Vahiyde Yanlış Adres İddiası
– Bazıları tarafından, “Kur’ân-ı Kerîm, Hz. Ali (r.a)’a gönderildiği hâlde, Cebrâil (a.s) Onu Muhammed’e (a.s.m) getirdi” diye iddia ediliyor. Bu hususta ne diyorsunuz?
Bu iddia da diğerleri gibi Yahudilerden kaynaklanmaktadır. Nitekim Asr-ı Saâdet’te bazı Yahudiler, sırf Kur’ân-ı Kerîm’i Cebrâil (a.s) getirdiği için îman etmemişler ve bizzat Rasûlullah Efendimize: “Cebrâil bizim düşmanımızdır. Eğer sana gelen Mikâil olsaydı îman ederdik.” demişlerdir. Yâni, mes’elenin temelinde Yahudilerin Cebrâil’e (a.s) düşmanlığı yatmaktadır.
Evvelâ, şunu ifâde edelim ki, aşağıda mealini vereceğimiz âyet-i kerîme, bu ve benzeri safsatalara imkân bırakmayacak kadar açıktır:
وَالَّذٖينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَاٰمَنُوا بِمَا نُزِّلَ عَلٰى مُحَمَّدٍ وَهُوَ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْۙ كَفَّرَ عَنْهُمْ سَيِّـَٔاتِهِمْ وَاَصْلَحَ بَالَهُمْ
“Îman eden, sâlih amel işleyen, Muhammed’e indirilene –ki o Rablerinden gelen bir haktır– îman eden kimselerin de günahlarını kefaretlendirmiş, hâllerini ıslâh etmiştir.”[1]
Bu âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’i Rasûl-i Ekrem Efendimize indirdiğini, mü’minlerin O’na ve O’na indirilene îman etmeleri gerektiğini, hak ve hakikatin ancak Kur’ân’da olduğunu beyan buyurmuştur.
Âyet-i kerîmenin bu açık beyanı karşısında değil aklın, hiçbir vehmin dahi şüphe ve tereddüde düşmemesi gerekir.
Bununla beraber az da olsa, bazı safdil insanların bu vehme kapılmaları dolayısıyla meseleyi kısaca tahlil etmekte fayda görüyoruz.
Yukarıdaki yersiz iddia için iki ihtimal düşünülebilir: Birisi, Cebrâil’in (a.s) bu işi kasten, diğeri ise, aldanarak yaptığıdır.
Vahiy, Hz. Ali’ye (r.a) gelmişken, Cebrâil’in (a.s) onu, kasten Hz. Muhammed’e (a.s.m) getirdiğini iddia edenler, nefsin daima yanlış yola sevk ettiği ve şeytanın sürekli yanıltabildiği insan nev’i ile, şeytana kapılmaktan müberrâ melek nev’ini yanlış bir kıyas ile birbirine karıştırmaktadırlar.
İnsan nev’inde, elçilerin, bazen padişahlarını aldattıkları ve onların fermanlarını hile ile değiştirdikleri bir vakıadır. Cebrâil’in (a.s) ilâhî elçiliğini böyle bir elçiliğe benzetmek hem Allah’ı (c.c) hem de Cebrâil’i (a.s) bilmemektir.
Malumdur ki, melekler de peygamberler gibi ismet sıfatı ile muttasıftırlar. Yâni, onlar yaratılışları itibariyle günahtan münezzehtirler. Şerre kabiliyetleri yoktur; Allah’a isyan etmeleri imkânsızdır. Nitekim onlar hakkında, “Meleklerin hiçbir cihetle hilâf-ı emir hareketleri yoktur. Hâlis bir ubûdiyetten başka hiçbir icad, hiçbir müdahale, hattâ izinsiz şefaatleri dahi olmaz,” buyurulmuştur.
Bilindiği gibi dört büyük melek vardır ve Cebrâil (a.s) bunlardan biridir. Bütün melekler hakkında muhal olan isyan ve günah, Cibrîl-i Emin hakkında hiç düşünülmez.
Cenâb-ı Hak, Tekvir sûresinde Cebrâil’i (a.s) şöyle tavsif buyurmaktadır:
اِنَّهُ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَرٖيمٍۙ ﴿١٩﴾ ذٖى قُوَّةٍ عِنْدَ ذِي الْعَرْشِ مَكٖينٍۙ ﴿٢٠﴾ مُطَاعٍ ثَمَّ اَمٖينٍ ﴿٢١﴾
“Muhakkak o (Kur’ân) çok şerefli bir Rasûlün (getirdiği) kelâmdır. Azim bir kudrete mâliktir. Arş’ın sâhibi (olan Allah) nezdinde çok itibarlıdır. O kendisine itaat olunandır. (Melâike-i mukarrebin O’na itaat ederler. ) O emîndir.”[2]
Âyet-i kerîmedeki rasûlden murad, Rûhu’l Kudüs, Rûhu’l-Emîn olan Cebrâil’dir. (a.s) Bütün melâike ve mukarrebin Cenâb-ı Hakk’ın huzurunda O’na itaat eder ve emrini dinlerler. Zira O, Melâikelerin Rasûlü ve Sultanı’dır. İlâhî emirleri bütün Peygamberlere O getirdiği gibi, emrine verilen melâikelere de yine O tebliğ eder.
Görüldüğü gibi, Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’inde Cebrâil’i (a.s) medh ü senâ ediyor, tezkiye ediyor ve O’na Rûhu’l-Emin, Rûhu’l-Kudüs diyor. Zerre kadar aklı olan bir insan, bu ilâhî haberi ve tezkiyeyi bir kenara bırakıp, vehim ve hayâl mahsulü bir itikada kapılmaz, ona itibar etmez.
Böyle bir inanç kabul edildiği takdirde, şöyle bir safsata ortaya çıkar:
Peygamberleri Allahu Azîmüşşân değil de, –hâşâ– Cebrâil (a.s) tâyin etmiş olur. Bu takdirde Cebrâil (a.s) Allah’ın mahlûku ve elçisi olduğu hâlde, O’nun arzusu ve iradesi Cenâb-ı Hakk’ın arzu ve iradesinin fevkine çıkmış olmaz mı?
Cebrâil’e (a.s), O’nun şânına yakışmayan bu iftirayı yapanlara karşı Cenâb-ı Hak, sûre-i Bakara’da şöyle bir tehditte bulunmaktadır:
قَالُوا ادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّنْ لَنَا مَا هِيَ قَالَ اِنَّهُ يَقُولُ اِنَّهَا بَقَرَةٌ لَا فَارِضٌ وَلَا بِكْرٌ عَوَانٌ بَيْنَ ذٰلِكَ فَافْعَلُوا مَا تُؤْمَرُونَ
“Kim Allah’ın meleklerine, peygamberlerine, Cebrâil’e, Mikâil’e düşman olur ise, şüphesiz Allah o kâfirlerin düşmanıdır.”[3]
Görüldüğü gibi, âyet-i kerimede, Cenâb-ı Hak, meleklere ve peygamberlere düşmanlığı, kendisine düşmanlık olarak kabul etmekte ve kendisinin de o kâfirlerin düşmanı olduğunu ilân etmektedir.
Hz. Cebrâil’in bu işi kasten değil de yanılarak, yâni Peygamberimizi, Hz. Ali’ye benzeterek yaptığı ihtimaline gelince, böyle bir ihtimal de tasavvur olunamaz.
Cebrâil (a.s) bir anda binler yıldızda bulunup, binler melâike-i kirâma Cenâb-ı Hakk’ın emirlerini unutmadan, şaşırmadan, karıştırmadan tebliğ eden, Allah’ın mükerrem bir elçisidir. O’nun ilmi insanlarınki gibi kesbî değil, vehbîdir. Kendisi yaratılıştan kâmildir. Bu mükemmel yaratılışı sayesindedir ki, Dıhye isimli sahâbe-i kirâmın timsâlinde huzur-u Nebevi’de vahyi tebliğ ederken, aynı anda haşmetli kanatlarıyla Arş-ı A’zam’da secde edebilmekte ve yine o anda binlerce yıldızda bulunup ayrı ayrı emirleri hadsiz meleklere tebliğ edebilmektedir. Allah’ın böyle bir elçisine unutma, şaşırma, yanılma isnad etmek aklen muhaldir. Böyle bir isnad her şeyden önce Cenâb-ı Hakk’ı bilmemek demektir. Elbette her şeyi en güzel sûrette yaratan Cenâb-ı Hakk’ın, kendisine noksan ve kusurlu bir elçi yarattığı düşünülemez.
Hem Kur’ân-ı Azimüşşân, bir defada değil, yirmi üç sene zarfında âyet âyet, sûre sûre inzal edilmiştir. Cebrâil’in (a.s) böyle bir hata yaptığı (hâşâ) bir an için düşünülse bile, Cenâb-ı Hak kendisini ikaz ve hatasını tashih ederdi. Farz-ı muhal olarak Cebrâil’in (a.s) yanılabildiği kabul edildiği takdirde, O’nun geçmiş peygamberlere getirdiği âyetlere de şüpheyle bakmak icab eder. Bu ise, emsalsiz bir cinayettir.
Kaldı ki, Cebrâil (a.s) Muhammed’i (a.s.m) ilk defa vahiy tebliğ ederken görmüş değildi. Doğumundan itibaren O’nunla alâkadar olmaya başlamış ve bu alâkası, nezâreti, hizmeti ve muhafazası, çocukluk ve gençlik yıllarında da aralıksız devam etmişti. Yâni, vahiy gelmeden önce de Rasûlullah Efendimiz, daima O’nun nezâret ve murakabesi altındaydı.
Son olarak şu noktayı da nazara vermek lâzımdır: Peygamber Efendimize vahiy geldiğinde, Hz. Ali Efendimiz on yaşlarındaydı. Peygamberimiz ile Hz. Ali’yi değil Cebrâil’in, en akılsız bir kimsenin dahi birbirlerine benzetmesi düşünülemezdi.
Bu açık hakikate rağmen, bin dört yüz seneden beri bazı kimselerin nasıl olup da, bu safsataya inandıkları ve bu hurafenin arkasından gittiklerini anlamak mümkün değildir.
[1] Muhammed sûresi, 47/2.
[2] Tekvir sûresi, 81/19-21.
[3] Bakara sûresi, 2/68.

Bu konuda geri bildirim bırakın