiği nimetlerden dolayı Allah’ı sevin. Beni de Allah için sevin. Âl-i Beyt’imi de benim için sevin.”[8]

Diğer bir hadîslerinde ise:

“Bir kimse, sahâbîlerimi, zevcelerimi ve Ehl-i Beyt’imi sever de onların herhangi birine ta’n etmezse (ayıplamazsa), onların sevgisiyle bu dünyadan göçerse, kıyâmet günü benimle beraber olur” buyurmuşlardır.

Bu hadîs-i şerif, Âl-i Beyt muhabbetinin dinimizdeki ehemmiyetini en veciz ve en açık bir ifâdeyle ümmet-i Muhammed’e ders vermektedir.

Yine bir hadîs-i şeriflerinde Peygamberimiz (a.s.m) :

عن مالك أنهُ بلغَهُ أنّ النبى # قال: ]تركتُ فِيكُمْ أمرينِ لَنْ تَضِلُّوا ما تَمَسّكتُمْ بِهِمَا: كِتَابَ اللّهِ تَعالَى، وَسُنّةَ رَسُولِهِ

“Sizlere iki şey bırakıyorum. Onlara temessük etseniz necât bulursunuz. Birisi kitâbullah, biri Âl-i Beyt’imdir”[9] buyurmaktadır.

Bu hadîs-i şerifte Allah’ın Kitabına ve Âl-i Beyt’e temessük etmenin birlikte zikredilmesiyle, bizlere şu hakikat ders verilmiştir:

Allah’ın Kitabı’na uyan her Müslüman, Âl-i Beyt’i sevecek, Âl-i Beyt’i seven her Müslüman da Allah’ın Kitabıyla amel edecektir. Binâenaleyh, Âl-i Beyt’i seven bir mü’min, Kur’ân-ı Kerîm’in ihtiva ettiği bütün itikadî esaslara îman ettiği gibi, gerek ahlâka, gerekse ibâdete dair bütün hükümlerine de inanacak ve onları hayatına tatbik edecektir.

Her şey gibi Âl-i Beyt’i sevmenin de bir ölçüsünün olması lâzımdır. Bu ölçü ise, Rasûlullah Efendimizin (a.s.m) Sünnet-i Seniyye’sini bütünüyle yaşamaktır. Bu hususu Bediüzzaman Hazretleri şöyle ifâde etmektedir:

“Âl-i Beyt’ten vazife-i Risaletçe muradı Sünnet-i Seniyye’sidir. Sünnet-i Seniyye’yi terk eden hakikî Âl-i Beyt’ten olmadığı gibi, Âl-i Beyt’e hakikî dost da olamaz.”[10]

Bu hakikate binâen, ancak Sünnet-i Seniyye’ye ittiba eden bir Müslüman, Âl-i Beyt’i hakikî mânâda sevmiş olacaktır. Zira, böyle bir Müslümanın yapmış olduğu bütün ibâdetlerden hâsıl olan hayır ve hasenatın bir misli, “essebebü ke’-fâil” (Sebeb olan işleyen gibidir) kaidesince, Âl-i Beyt’e de yazılmaktadır. Böylece, o mü’min ile Âl-i Beyt’in rûhâniyatı arasında bir münasebet meydana gelmekte, bu onlara sevaplar hediye ettiği gibi, onlar da bundan memnun ve mesrur olmaktadırlar. Hem öyle bir kimse, namazlarında ‘Allahümme salli’leri okumakla Peygamber Efendimize (a.s.m) ve O’nun Âl-i Beyt’ine her gün defalarca rahmet dilemektedir. Bu hâl, Âl-i Beyt’in şefaatlarına nâil olmak ve onların feyzinden istifade etmek için en büyük bir vesiledir. İbâdet etmeyen bir insan, onların feyzinden, muhabbetinden ve dostluğundan mahrum kalır.

Şunu da ifâde edelim ki, Âl-i Beyt’e sadece mücerret bir sevgi beslemekle yetinilirse, o takdirde Rasûlullah Efendimiz (a.s.m) insanlara sadece Al-i Beyt’i sevdirmek için gönderilmiş olur. Hâlbuki Peygamberimiz (a.s.m) insanlara Allah’ı tanıttırmak, sevdirmek ve onları ibâdet vesilesiyle Allah’ın dergâhına sevketmek için gönderilmiştir.

Ve yine sanki Kur’ân-ı Kerîm insanların kalblerine sadece Âl-i Beyt sevgisini yerleştirmek için nâzil olmuş olur. Hâlbuki Kur’ân-ı Kerîm, altı bin küsur âyetiyle, insanların hem dünyevî, hem uhrevî saadetlerini te’min eden hükümlerle, esaslarla doludur. Bu esasları izah için, yüzbinlerce cilt kitaplar yazılmıştır.

Ve nihayet, bu tarz bir anlayış, insanın yaratılış gayesini sadece bir sevgiye bağlamak olur. Hâlbuki Âl-i Beyt de dâhil, bütün insanlar, Aziz ve Celîl olan Allah’ı tanımak ve O’na ibâdet için yaratılmışlardır.

Son olarak şu hakikati de ifâde edelim ki, bizim Âl-i Beyt’i sevmemiz, onların sadece mücerret şahsiyetleri için değil, Kur’ân’a yaptıkları hizmetleri, İslâm Dini’nin neşrinde gösterdikleri büyük fedakârlıkları, ilim ve irfan sahasında yaptıkları hizmetleri içindir. Onların bu hizmetleri ile ümmet-i Muhammed’in itikadları ehl-i dalâletin sapık fikirlerinden, hurafelerden, bâtıl inançlardan mahfuz olarak sâfiyetini koruyabilmiştir.

Onların bu hâlis, fedakâr, sâdıkane hizmetlerine bir mükâfat olarak, Cenâb-ı Hak, İslâm âlemini asırlar boyu irşad eden Zeyne’l-Âbidin, Câfer-i Sâdık, Abdülkadir-i Geylânî Hazretleri gibi nice büyük mürşidleri onların neslinden göndermiştir.

Bu üç mühim noktanın izahından anlaşılacağı gibi, insan sadece mücerred olarak Âl-i Beyt’i sevmekle ibâdet mükellefiyetinden kurtulamaz.

Hz. Peygamberin neslinden gelmenin, Âl-i Beyt’i ibâdet mükellefiyetinden kurtarmadığını gösteren rivâyetlerden bazılarına göz atalım:

Suheyb b. Sinan er-Rûmî (r.a) rivâyet ediyor ki, Hz. Fâtıma-i Zehra bir gece henüz süt emmekte olan Hz. Hüseyin’in rahatsız olup ağlaması yüzünden bütün gece uykusuz kalmış, nihayet sabah namazı vaktinde Hz. Hüseyin (r.a) biraz uyur gibi olunca o da namazı kılmış, başını yastığa koyup dalmıştı. Sabah namazından dönen Peygamber Efendimiz, eskiden olduğu gibi Hz. Fâtıma-i Zehra’nın evine uğramış, Fâtıma sabah namazına kalkmadı diye: “Yâ Fâtıma, canım benim, ben Muhammed Mustafa’nın kızıyım diyerek, sakın namazını terk etme. Zira beni Hak Peygamber olarak gönderen Cenâb-ı Allah’a yemin ederim ki, beş vakit namazını vaktinde kılmadıkça, (yani beynamaz olarak âhirete gidersen) asla Cennet’e giremezsin” buyurmuşlardı.[11]

İsmail Hakkı Bursevi, Rûhü’l-Beyan tefsirinde der ki:

وَأْمُرْ اَهْلَكَ بِالصَّلٰوةِ وَاصْطَبِرْ عَلَيْهَاۜ

“Ailene-Ehl-i Beyt’ine namazı emret, kendin de ona sebatla devam et.”[12] âyet-i kerîmesi nâzil olduktan sonra, Peygamber Efendimiz aylarca her gün sabah vakti Hz. Fâtıma’nın evine uğrar, “es-salâtü, vaktü’s-salâti” yani “namaz, namaz vakti” diye çağırır ve Hz. Fâtıma’yı sabah namazına kaldırırdı.[13]

Meşarik’teki bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz, Hz. Fâtıma-i Zehra’ya hitaben: “Ey benim kızım Fâtıma-i Zehra, canını Cehennem ateşinden kurtarmaya çalış. Zira ben âhirette –farz ve vâcibleri terk ve yasak olan şeyleri işlemeniz sebebiyle azaba sürüklenmenizi Allah dilerse– üzerinize gelecek azab ve cezayı def edip uzaklaştırmaya muktedir değilim. Yine de ben dünyada akrabalığı terk edemem. Onlara ikram ve iyilikte bulunurum. Size nisbetle ben öyle bir kimseye benzerim ki, evlad ve ailesi üzerine gelecek bir düşmanı gördüğü zaman düşmanın saldırısından aile ve çocuklarını korumak için telaşla “Kaçınız” veya “Gizleniniz” diye nasıl bağırıp çağırırsa, ben size ancak bu kadar yapabilirim. Artık ötesi size aittir.”[14] buyurmuşlardır.

Hz. Peygamber’in hısımlık ve akrabalığına dayanarak, ibâdette gevşeklik bile göstermek Âl-i Beyt’in kendine câiz olmazken, bazılarının Âl-i Beyt’e olan muhabbetlerine güvenerek ibâdeti terk etmeleri hangi akıl, hangi delille izah edilebilir, düşünülsün.

Evet, insan evvelâ ve bizzat ibâdet ve şükür ile Allah’ı sevecek, diğer mahlûkatı ise Allah için sevecektir. Yukarıda belirtildiği gibi, Âl-i Beyt sevgisi de, ancak Allah için olduğu takdirde makbuldür. Bu muhabbetin, Allah’ı sevmeye, O’na ibâdet etmeye perde değil, vesile olması icab eder. Nitekim Âl-i Beyt, ibâdeti hayatlarının en büyük gayesi bilmişler ve ömürlerinin her anında, her lâhzasında ubûdiyet vazifesini azamî sadakat ve azamî ihlâsla îfâ etmişlerdir. Meselâ: Zeyne’l-Âbidin Hazretleri, en acib fitneler ve dağdağa-i siyaset içinde bile, gece ve gündüzde bin rekât namaz kılardı.

Onların neslinden gelen bütün kutublar, mücedditler, evliyâ ve asfiyâlar da, aynı yolu takib etmişler, büyük bir gayret ve himmetle ümmet-i Muhammed’i (a.s.m) bu yola teşvik etmişlerdir.

O hâlde, Âl-i Beyti seven her mü’min de, ibâdet vazifesini yerine getirmekle, onları örnek almalı, onlara benzemeli ve onlar gibi olmaya gayret etmelidir. Âl-i Beyt’i hakiki mânâda sevmek de ancak bu yolla tahakkuk edebilir.

Bediüzzaman Hazretleri, Kur’ân’ın Âl-i Beyt’i sevme emrinin sebeb ve hikmetini bir eserinde şu mânidar ifadelerle izah etmektedir:

“ÜÇÜNCÜ NÜKTE: اِلاَّ الْمَوَدَّةَ فِى الْقُرْبىٰ “Sizden istediğim, ancak akrabaya sevgi ve Ehl-i Beytime muhabbettir.” âyetinin bir kavle göre mânâsı:”Rasûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselam, vazife-i Risâletin icrasına mukabil ücret istemez, yalnız Al-i Beyt’ine meveddeti istiyor. “Eğer denilse: Bu mânâya göre karabet-i nesliyye cihetinden gelen bir fâide gözetilmiş. Hâlbuki اِنَّ اَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللهِ اَتْقٰيكُمْ “Allah katında en şerefliniz, en ziyâde takvâ sâhibi olanınızdır.” sırrına binâen karabet-i nesliyye değil, belki kurbiyyet-i ilâhiyye noktasında vazife-i Risâlet cereyan ediyor?

Elcevap: Rasûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselam, gayb-âşina nazariyle görmüş ki: Âl-i Beyt’i, Âlem-i İslâm içinde bir şecere-i nurâniye hükmüne geçecek. Âlem-i İslâm’ın bütün tabakatında kemalât-ı insaniye dersinde rehberlik ve mürşidlik vazifesini görecek zâtlar ekseriyet-i mutlaka ile Âl-i Beyt’ten çıkacak. Teşehhüddeki ümmetin “Âl” hakkındaki duası ki:

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰۤى اٰلِ سَيِّدِنَامُحَمَّدٍ كَمَا صَلَّيْتَ عَلٰۤى اِبْرَاهِيمَ وَعَلٰۤى اٰلِ اِبْرَاهِيمَ اِنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ

“Allahım! Tıpkı İbrâhîm’e ve İbrâhîm’in âline salât ettiğin gibi, Efendimiz Muhammed’e ve Efendimiz Muhammed’in âline de salât et. Muhakkak ki Sen her türlü hamd ve övgüye nihayetsiz derecede lâyıksın ve şan ve şerefin her şeyden nihayetsiz derecede yüksektir.”dir. Makbul olacağını keşfetmiş, yani nasıl ki millet-i İbrahimiye’de ekseriyet-i mutlaka ile nurânî rehberler Hazret-i İbrâhîm’in (a.s.) âlinden, neslinden, olan Enbiyâ olduğu gibi, ümmet-i Muhammediye’de de (a.s.m) vezaif-i azîme-i İslâmiyet’te ve ekser turuk ve mesâlikinde Enbiyâ-i Benî İsrâil gibi, Aktâb-ı Âl-i Beyt-i Muhammediye’yi (a.s.m) görmüş. Onun için:

قُلْ لاَۤ اَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْرًا اِلاَّ الْمَوَدَّةَ فِى الْقُرْبىٰ

“De ki: Vazifem karşılığında sizden bir ücret istemiyorum. Sizden istediğim, ancak akrabaya sevgi ve Ehl-i Beytime muhabbettir.” demesiyle emrolunarak, Âl-i Beyt’e karşı ümmetin meveddetini istemiş. Bu hakikati te’yid eden diğer rivâyetlerde ferman etmiş:

“Size iki şey bırakıyorum. Onlara temessük etseniz necat bulursunuz. Biri: Kitâbullah, biri: Âl-i Beyt’im.”

Çünkü Sünnet-i Seniyyenin menbaı ve muhafızı ve her cihetle iltizam etmesiyle mükellef olan, Âl-i Beyttir.

İşte bu sırra binaendir ki, Kitap ve Sünnete ittibâ unvanıyla bu hakikat-i hadîsiye bildirilmiştir. Demek Âl-i Beyt’ten, vazife-i risaletçe muradı, Sünnet-i Seniyyesidir. Sünnet-i Seniyyeye ittibâı terk eden, hakikî Âl-i Beyt’ten olmadığı gibi, Âl-i Beyt’e hakikî dost da olamaz.

Hem ümmetini Âl-i Beyt’in etrafında toplamak arzusunun sırrı şudur ki: Zaman geçtikçe Âl-i Beyt çok tekessür edeceğini izn-i İlâhî ile bilmiş ve İslâmiyet zaafa düşeceğini anlamış. O hâlde, gayet kuvvetli ve kesretli bir cemaat-i mütesânide lâzım ki, âlem-i İslâm’ın terakkiyât-ı mâneviyesinde medar ve merkez olabilsin. İzn i İlâhî ile düşünmüş ve ümmetini Âl-i Beyt’i etrafına toplamasını arzu etmiş.

Evet, Âl-i Beyt’in efradı ise, itikad ve îman hususunda sairlerden çok ileri olmasa da, yine teslim, iltizam ve tarafgirlikte çok ileridedirler. Çünkü İslâmiyet’e fıtraten, neslen ve cibilliyeten taraftardırlar. Cibillî taraftarlık zayıf ve şansız, hattâ haksız da olsa bırakılmaz. Nerede kaldı ki, gayet kuvvetli, gayet hakikatli, gayet şanlı bütün silsile-i ecdadı bağlandığı ve şeref kazandığı ve canlarını fedâ ettikleri bir hakikate taraftarlık, ne kadar esaslı ve fıtrî olduğunu bilbedâhe hisseden bir zât, hiç taraftarlığı bırakır mı? Ehl-i Beyt, işte bu şiddet-i iltizam ve fıtrî İslâmiyet cihetiyle, din-i İslâm lehinde ednâ bir emâreyi kuvvetli bir burhan gibi kabul eder. Çünkü fıtrî taraftardır. Başkası ise, kuvvetli bir burhan ile sonra iltizam eder. [15]


[1]      Zâriyât Sûresi, 51/56.

[2]      Bakara Sûresi, 2/21-22.

[3]      Nursî, İşârât-ül İ’caz, RNK Neşriyat, İstanbul 2020, s. 162-163.

[4]      Nursî, Şuâlar, RNK Neşriyat, İstanbul 2020, s. 63.

[5]      Âl-i İmrân, 3/31.

[6]      Nursî, Lem’alar, RNK Neşriyat, İstanbul 2020, s. 64.

[7]      Şûra sûresi, 42/23.

[8]      Tirmizî, Menâkıb, (3792).

[9]      Muvatta, Kader: 3, (2, 899).

[10]     Nursî, Lem’alar, s. 26.

[11]     Abdullâtif, Mecâlisü’l Envâri’l Ehadiyye ve Mecamiu’l Esrari’l Muhammediyye, s. 26.

[12]     Tâhâ Sûresi, 20/132.

[13]     Hâfız el-Münziri, et-Tergib ve’t-Terhib, c. 2, s. 3.

[14]     Radıyyüddin es-Sâgānî, Meşâriku’l-envâri’n-nebeviyye.

[15]     Nursî, Lem’alar, s. 25-27.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X