Hz. Ali’ye Peygamberlik İsnâdı
– Bazı kimseler, Hz. Ali’ye “Ulûhiyet” isnad ederken, bazılarının da “Peygamber” dediklerini işitiyoruz. Bu iddia nereden kaynaklanmaktadır. Ve bunlara nasıl cevap vermek gerekir?
Bu yanlış inanç da, diğerleri gibi İbni Sebe tarafından iddia edilmiştir. Bütün gayesi Müslümanların itikadını bozmak olan İbni Sebe, menfur faaliyetlerini sürdürürken, nabza göre şerbet vermesini iyi beceriyordu. Önce, bazı kimselere Hz. Ali’nin (r.a) ilâh olduğunu telkin etmeye çalışıyor, bunun tutmayacağını anladığı yerde, O’na peygamberlik isnad ediyor; bunun da geçerli olmayacağını anladığı zaman ise, hilâfetin en evvel Hz. Ali’nin hakkı olduğunu, bu hakkın kendisinden zulmen alındığını telkine kalkıyordu.
Dikkat edilirse, bu üç iddia arasında tezat vardır. Tezat ise hükümsüzdür. Şöyle ki ilâh olan, peygamber olamayacağı gibi, peygamber için de hilâfet söz konusu olamaz. Bu tezat dahi açıkça gösteriyor ki, mes’elenin altında sadece ve sadece ifsat ve ihanet yatmaktadır.
Malûmdur ki, her şeyin bir başlangıcı ve bir de nihayeti olduğu gibi, Hz. Âdem’le (a.s) başlayan peygamberlik müessesesi de Hâtemü’l-Enbiyâ (a.s.m) ile son bulmuştur. Cenâb-ı Hak, peygamberlerin en ekmeli olan O Zât’ın eline semâvî kitapların en mükemmeli olan Kur’ân-ı Azimüşşân’ı vermiş ve nübüvvet müessesesini O Hâtemü’l-Enbiyâ ile tekmil etmiştir. Artık, kıyâmete kadar Hz. Muhammed’den sonra bir peygamber gelmeyecektir. Hz. Muhammed’in (a.s.m) Hâtemü’l-Enbiyâ olduğu, Ahzâb sûresinde şu sekilde ifâde buyurulmaktadır:
مَا كَانَ مُحَمَّدٌ اَبَٓا اَحَدٍ مِنْ رِجَالِكُمْ وَلٰكِنْ رَسُولَ اللّٰهِ وَخَاتَمَ النَّبِيّٖنَ وَكَانَ اللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلٖيماً
“Muhammed sizin ricalinizden hiçbirinin babası değil ve lâkin Allah’ın Rasûlü ve peygamberlerin hâtemidir (sonuncusudur). Allah alîmdir (her şeyi bilendir).”[1]
Bu âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak, hem Hz. Muhammed’in (a.s.m) ismini zikrederek O’nun peygamberliğini açıkça ifâde ediyor, hem de “Hateme’n-nebiyyîn” buyurmakla, O’nun son peygamber olduğunu kesin olarak beyan buyuruyor.
Bilindiği gibi, kendisine kitap indirilen peygamberlere rasûl denir. Âyet-i kerimede Peygamberimiz (a.s.m) için hem rasûl, hem de Hâteme’n-nebiyyîn buyurulmasıyla artık kendinden sonra hiçbir nebînin gelmeyeceği ve nübüvvet kapısının O’nunla nihayet bulduğu kesinlikle bildirilmiş oluyor. Yâni, Hz. Muhammed (a.s.m) son nebî olduğu gibi, son rasûl de olmaktadır. Zira her rasûl nebidir, fakat her nebî rasûl değildir.
Âyet-i kerîmede “Hateme’n-nebiyyîn” yerine “Hâteme’l-Mürselîn” buyurulsaydı, belki bazı kimseler, Peygamberimizden (a.s.m) sonra kitap sâhibi olmayan bir nebînin gönderilebileceği vehmine kapılabilirlerdi. Böylece, âyet-i kerime bu husustaki bütün vehim ve vesveselerin kapısını kapatmış bulunmaktadır.
Allahu Teâlâ, A’raf sûresi 158. âyet-i kerîmesinde de şöyle buyurmaktadır:
قُلْ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنّٖي رَسُولُ اللّٰهِ اِلَيْكُمْ جَمٖيعاً الَّذٖى لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ يُحْـيٖ وَيُمٖيتُ فَاٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِهِ النَّبِيِّ الْاُمِّيِّ الَّذٖى يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَكَلِمَاتِهٖ وَاتَّبِعُوهُ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ
“(Habîbim) de ki: “Ey insanlar! Şüphesiz ben göklerin ve yerin mülküne mâlik olan, kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan, hem dirilten, hem öldüren Allah’ın size, hepinize gönderdiği peygamberim. O hâlde Allah’a ve O’nun ümmî nebîsi olan rasûlüne –ki kendisi de O Allah’a ve O’nun sözlerine îman etmekte olandır– îman edin. O’na tâbi olun, tâ ki doğru yolu bulmuş olasınız.”[2]
Görüldüğü gibi, bu âyette, Allahu Teâlâ, Peygamber Efendimize peygamberliğini ilân etmesini emir buyurmaktadır.
Malûmdur ki peygamberlikle vazifelenen kimselerin bu vazifelerini açıkça ilân etmeleri kendileri için farzdır. Bu, ilâhî bir kanundur. Gelmiş geçmiş bütün peygamberler, bu kanuna harfiyyen uymuş ve kimseden çekinmeyerek peygamberliklerini ilân etmişlerdir. Onların bir kısmı ateşe atılmış, bir kısmı kesilmiş, bir kısmı memleketlerinden sürülmüş, ancak hepsi de canları ve başları pahasına tebliğ vazifelerini bihakkın yerine getirmişlerdir.
Geçmiş Peygamberler gibi, Peygamber Efendimiz de (a.s.m) peygamberliği ilk âyetin nüzûlüyle ilâna başlamış, kavim ve kabilesinin kendisine düşman olması O’nu zerre kadar korkutmamış, dâvâsından vazgeçmesi için yapılan vaadlere de zerrece iltifat etmeyerek: “Bir elime güneşi, bir elime ayı koysanız, ben yine bu dâvâmdan vazgeçmem!” diyerek onların ne vaadlerine ne de tehditlerine ehemmiyet vermemiştir. Bütün insanlara gönderilen bir peygamber olarak, nâzil olan her âyeti en şedit düşmanlarına dahi tebliğden çekinmediği gibi, bütün dünyanın meliklerine, imparatorlarına mektuplar yazmış, kendisine tâbi olmadıkları takdirde hidâyete eremeyeceklerini, mallarının, canlarının devletlerinin, milletlerinin selâmette olamayacağını çekinmeden ilân etmiştir.
Şimdi, Hz. Ali’ye peygamberlik isnad eden İbni Sebe ve taraftarlarının iddialarını, yukarıdaki âyetin ışığında kısaca tahlil edelim:
Evvelâ:
Hz. Ali peygamberlikle vazifelendirilseydi, bu vazifeye herkesten önce kendisinin îman etmesi ve peygamberliğini ilân etmesi, O’nun için bir farz olurdu. Kendisinden ne yazıyla ne de sözle böyle bir şey asla vârid olmadığı gibi, aksine hakkında bu gibi iddialarda bulunanların bir kısmını yaktırdığı, bir kısmını ise sürgüne gönderdiği tarihen sâbittir.
Kendisi daha on yaşında bir çocuk iken, Peygamberimizin son nebi olduğunu kabul etmiş ve bu uğurda maddî-mânevî cihad etmiş, hilâfeti zamanında da Kur’ân-ı Kerim’in hükümleri harfiyyen uygulanmış, kısacası çocukluğundan tâ vefatına kadar Allah ve Rasûlü yolunda çalışmıştır.
Böyle bir zâta peygamberlik isnadında bulunmak, hiçbir esasa dayanmayan bir hezeyandır.
Cenâb-ı Hak Sebe sûresinde:
وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا كَٓافَّةً لِلنَّاسِ بَشٖيراً وَنَذٖيراً وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ
“Seni de başka değil, ancak bütün insanlara şâmil bir risâletle rahmetimizin müjdecisi, azabımızın habercisi (olarak) gönderdik ve lâkin insanların ekserisi bilmezler.”[3]
Cenâb-ı Hak, bu âyet-i kerimeyle, Rasûlullah Efendimizin (a.s.m) peygamberliğinin bütün insanlara şâmil olduğunu açıkça beyan buyuruyor.
Kur’ân-ı Kerîm’de, Hz. Muhammed’in (a.s.m) peygamber olduğunu açıkça ifâde eden bir diğer âyet-i kerime de Sûre-i Feth’in şu âyetidir:
تَرٰيهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانًاۘ س۪يمَاهُمْ ف۪ي وُجُوهِهِمْ مِنْ اَثَرِ السُّجُودِۜ
“Muhammed Allah’ın rasûlüdür. O’nun maiyetinde bulunanlar da kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında merhametlidirler. O’nları rükû ediciler, secde ediciler olarak görürsün.”[4]
Âyetin başında Hz. Muhammed’in (a.s.m) peygamberliğine Cenâb-ı Hak bizzat kendisi şehâdet etmektedir. Yâni, Allahu Azimüşşân azamet-i celâliyle Muhammed Rasûlullah’dır buyuruyor. Bu şehâdeti hangi vehim gölgeleyebilir?
Kur’ân’ın bu açık beyanlarına rağmen, Hz. Ali’ye peygamberlik isnad edilmesi bâtıldır, vehmîdir, esassızdır.
Bu isnadın hakikatten ne kadar uzak olduğu, aşağıda yapacağımız bir mukayese ile çok daha iyi anlaşılır. Önce Hz. Muhammed’in (a.s.m) peygamberliğini tasdik edenlerin kimler olduğunu, daha sonra Hz. Ali’ye (r.a) kimlerin peygamberlik isnad ettiklerini sıra ile takdim edelim:
Hz. Muhammed’in (a.s.m) son peygamber ve nebî olduğunu Kur’ân haber vermiştir. Peygamber Efendimiz de kendi peygamberliğini tasdik, ilân ve başkalarına da tebliğ etmiştir. Hz. Ali dâhil, çâr-yâr-ı güzîn efendilerimizin hepsi ve bütün sahâbîler, Rasûlullah Efendimizin âhirzaman peygamberi olduğuna îman etmişler ve O’nun peygamberliğini bütün cihana yaymak için canlarıyla, mallarıyla cihad etmişlerdir. Ve nihayet bu münevver zevatı takip eden milyarlarca Müslüman, hep Hz. Muhammed’in âhirzaman peygamberi olduğuna îman etmişler ve O’nun getirdiği bütün farzları, vâcibleri, sünnetleri fiilen yaşamışlardır.
Şimdi bir de Hz. Ali’ye (r.a) kimlerin peygamberlik isnad ettiğine bakalım.
Daha önce de beyan ettiğimiz gibi, Hz. Ali Efendimize peygamberlik isnad edenler, en başta İbni Sebe ve onun tâbileri, ikinci olarak ateşperestlikten yeni dönmüş, fakat İslâm’ı henüz lâyıkıyla kavrayamamış bazı Şiî fırkalarıdır.
Bu mukayeseyi yapabilecek kadar bir muhakeme gücüne sâhip hiçbir Müslümanın, Hz. Ali Efendimize nübüvvet isnadında bulunmak gibi azîm bir hatâya düşmemesi icab eder. Farz-ı muhâl olarak İbni Sebe’nin sapık itikadı bir an için kabul edilmiş olunsa, bu takdirde başta Cenâb-ı Allah’a, sonra Peygamber Efendimize, Hz. Ali dâhil bütün sahâbe-i kirâma ve onları takip eden bütün ehl-i tevhid Müslümanlara hatâ isnad edilmiş ve sadece bir grub hurâfecinin vehmî, hayalî safsatalarına hak denilmiş olunur. Bu ise, hakikatlerin zıddına inkılâbıdır ve hakka bâtıl, bâtıla hak demektir.
[1] Ahzap Sûresi, 33/40.
[2] A’râf Sûresi, 7/158.
[3] Sebe’ Sûresi, 34/28.
[4] Fetih Sûresi, 48/29.

Bu konuda geri bildirim bırakın