“Hilâfet öncelikle Hz. Ali’nin hakkıydı” İddiası
Hilâfetin, öncelikle Hz. Ali (r.a)’ın hakkı olduğu hâlde, bu hakkın gasbedildiği iddiasına ne dersiniz?
Bu iddia da diğerleri gibi İbni Sebe’nin ortaya attığı bir fitnedir. Şunu hemen belirtelim ki, çâr-yâr Efendilerimizden hangisinin diğerlerinden daha faziletli ve hilâfetin öncelikle kimin hakkı olduğu, İbni Sebe’yi asla alâkadar etmezdi. Onun asıl maksadı, ashâba karşı hürmeti kırmakla İslâmiyet’e şüphe ve tereddüt düşürmek ve Müslümanlar arasında ihtilâf çıkarmak ve bunu devam ettirmekti. Bu sebeble, sorunun cevabına geçmeden önce, ashâb-ı kiramın dinimizdeki yerini, onlara muhabbetin ehemmiyetini ve Müslümanların ashâb arasındaki ihtilâflara nasıl bakması gerektiğini izahda zaruret vardır.
Sahâbîlerin durumlarını hakkıyla takdir edebilmek için önce, Asr-ı Saadet öncesine bir nazar gezdirmek lâzım geliyor. O devirde Araplar zifirî bir karanlık içindeydiler. Bu öyle bir karanlıktı ki, onda ne iz, ne de yol belliydi. Şirkin, küfrün, tabiatın ve zulmün bütün nev’ileri o asırda katmer katmer toplanmıştı. Denizler tehlikeli ve fırtınalı, karalar korkulu, gece karanlık, hava buz gibi, müşriklerin İslâm’a karşı düşmanlığı ve hücumu şiddetli idi. Yeryüzü korkudan âdeta depreniyordu. Fısk ve fücur alabildiğine kol geziyordu. Müşriklerin gözleri hasetle dolu, burunları kibirli, göğüsleri gayz ve kinle dolu, Allah’ın ve Peygamber’in düşmanı olan müşriklerle mücadele etmek kolay değildi. İnsanların akşamdan sabaha, sabahtan akşama sağlam olarak çıkmaları âdeta mümkün görünmüyordu.
Bu karanlığın dehşetinden ve zulmünden ruhların boğulduğu, kalblerin katılaşıp taşlaştığı ve kurak topraklar gibi şerha şerha (parça parça) olduğu ve ebedî bir sabaha, bir bahara, bir nûra şiddetle ihtiyaç olduğu bir dönemde, Risâlet semâsından tevhid güneşi gözler kamaştıran bir azamet ve şa’şaa ile doğdu. Zeminiyle, semâsıyla, yıldızları, ay’ı ve güneş’iyle yepyeni bir âlem teşekkül etti. Âlemin havası ve iklimi değişti. O semâdan inen bereketli yağmurlarla, bu zeminde ölmüş kalbler ihyâ oldu. Ruhlarda esen fırtınalar dindi. İnsanlar aradıklarını buldular. Gerçek insaniyete kavuştular. Hakiki Mâlik ve Ma’bûdları olan Allah’ı tanıdılar.
Nûr-u irfan ve feyiz, onların üzerinde her an lemean etmeye başladı. Hakikat nûrunu Mişkât-ı Muhammediye’den tamamıyla aldılar. İnsaniyetin en âli şerefine ve en aziz mertebesine yükseldiler. Aziz ve Celil olan Allahu Azimüşşân, lütuf ve merhametiyle onları rahmetinin deryasına gark etti; o deryada yüzdürdü. Feyiz ve merhamet çeşmesinden içirdi. Dostluk ve muhabbet libasını giydirdi. Kalblerinden kin ve adaveti, kasavet ve vahşeti attı. İç âlemlerini ferah ve sürûra kavuşturdu. Kin, haset ve buğzdan müberra olarak, o berrak kalplerini muhabbet, fazilet ve irfan gibi ulvî hasletlerle doldurarak, bu fani dünyadan göçüp ebedî saadete ve Allah’a kavuştular.
Onların uzaklıklarını yakınlığa, korkularını emniyete, yeislerini ümîde, düşmanlıklarını dostluğa, cehâletlerini mârifete, vahşetlerini ünsiyyete çevirdi. Artık O’nun rızâsından başka hiçbir şey düşünmez, O’ndan başkasını görmez ve işitmez oldular. Onlar için en büyük gaye, Allah’a yakınlık oldu. Kendilerinde, Azîz ve Celîl olan Allah’a karşı, hummalı bir ateş gibi muhabbet ve mehafet zuhur etti ve bu keyfiyet, Cenâb-ı Hakk’ın ind-i mâneviyesinde onlar için bir muhabbet vesilesi oldu.
Kendilerinden sonra gelen hiçbir evliyanın onlara yetişememesinin sırrı, işte bu azîm farkta aranmalıdır. Onlar vahyin gelişine bizzat şâhit oldular. Dıhye sûretinde, defalarca Cebrâil’i (a.s) gördüler. Binlerce mucizeye şâhit oldular. Bütün insanlık âlemini nûra, hidâyet ve saadete eriştirmek için gönderilen Kur’ân-ı Kerîm’i ilk defa onlar dinlediler. Onlar Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın ilk talebeleri olma şerefine nâil oldular ve O’ndaki ulvî hakikatleri Peygamber Efendimizden (a.s.m) ders aldılar. Kur’ân-ı Hakîm’i bütün kalblere, akıllara, vicdanlara ve dolayısıyla hayata hâkim kıldılar. Kendilerinden sonra gelen hiçbir kimsenin ulaşamadığı feyz ve berekete, ilim ve irfana, ihlâs ve sadakata, feragat ve fedakârlığa nâil oldular. Bakışları ibretle, fikirleri ilim ve hikmetle, kalbleri ilâhî muhabbetle doldu. Onlar daima tefekkür hâlinde ve tam bir uyanıklık içinde oldular. Her şeyi yerli yerine koydular. Her fazilet ve şeref sâhibini kendi makam ve mevkiine oturttular; hukuklarına riayet ettiler. Allah’tan başka her şeyin tahakkümünden âzâde oldular. Onları ne dünya esir edebildi, ne de Cennet’in letafet ve şa’şaası kayd altına alabildi. Onlar dünya ve âhiret nimetlerine değil, o nimetleri verene tâlib oldular ve O’nu buldular. Ne dünya metaını, ne âhiret saadetini, Allah’ın cemâl ve rızâsına denk tutmadılar. Sadece ve sadece Allah’a kul olmanın âli şeref ve izzetiyle yaşadılar. Kin, hased, adavet, nifak ve şikak gibi vasıfları kendilerinden evvel öldürdüler. Saf ve tâhir olarak Allah’a rücû ettiler.
O aziz ve âlicenap zâtlar, yoksullara ve yardıma muhtaç olanlara ihsanda bulunur ve onlara merhamet ve şefkatle davranırlardı. Zira onlar nûr-u nübüvvet gölgesinde ziyâlandılar. Mârifet ve fazilette zirve-i kemalata erdiler ve hikmetin en münevver semeresi oldular.
Peygamber Efendimiz’in (a.s.m) en büyük mucizesi olan Kur’ân’ın feyzine mazhar olan ve onun sünnetini harfiyen yaşayıp, her meselede onu kendilerine rehber edip ziyâdesiyle O’ndan istifade eden sahâbîler, bütün dünyaya muallim ve üstad oldular.
Peygamber Efendimiz (a.s.m):
أصْحَابِِى كَالنُّجُومِ بِأيِّهِمُ اقْتَدَيْتُمْ اِهْتَدَيْتُمْ
“Benim sahâbîlerim yıldızlar gibidir. Onlara uyarsanız hidâyete erersiniz”[1] buyurmuş ve ashâbından her birinin birer yıldız mesabesinde olduğunu belirtmiştir.
Sahâbîler, o yüce Zâtın (a.s.m) îmanından feyiz almış ve ahlâkı âliyesinden yakînen çok istifade etmişlerdir. Onun (a.s.m) etrafında âdeta bir pervane gibi dolaşarak, ondaki mânevî güzelliklere ayna olmaya gayret etmişlerdir. Allah ve Rasûlü yolunda onlar; canlarını, vatanlarını, evlatlarını, akraba ve mallarını Allah’ın ve Rasûlullah’ın yolunda seve seve terk edip, o uğurda fedâ ederek akılların almayacağı fedakârlığın zirvesine çıktılar ve Medine’ye hicret ettiler.
Akıl almaz zulüm ve işkenceler bile Allah’a ve Hazret-i Peygambere (a.s.m) olan îmanlarını asla sarsmamış ve gerektiğinde Allah yolunda canlarını seve seve fedâ etmekten çekinmemişlerdir. Sahâbîler, dağları yerinden kaldıracak, saçları ağartacak olan o korkunç günlerde denizin derinliklerine daldılar, onun korkunç dalgalarına bindiler. Onun acı sularını içtiler ve böylece İslâm binasını inşâ ettiler.
Kavîlerin güçlerine, zulüm ve işkencelerine boyun eğmediler. O metin kalpli, kavî bilekli, görür gözlü sahâbîler, mütekebbirlerin burnunu, cebbarların belini kırdılar ve müşriklerin ve yalancıların dilini susturdular.
Sahâbîlerin her birerleri ayrı ayrı fazilet, meziyet ve güzelliklerle mümtaz idiler. Onların her biri kendi istidadına göre bir vazifeyi omuzuna almış, ciddi bir gayret ve fedakârlıkla çalışmışlardır. Bir kısmı îman hakikatlerinin, bir kısmı Kur’ân’ın ahkâmın ve bir kısmı da hadislerin muhafazasına çalışarak, İslam âleminde muhtelif renklerde çiçeklerin açılmasına vesile olmuşlardır. Her biri başka bir memlekete hicret ederek, insanları irşad edip, İslâm’a girmelerine vesile olmuşlardır.
Zira onlar, Hazret-i Peygamberin (a.s.m) sohbetinde bulunarak, ondan aldıkları feyizle en yüce makamlara yükselmişlerdir. Bediüzzaman’ın dediği gibi:
“Sahâbîlerin kurbiyet-i İlahiye noktasındaki makamlarına velayet ayağıyla yetişilmez.”[2] Bu sırdan dolayıdır ki, en büyük bir veli olan Muhyiddin-i Arabî ve Celaleddin-i Süyûtî gibi zâtlar bile, sahâbîlerin derecelerine çıkamamışlardır.
“İşte daire-i nübüvvet, daire-i velayetten ne kadar yüksek ise, daire-i nübüvvetin hademeleri ve o güneşin yıldızları olan sahâbîler dahi, daire-i velayetteki sulehaya o derece tefevvuku olmak lâzım geliyor. Hatta velayet-i kübra olan veraset-i nübüvvet ve sıddıkıyet ki, sahâbîlerin velayetidir; bir veli kazansa, yine saff-ı evvel olan sahâbîlerin makamına yetişmez.”[3]
Evet, sahâbîler bütün kalpleriyle “Rabbimizin bizden istediği nedir?” diye merak ederek, Allah’ın rızâsına mazhar olmak için azamî gayret göstermişlerdir. Bunun içindir ki, Cenâb-ı Hakk’ın yanında kadir ve kıymetleri yüksek olan, başta dört halife olmak üzere, sahabe-i kiram efendilerimize muhabbet etmek îmanın gereğidir.
Peygamber Efendimiz (a.s.m) sahâbîleri hakkında şöyle buyurmuştur:
“Her kim sahâbîlerimi mesrur ederse, beni mesrur etmiş olur. Her kim beni mesrur ederse, Allah’ı mesrur etmiş olur. Allahu Teâlâ da kendisini mesrur eden kulunu mesrur eder ve cennetine koyması onun üzerine hak olur.”
“Allah beni, bütün enbiyâdan üstün, sahâbîlerimi de peygamberlerden sonra bütün insanlardan üstün kıldı.”[4]
Evet, sahâbîler, Peygamber Efendimizin (a.s.m) risâlet cenahına ortak olup, bu din-i mübînin binasını beraber tesis ettiler.
Onlar, harcını kanlarıyla kardıkları İslâm binasına kanlarını harç, kemiklerini de temel taşı yaptılar ve Kur’ân’ın ulvî hakikatlerini dünyanın her tarafına yaymaya gayret göstermişlerdir. Onun içindir ki:
“Fazilet-i a’mal ve sevab-ı ef’al ve fazilet-i uhreviye cihetinde sahâbîlere yetişilmez. Çünkü nasıl bir asker bazı şerait dâhilinde, mühim ve mahuf bir mevkide, bir saat nöbette, bir sene ibâdet kadar bir fazilet kazanabilir ve bir dakikada bir kurşunu yemekle, en ekall kırk günde ancak kazanılacak velayet derecesi gibi bir makama çıkıyor. Öyle de, sahâbîlerin tesis-i İslâmiyet’te ve neşr-i ahkâm-ı Kur’âniye’de hizmetleri ve İslâmiyet için bütün dünyaya ilân-ı harb etmeleri o kadar yüksektir ki, bir dakikasına başkaları bir senede yetişemez. Hattâ denilebilir ki; bütün dakikaları, –o hizmet-i kudsiyede– o şehid olan neferin dakikası gibidir. Bütün saatleri, müdhiş bir makamda bir saat nöbet tutan fedakâr bir neferin nöbeti gibidir ki; amel az, ücreti çok, kıymeti yüksektir. Evet, sahâbîler madem İslâmiyet’in tesisinde ve envâr-ı Kur’âniye’nin neşrinde saff-ı evvel teşkil ediyorlar. Essebeb-ü kel fail sırrınca, bütün ümmetin hasenatından onlara hisse çıkar. Ümmetin Allahümme salli alâ seyyidinâ muhammedin ve alâ âlihi ve ashâbihi demesiyle; sahâbîlerin, bütün ümmetin hasenatından hissedarlıklarını gösteriyor.[5]
Onların hepsi kurtuluşa erenler zümresindendir; hepsi sahabe olma şerefinde müşterektir. Allah ve Rasûlü, onların hepsinden razı olmuş ve onları medh-ü senâ etmişlerdir.
Cenâb-ı Hak, ashâb-ı kiramdan razı olduğunu ve onlar için ebedî nimetler, saadetler hazırladığını şöyle beyan ediyor:
وَالسَّابِقُونَ الْاَوَّلُونَ مِنَ الْمُهَاجِرٖينَ وَالْاَنْصَارِ وَالَّذٖينَ اتَّبَعُوهُمْ بِاِحْسَانٍۙ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ وَاَعَدَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرٖى تَحْتَهَا الْاَنْهَارُ خَالِدٖينَ فٖيهَٓا اَبَداً ذٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظٖيمُ
“Sâbikun’un birincileri, Muhacirin ve Ensâr’a ihsan ile onların ardınca gidenler, Allah onlardan razı oldu, onlar da Allah’tan razı oldular. Ve onlara altlarından nehirler akan Cennetler hazırladı ki, içlerinde ebeden muhalled olacaklar. İşte fevz-i azîm bu.”[6]
Yine aynı sûrede Cenâb-ı Hak sahâbe-i Kiram’ı medh-ü senâ ederek onların İslâm uğrunda can ve mallarıyla cihad ettiklerini ifâde buyuruyor ve kendilerini hayır ve ihsan ile şöyle müjdeliyor:
لٰكِنِ الرَّسُولُ وَالَّذٖينَ اٰمَنُوا مَعَهُ جَاهَدُوا بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْ وَاُو۬لٰٓئِكَ لَهُمُ الْخَيْرَاتُۘ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ اَعَدَّ اللّٰهُ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرٖى مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِدٖينَ فٖيهَا ذٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظٖيمُ
“Lâkin peygamber ve maiyetindeki mü’minler mallarıyla, canlarıyla cihad ettiler. Bunları görüyor musun? Bütün hayırlar işte onlar için ve işte bunlar murada eren müflihler. Allah onlara altından nehirler akan Cennetler hazırladı. İçlerinde muhalled olacaklar. İşte o fevzi-i azîm bu.”[7]
Sahabe hakkında birçok âyet-i kerîme nâzil olmuştur. Numune olarak bu iki âyetle iktifa ediyoruz. Rasûl-i Ekrem Efendimiz de ashâb-ı kiramı birçok hadîs-i şerifleri ile senâ etmişler, onların Allah katında makbuliyetlerini ve şereflerinin ulviyetini ümmetine ders vermişler ve onlara dil uzatanları tehdit buyurmuşlardır. Bunlardan birkaçını aşağıda takdim ediyoruz:
“Bir kimse sahabeyi severse, beni sevdiği için sever. Onlara buğz eden dahi bana buğzundan dolayı buğz eder.”
“Allah Allah! Sahâbîlerim hakkında benden sonra garaz tutmayasınız.”[8] Bu, sadece tek kanaldan bize ulaşan garib bir hadistir.
Dikkat edilirse, son iki hadîs-i şerîfde bir ihbar-ı gaybî vardır. Rasûlullah Efendimiz, kendisinden sonra ashâbına dil uzatılacağını bu hadîs-i şerîfleriyle haber vermiş, nitekim İbni Sebe ve taraftarlarınca başlatılan ashâb düşmanlığı kampanyası bu haberi doğru çıkarmıştır.
Ashâb-ı kiramın hiçbirisine buğzun caiz olmadığı, istisnasız hepsinin birer hidâyet meş’alesi olduğu, şu hadîs-i şerifte en veciz bir ifâdeyle ortaya konmuştur:
أصْحَابِِى كَالنُّجُومِ بِأيِّهِمُ اقْتَدَيْتُمْ اِهْتَدَيْتُمْ
“Ashâbım yıldızlar gibidir. Hangisine ittiba etseniz hidâyete erersiniz.”[9]
Yıldız olma haysiyetinde bütün yıldızlar müsavi oldukları hâlde, aralarında büyüklük ve küçüklük itibariyle farklılıklar bulunduğu gibi, sahâbîler arasında da fazilet ve mertebe noktasında elbette farklılıklar olacaktır. Bazısı İslâmiyet’le daha önce müşerref olmuş, hizmette diğerlerini geçmiş, bir kısmı adalet ve idarede hepsinin fevkine çıkmış, bir diğeri hilim ve sehâvette daha ileri gitmiş, bir başkası ilim ve şecaatte sairlerini geçmiştir ve hakeza…
Ashâbın hangisinin faziletli ve meziyetli olduğunu tesbit ve beyan selâhiyeti, ancak Allah Rasûlüne aittir. Bunun ölçüsünü o koymuştur. Meselâ: Dört Halife, Aşere-i Mübeşşere. (Cennetle müjdelenenler). Bedir Muharebesi’nde bulunanlar ve Rıdvan Ağacı altında Peygamberimize biat eden sahâbîler diğerlerinden daha mümtazdırlar.
Artık bu hidâyet yıldızları hakkında ileri geri konuşmanın, onların bir kısmına muhabbet edip, diğer bir kısmını kötülemenin ne kadar büyük bir cinayet olduğunu kıyas ediniz.
Sahâbîlerin bazı ahvallerini muhasebe ve tenkit etmek, onlardan sonra gelenlerin haddi değildir. İnsanlık âleminin ve kurun-u İslâmiye’nin en hayırlısı onlardır. Onlar hidâyet yıldızlarıdır. Kur’ân’ın tefsirini ve sünneti seniyenin bütün güzelliklerini hakkıyla onlardan öğreniyoruz. Çünkü Kur’ân ve Sünnet, onların vesilesiyle bizlere ulaştı. Bu ulvî hakikatleri onlardan öğrenip de onların hareketlerini muhakeme ve tenkit etmek hiç kimsenin hakkı ve haddi değildir. Onlar şeriatın rükünleridir. Onların arasındaki ihtilaflar hep içtihat farklılığından kaynaklanmaktadır.
Şu da insafla nazara alınmalıdır ki, dinimizin gerek ibâdete, gerekse ahlâka ait birçok hakikatleri, o haksız hücumlara maruz kalan sahâbîlerden ders almıştır. Onlara hücum etmek, İslâm’a hücum etmek hükmündedir. Zaten sahâbîler hakkında yersiz dedikodular yayanların asıl maksatları, sahâbîlere kusurlar atfetmekle İslâm dinini nazardan düşürmektir. Ashâb düşmanlığı bir vesile ve bir bahanedir.
Evet, İslâm’ın saff-ı evveli olan ve “essebebü kel fail”, “sebeb olan işleyen gibidir” hükmünce kıyâmete kadar gelecek bütün Müslümanların kazandıkları sevabın bir misli sevap kefelerine ilâve edilen, en aşağı mertebede olanına dahi en büyük bir velinin yetişemediği bu güzide zevata, âhirzaman Peygamberinin o mümtaz arkadaşlarına, o anlayışlı muhataplarına gölge düşürme gayretleri, doğrudan doğruya İslâm’ın kendisine hücumdur.
Her biri birer hidâyet yıldızı olan o müstesna insanların içinde dört tanesi ayrı bir lütfa, ayrı bir şerefe mazhar olmuşlar ve kendilerine (dört seçkin şahsiyet mânâsında) çâr-yâr-ı güzin denilmiştir. Hak katında, şeref ve makam noktasında peygamberler silsilesinin bitiminden hemen sonra sahâbîlerin derecesi gelmekte ve onlar içerisinde de bu dört zât, en ileri makamda bulunmaktadırlar. Artık bu dört zât içerisinde “şu bundan daha üstündür”, “şunlar buna haksızlık ettiler”, “bu onlara riyakârâne boyun eğdi” gibi onların şanlarına yakışmayan ve ruhlarını inciten iddialardan sakınmak, her Müslümana dinen, aklen ve vicdanen vâcibdir.
Şu önemli hususu da beyan etmek isteriz: İsmet yani, ilâhî bir himaye ile günahlardan korunma sıfatı, ancak peygamberlere mahsustur. Hatasız, kusursuz olmak ancak onlara hâstır. Peygamberlerin dışında hiçbir kimse hatasız ve kusursuz değildir. Hata etmek insanın şânındandır. Müçtehitler bile hata edebilirler. Ancak, onlar herhangi bir meselede isabet ettiklerinde en az on sevap, hata ettiklerinde dahi bir sevaba nâil olurlar.
Sahâbîler de İsmet sıfatıyla muttasıf olmadıklarından, onların yüzde yüz hatadan âzâde oldukları söylenemez. Ancak şu var ki, herhangi bir Müslüman hata işlemekle İslâm dairesinden çıkmadığı gibi, bir sahabe de hata işlemekle sahâbelik şerefinden çıkmaz. Dört hak mezhebin bütün müçtehidleri sahâbe-i kiram arasında geçen ihtilâfları şöyle değerlendirmişlerdir: Sahâbe-i kiramın her biri kendi başına birer müçtehiddir. Kur’ân ve hadisde açıkça beyan edilmeyen meselelerde içtihad yapma, en evvel onların hakkıdır. Usûl-ü fıkıhda mukarrer kaidedir ki, bir kimsede içtihad rütbesi varsa, o kimse, başkasının içtihadına uymaya mecbur değildir. Ashâb arasında çıkan muhalefetler, münakaşa ve muharebeler içtihad farklılığından doğmuştur. Hâşâ, nefsanî arzuların, isteklerin bu ihtilâflarda payı yoktur. Çünkü onlar sohbet-i nebevi ile kin, adavet, buğz gibi kötü sıfatlardan arınmışlardır. Nefisleri böyle süflî şeylerden temizlenip pâk olmuş, ulviyet kazanmıştır.
Evet, sahâbe-i kiramın her biri İslâm dininin te’sisinde birer müçtehiddir. Malûm olduğu üzere, içtihad eden bir kimse, yaptığı içtihadda isabet ederse iki sevap kazanır; isabet edemediği takdirde içtihad etmesine mükâfat olarak bir sevap alır. Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, canlarıyla, başlarıyla, her şeyleriyle İslâm’a mâl olan, onun ilâsından ve yayılmasından başka bir gayeleri olmayan o mümtaz zevatın içtihadları da yine İslâm’ın teâlisi, terakkisi içindir. Bu aşk, bu azim onlarda o derece ileri gitmişti ki, Uhud Muharebesi’nde Peygamber Efendimize (a.s.m) muhalif içtihad yapmaktan çekinmemişlerdi. “Biz, İslâmiyet’in muzafferiyetini şunda görüyoruz” diye reylerini açıkça ortaya koymuşlardı. Sahabenin çoğu Rasûlullah Efendimize (a.s.m) muhalif içtihadda bulunduklarından, Hz. Peygamber (a.s.m) onların içtihadına uymaya mecbur oldular.
Daha sonra cereyan eden vakalar Peygamberimizi haklı çıkardı. O zaman Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın nâzil olması devam ettiği hâlde, Cenâb-ı Hak ashâbı tekdir edici bir âyet inzal buyurmadı; herhangi bir âyetle herhangi bir ikazda bulunmadı; bilâkis Peygamberimize eskisi gibi onlarla meşverete devam etmelerini emir buyurdu. Rasûlullah Efendimiz de onları ayıplamadı, yine bağrına bastı, şefkatle kucakladı, bu emir mucibince meşverete devam etti.
Cenâb-ı Hak bu hususta mealen şöyle buyurur:
فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللّٰهِ لِنْتَ لَهُمْۚ وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَلٖيظَ الْقَلْبِ لَانْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الْاَمْرِۚ فَاِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلٖينَ
“Ey Habibim! İnsanlara yumuşak davranman da Allah’ın merhametinin eseridir. Eğer katı yürekli, kaba biri olsaydın, insanlar senin etrafından dağılıverirlerdi. Öyleyse onların kusurlarını affet ve onlar için mağfiret dile, (umuma ait) işlerde onlara danış…”[10]
Sadece bu hâl dahi, sahâbe-i kiramın, Allah ve Rasûlü indindeki makbuliyetlerini ve dinde içtihad sâhibi olduklarını en açık bir şekilde göstermeye kâfidir.
Şimdi, insafla düşünelim: İçtihadda Peygambere muhalefet ettikleri hâlde, ne Allah, ne de Rasûlullah tarafından tekdir edilmeyen sahâbîleri, aralarında çıkan ihtilâflardan dolayı biz mi muhakeme edeceğiz? Zerre kadar vicdan ve iz’anı olan bir kimsenin bu cinayete tevessül etmemesi icab eder.
Haddimizi tecâvüz ederek İslâm’ın temeline kanlarını harç ve kemiklerini taş yapan o güzide cemaati muhakeme etmeye kalkar ve birini haklı çıkarıp, diğerini muaheze edersek, o hidâyet yıldızlarına hiçbir leke süremez, ancak kendi elimizle kendi felâketimizi hazırlamış oluruz.
Kaldı ki, o muhakeme edilen zevat, ashâbın ileri gelenleridir. Bir kısmı Cennetle müjdelenmiştir. Bizim dedikodusunu ettiğimiz o zevatı Kur’ân ve Peygamber Efendimiz medh-ü senâda bulunmuştur.
Bu hususu hiç unutmamalı, ashâb arasında çıkan ihtilâflarda mümkün olduğu kadar temkinde bulunmalı, haddimizi tecâvüzden azamî ölçüde sakınmalıyız.
Şayet, sahâbîlerin ihtilâfı Hak katında meşru ve mâkul olmasaydı, elbette bunun için onları engelleyecek bir emir nâzil olurdu. Nitekim sahâbe-i kiram, Peygamber Efendimizin (a.s.m) yanında yüksek sesle konuştuklarından, şu tehdit âyeti nâzil olmuştur:
يَٓا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا لَا تَرْفَعُٓوا اَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ وَلَا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ اَنْ تَحْبَطَ اَعْمَالُكُمْ وَاَنْتُمْ لَا تَشْعُرُونَ
“Ey îman edenler! Seslerinizi Rasûlullah’ın sesinden yüksek çıkarmayın. O’nun yanında, birbirinizle yüksek sesle konuştuğunuz gibi konuşmayın. Siz farkına varmadan amelleriniz boşa gider.”[11]
Dâvâmıza kuvvetli bir delil de şudur: Malûmdur ki, Sahih-i Buhari gerek Ehl-i Sünnet ve gerekse Şîalar arasında Kur’ân’dan sonra en büyük kitap olarak kabul edilmiştir. Her iki taraf bu hususta müttefiktirler. İşte, Buhari Şerif’te, ihtilâfa düşen o sahâbîlerin her iki kanadından da itikad, ibâdet ve ahlâka dair birçok hadîs-i şerif rivâyet edilmiştir. Fıkıh âlimlerimiz ve bütün ümmet bu rivâyetlerden birini diğerine tercih etmeden bütününü birden kabul etmişlerdir. Hadisleri rivâyet eden bütün muhaddisler de sahabe ihtilâflarını hiç nazara almamışlar.
“Şu hadîs, Hz. Ali’ye veya Hz. Muâviye’ye muhalif olan filân sahabeden rivâyet edildiği için sahih değildir” dememişler, böyle bir hataya düşmemişlerdir.
Bu hâle göre, şu netice ortaya çıkıyor; bütün müçtehidler, muhakkikler, fakîhler, muhaddisler bu ihtilâfları nazara almadan sahabenin hepsine hürmet etmişler, muhabbet beslemişler ve onların rivâyet ettikleri hadîs-i şerifleri dinimize temel kabul etmişlerdir. Bizim ne haddimiz var ki, bu muhterem zevâtın nazara almadıkları ihtilâfları mes’ele yapalım. Eğer o zâtların yolundan saparak sahabe ihtilâflarını mes’ele yapar ve daima gündemde tutarsak, Müslümanları yüzer parçaya bölmüş oluruz. Bu ise, ehl-i îmanı zaafa düşürmek ve İslâm düşmanlarına kuvvet vermek demektir.
Bu vesile ile şu mühim hakikati de nazara almak icab ediyor:
Bir âyet-i kerimede, mü’minlerin sû-i zandan ve gıybetten sakınmaları şöyle emredilmektedir:
تَجَسَّسُوا وَلَا يَغْتَبْ بَعْضُكُمْ بَعْضًاۜ اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ اَخ۪يهِ مَيْتًا
“Ey îman edenler! Zandan çok sakının; çünkü zanların bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli hâllerini araştırmayın. Biriniz diğerinizi arkadan çekiştirmesin. Sizden biriniz ölü kardeşinin etini yemek ister mi?”[12]
Cenâb-ı Hak, bu âyet-i kerîmede bir mü’mini gıybet etmenin ölü eti yemek kadar çirkin ve mü’mine yakışmayan bir davranış olduğunu bize haber veriyor. Ya gıybet edilen bu mü’min, sahâbîlerden, hem de onların en ileri gelenlerinden biriyse, artık mes’elenin vehâmetini siz takdir ediniz.
Rasûlullah Efendimiz de bir hadîs-i şeriflerinde:
الْحَسَدُ يَأكُلُ الْحَسَنَاتِ كَمَا تَأكُلُ النَّارُ الْحَطَبَ
“Ateş odunu nasıl yer bitirirse, gıybet dahi sâlih amelleri öyle yer bitirir”[13] buyurmakla, bizleri bu noktalarda şiddetle ikaz etmektedir.
Hem kendi uhrevî hayatımızın selâmeti, hem de İslâm’ın istikbâli nâmına, bu hakikatlere kulak vermemiz lâzım ve elzemdir. Bir mü’min diğer bir mü’mine sû-i zan etmekten men edildiği hâlde, İslâm’ın temeli, Hz. Peygamberin mücahede ve silâh arkadaşları ve şu andaki bütün Müslümanların hidâyetlerinin vesilesi olan sahabe hakkında, hele onların en ileri gelenleri hakkında sû-i zan etmenin ne kadar mes’uliyeti mucib olduğu açıkça anlaşılabilir.
Akıllı ve idrakli insanlar için en selâmetli yol, bu mes’elede ileri geri konuşmaktan kaçınmaktır. Biraz düşünmekle hemen anlaşılacaktır ki, insanlar bu âleme sahâbîler arasındaki ihtilâfları tahlil etmek, bu mevzuda bir tarafa haklı, diğerine haksız hükmünü vermek için gönderilmemişlerdir. Ve bu hususta bir kanaate sâhip olmak, insanın yaratılış gayesi olmaz. İnsan bunun için değil, Allah’a hakkıyla kul olmak için yaratılmıştır. Yâni, dinimiz bizi sahabe ihtilâflarının tahliline değil, kulluğun icablarını yerine getirmeye dâvet ediyor.
Ashâb-ı Kiram Efendilerimiz, halifesinden neferine kadar aynı ruh ile hayat buldu ve aynı heyecanı paylaştılar. İslâm’ın gelişmesinde, yayılmasında, terakki ve teâlisinde gece gündüz demeyip, gizli ve âşikâre durmadan çalıştılar. Canlarıyla, kanlarıyla cihad ettiler ve fedakârlıkta erişilmezlere eriştiler. Kur’ân aşkı, Peygamber aşkı için aşiretlerine karşı koydular, ailelerini, çocuklarını, mal ve mülklerini fedâ ettiler. Peygamberimizin nefsini, kendi nefislerine, çoluk çocuklarına, anne ve babalarına tercih ettiler. İslâm binasının temeline kanlarını akıttılar.
O günden bugüne, tâ kıyâmete kadar bütün Müslümanların dünyevî ve uhrevî saadetlerine vesile oldular. Onların hepsine karşı derin bir minnettarlık beslemek, onlara dua ve onları medh ü senâ etmek hepimiz için bir insaf ve vicdan borcudur.
Daha önce de ifâde ettiğimiz gibi, hilâfet münakaşalarının temelinde sahabe düşmanlığı yatmaktadır. Bu da Yahudilerin tezgâhladığı bir oyundur. Bu oyunda başrolü oynayan da İbni Sebe’dir. Bu İslâm düşmanı sinsi gayretleri ve dehşetli planlarıyla ashâba kin beslemeyi, buğz ve hakaret etmeyi bir din, bir mezheb hâline getirmek için çok gayret göstermiştir. Onlara hakaret etmeyi âdeta îmanın bir gereği olarak takdim etmiştir. Şunu da bir ibret levhası olarak takdim edelim ki, sahabe-i kirama hakareti ibâdet telâkki eden bu kimselerin Kur’ân’ın, Peygamberin, sahâbîlerin ve Hz. Ali’nin en büyük düşmanı olan Ebû Cehil ve emsali kâfirlere dil uzattıkları asla görülmemiştir. Bu husus cidden düşündürücüdür.
Acaba, Kur’ân’da, hadîste, fıkıhda, kitaplarımızda ve hattâ akılda, mantıkta ve insafta yeri olmayan bu davranışların nokta-i istinadı nedir?
Dinimizin getirdiği farzları, vâcibleri, sünnetleri, namazı, zekâtı, orucu, zikri, fikri, muhabbetullah ve mehâfetullah gibi ulvî vazifeleri terk ederek sahâbîler hakkında dedikodu etmeyi bir inanç, bir ibâdet gibi benimsemek ne meşru ve ne de mâkuldür.
Çok önemli bir hususu daha nazara vererek bu bahsi kapayalım. Ortada, çok sinsi ve neticesi itibariyle de çok tehlikeli bir Yahudi oyunu vardır. Hilâfetin, gerçekte, Hz. Ali’nin (r.a) hakkı iken Hz. Ebûbekir (r.a) tarafından gasbedildiği iddiasıyla bütün sahâbîlere hata isnad edilmektedir. Çünkü Hz. Ali dâhil bütün ashâb-ı kiram, Hz. Ebûbekir Efendimize bîat etmişlerdir.
Bazı kimseler, “Hz. Ali (r.a) Efendimiz, Müslümanların birlik ve beraberliğini dikkate alarak kendi hakkını bilerek fedâ etti” diyorlar. O zaman şöyle düşünmek lâzım gelmez mi:
Hz. Ali Efendimiz İslâm’ın ittifak ve ittihadını bu derece düşündüğü hâlde, biz hangi akılla onun yolunu terk ederek niza ve ihtilâf yolunu açıyoruz?
Müslümanların birlik ve beraberliğe en çok muhtaç oldukları bu zamanda, 1400 sene önce geçmiş birtakım hâdiseleri gündeme getirip Müslümanları birbirlerine düşürmeye çalışmak hangi akıl iledir ve bunda hangi maslahat ve fayda vardır? Sahâbîler hakkındaki bu açıklamadan sonra şimdi mezkûr soruya cevap verelim:
Halifeler devri tetkik edildiğinde görülür ki, çâr-yâr-ı güzin Efendilerimiz hiçbiri hilâfete, bizzat arzu ederek tâlip olmamışlar, fakat o makam onlara verilmiştir. Onlar o vazifeyi istememişler, fakat hilâfet onlara lâyık görülmüştür.
Hz. Ebûbekir Efendimiz (r.a) şöyle buyurmaktadır:
“Vallahi ben bu işi (hilâfeti) Rasûlullah’tan (a.s.m) sordum. Şöyle buyurdular:
“Yâ Ebabekir, bu iş ona tâlip olmayanındır. Ona rağbet edip, onun için müdafaa edenin değildir. Ona küçüklük (tevazu) gösterenindir. Tekebbür edenin değildir. Bu, anındır ki, o, senindir denilir. O, benimdir diyenin değildir.”
Hz. Ömer Efendimiz (r.a) de Hz. Ebûbekir Efendimizin (r.a) hilâfetiyle ilgili olarak şöyle buyurur:
“Hz. Ebûbekir hilâfet için nazlandı, hilâfet ona meftun oldu. O, hilâfetten çekildi, hilâfet ona sarıldı. Bu, Allah’ın bir inayeti ve lütfu idi. O büyük bir nimetti, şükrünü Allahu Teâlâ ona vâcip kıldı. O da onu, bihakkın yerine getirdi ve Allah’ın bu nimetine layıkıyla mazhar oldu. Bu talih kuşu Rasûlullah’ın saadetli günlerinde de daima onun başında dolanmaktaydı. Lakin O, bunlara iltifat etmez ve vaktini gözetmezdi. O Rasûl-i Ekrem’in suveydayı kalbi ve mahremi esrarı, musibetlerinde ise kader arkadaşıydı. Hz. Ali garabetçe Peygamber’e daha yakın, Hz. Ebûbekir ise mertebece ona yakındır. Garabet et ile kandır, mertebe ise ruh ile nefistir.”
Bu bakımdan dindeki garabet, nesepteki garabetin üstündedir.
Evet, Rasûlullah Efendimizin (a.s.m), âhirete teşrifleri üzerine, sahâbe-i kiram, ümmet-i Muhammed’in birlik ve beraberliğinin muhafazasını göz önüne alarak, hemen halife seçimine teşebbüs etmişler ve daha Peygamber Efendimiz kabrine konulmadan bu seçimi gerçekleştirerek Hz. Ebûbekir’i (r.a) ittifakla hilâfet makamına getirmişlerdir. Hz. Ali (r.a) Efendimiz dâhil, umum ashâb kendisine biat etmişlerdir. Hz. Ebûbekir (r.a) Efendimiz hilâfet vazifesini iki buçuk sene hakkıyla îfâ ettikten sonra, vefatı sırasında sahâbe-i kiram efendilerimize Hz. Ömer’in (r.a) halife seçilmesini tavsiye etmiş, onlar da bu tavsiyeye uyarak o zâtı halife seçmişlerdir. Hz. Ömer ise, bu vazifeyi on bir sene tam bir adaletle yürütmüş, sonunda bir suikaste maruz kalmış ve henüz vefat etmeden, içlerinde Hz. Ali de dâhil altı kişilik bir hey’et teşekkül ettirmiş ve aralarından birini halife seçmelerini istemiştir. Bu hey’et müzakereler sonunda Hz. Osman’da karar kılmışlar ve başta Hz. Ali, bütün sahabe, aynen bu karara uyarak kendisine bîat etmişlerdir. Bilâhare, Hz. Osman’ın şakîlerce şehid edilmesi üzerine sahâbe-i kiram efendilerimiz topluca Hz. Ali Efendimizin evine gitmişler, kendisinden hilâfet vazifesini deruhte etmesini istirham etmişler, Hz. Ali (r.a), kendisi hilâfete arzulu olmadığı hâlde, âsilerin tehditleri sebebiyle durumun nezâketini nazara alarak bu vazifeyi kabul etmiştir.
Görüldüğü gibi, dört halifenin de seçimi bu ümmetin en hayırlıları olan ve her biri bir müçtehid reyinde ve dirâyetinde bulunan sahâbîlerin ittifakıyla olmuştur; bu ise sarsılmaz bir icmâ meydana getirmiştir. Onlar, icmâ ile en isabetli kararı vermişlerdir. Artık, bu icmâdan daha kuvvetli bir icmâ düşünülemez ki, onların verdiği hükmü tartabilsin, noksan görsün, bozabilsin. Bununla beraber, başta müçtehidîn-i izam efendilerimiz olmak üzere, bütün İslâm ulemâsı, sahâbe-i kiramın icmâsını aynen kabul etmişler ve böylece ikinci bir icmâ meydana gelmiştir. Ve nihayet 14 asırdan beri bütün ümmet-i Muhammed bu iki cemaatin kanaat ve hükümlerini tasdik edip onların yolunda gitmekle üçüncü bir icmâ meydana getirmişlerdir. Rasûlullah Efendimizin (a.s.m):
إِنَّ أُمَّتِي لا تَجْتَمِعُ عَلَى ضَلالَةٍ
“Benim ümmetim dalâlet üzerine toplanmaz”[14] hadîs-i şerifleri de bu üç icmâın sıhhatine ayrı bir sened, ayrı bir mühürdür. Bu üç icmâı sarsabilecek bir kuvvet düşünülebilir mi? Bu, ittifak karşısında artık hangi Müslümanın kalbinde bir tereddüt, bir şüphe kalabilir?
Mevzuya ışık tutması bakımından şu hususun da göz önüne alınmasında fayda vardır: Ashâb-ı kiram (r.a) halife seçiminde yaptıkları tercihlerde başta âyet-i kerimelerin işarî mânâlarını[15] ve Peygamber Efendimizin (a.s.m) emir ve beyanlarını nazara almışlardır.
Peygamber Efendimiz birçok kereler şöyle buyurmuştur: “Benden sonra iki kimseye bağlanın, onlardan biri Ebûbekir, diğeri Ömerü’l-Fâruk’tur.”
Ayrıca, Hz. Ebûbekir, Ömer, Osman ve Ali’nin (r.anhüm) sıra ile hilâfete geçeceklerini; hepsinin hilâfetinin cem’an 30 yıl süreceğini; Hz. Ömer hayatta olduğu müddetçe Müslümanlar arasında hiçbir fitne çıkmayacağını; Hz. Osman’ın hilâfeti esnasında âsilerce Kur’ân okunurken şehid edileceğini; Hz. Ali’nin ihtilâf ve fitneler içinde başa geçeceğini, Hz. Zübeyr, Talhâ ve Âişe (r.a) ile aralarında muharebe cereyan edeceğini, kendisini sevmekte ifrat edenler olduğu gibi, düşmanlıkta da ileri gidenler bulunacağını, mazlûmen şehid edileceğini de açıkça haber vermişlerdir.
Bütün bu haber ve beyanların doğruluğunu; zaman ve hâdisat te’yid etmiştir.
Şu da var ki: Hz. Ali’nin, Peygamber Efendimizin karabet cihetiyle en yakını olmasına rağmen, hilâfette en sona kalmasında, kaderin hikmetli bir tanzimi vardır. Şöyle ki:
Hz. Ebûbekir, Ömer ve Osman’ın (r.anhüm) devirleri, İslâm’ın birlik ve bütünlüğünün korunduğu tam bir fütuhat ve inkişaf dönemi olmuştur. İran, Irak, Mısır, Suriye, Kıbrıs ve daha birçok ülke, bu dönemde fethedilerek tevhid inancı bu beldelere yerleştirilmiştir.
Hz. Ali Efendimiz zamanında ise, bu fütuhat dönemi durmuş, genişleyen İslâm âleminde çeşitli ihtilâflar baş göstermiştir. Hz. Ali (r.a), hilâfeti sırasında bu karışıklık ve ihtilâflarla uğraşmak zorunda kalmış, hârika, cesaret, keskin ferâset ve emsalsiz ilmiyle her türlü sapık fikir ve bâtıl itikadların tasallutundan korumaya muvaffak olmuştur.
İşte, ilk üç halife devrindeki ittihad, tesânüd ve İslâmî fütuhat onların hilâfete liyakatlarını ve hak üzere olduklarını ispatladığı gibi, Hz. Ali Efendimiz devrindeki ihtilâflar da, onun hilâfette sona kalmasındaki hikmeti açıkça göstermektedir.
Bediüzzaman Hazretleri’nin dediği gibi, Hz. Ali (r.a) ilk halife olsaydı, başta Emevîler olmak üzere çeşitli kabile ve ailelerde rekabet damarının uyanması, bu yüzden Müslümanlar arasında birlik ve tesânüdün tehlikeye düşmesi kuvvetle muhtemeldi. Bu ise İslâm’ın inkişafına büyük bir darbe olurdu.
Diğer taraftan, İslâm âleminde çeşitli ihtilâfların ortaya çıktığı bir dönemde, Hz. Ali Efendimiz ve Âl-i Beyt’ten başka hiçbir kuvvet, o fitnelere karşı durup dayanamaz, hakkından gelemezdi.
Bediüzzaman Hazretleri bu hususu şöyle izah eder:
“Âl-i Beyt’ten bir kutb-u âzam demiş ki: “Rasûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselam, Hz. Ali’nin (r.a) hilâfetini arzu etmiş, fakat gaibden ona bildirilmiş ki: Murâd-ı İlâhî başkadır. O da, arzusunu bırakıp murâd-ı ilâhî’ye tâbi olmuş.” Murâd-ı İlâhî’nin hikmetlerinden birisi şu olmak gerektir ki: Vefât-ı Nebevî’den sonra, en ziyâde ittifak ve ittihada gelmeye muhtaç olan sahâbîler; eğer Hazret-i Ali başa geçseydi, Hazret-i Ali’nin hilâfeti zamanında zuhura gelen hâdisatın şehâdetiyle ve Hazret-i Ali’nin mümâşatsız, pervasız, zâhidâne, kahramanâne, müstağniyâne tavrı ve şöhretgir-i âlem şecaati itibariyle, çok zâtlarda ve kabilelerde rekabet damarını harekete getirip tefrikaya sebeb olmak kaviyyen muhtemeldi. Hem Hazret-i Ali’nin hilâfetinin teehhür etmesinin bir sırrı da şudur ki: Gayet muhtelif akvamın birbirine karışmasıyla, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam’ın haber verdiği gibi, sonra inkişâf eden yetmiş üç fırka efkârının esaslarını taşıyan o akvam içinde, fitne-engiz hâdisatın zuhuru zamanında, Hazret-i Ali gibi hârikulâde bir cesaret ve ferâset sâhibi, hâşimî ve Âl-i Beyt gibi kuvvetli, hürmetli bir kuvvet lâzım idi ki dayanabilsin. Evet dayandı… Rasûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın haber verdiği gibi: “Ben Kur’ân’ın tenzili için harb ettim, sen de te’vili için harb edeceksin!”
Hem eğer Hazret-i Ali olmasaydı, dünya saltanatı, Mülûk-u Emeviye’yi bütün bütün yoldan çıkarmak muhtemeldi. Hâlbuki karşılarında Hazret-i Ali ve Âl-i Beyt’i gördükleri için, onlara karşı muvazeneye gelmek ve ehl-i İslâm nazarında mevkilerini muhafaza etmek için ister istemez Emeviye Devleti reislerinin umumu, kendileri olmasa da herhâlde teşvik ve tasvibleriyle etbâları ve taraftarları, bütün kuvvetleriyle hakaik-ı İslâmiye’yi ve hakaik-ı îmaniyeyi ve ahkâm-ı Kur’âniye’yi muhafazaya ve neşre çalıştılar. Yüz binlerce müçtehidîn-i muhakkikin ve muhaddisîn-i kâmilin ve Evliyâlar ve Asfiyâlar yetiştirdiler. Eğer karşılarında, Âl-i Beyt’in gayet kuvvetli velayet ve diyanet kemâlâtı olmasaydı, Abbâsîlerin ve Emevîlerin âhirlerindeki gibi, bütün bütün çığırdan çıkmak kaviyyen muhtemeldi.”[16]
Bu bakımdan, Hz. Ali’nin hilâfette sona kalması, şahsı için bir kayıp gibi görünse de, din-i İslâm için büyük hayır ve kazanç olmuştur.
Şunu da ifade edelim, Hz. Peygamber’e (a.s.m) halife olmanın şerefi çok âlidir. Eğer, Hz. Ali Efendimiz (r.a) ilk önce halife olsa idi, diğer üç halife bu şereften mahrum kalırlardı. Böylece bu ulvî vazifeyi yapma şerefine hepsi mazhar olmuşlardır.
Ehl-i Sünnetle Şiâ arasında asırlardır süregelmekte olan, hilâfette öncelik hakkı münakaşalarına, Bediüzzaman Hazretleri, fevkalâde bir muhakeme ile güzel bir açıklama getirmiştir. Lem’alar adlı eserinden bu izahatı aynen alıyoruz:
“Şiâlarla Ehl-i Sünnet ve Cemaatin medar-ı nizâı, hattâ akaid-i îmaniye kitablarına ve esasat-ı îmaniye sırasına girecek derecede büyütülmüş bir mes’eleye kısaca bir işaret edeceğiz, mes’ele şudur:
Ehl-i Sünnet ve Cemaat der ki:
“Hazret-i Ali (r.a), Hulefâ-i Erbaa’nın dördüncüsüdür. Hazret-i Sıddîk (r.a) daha efdaldir ve hilâfete daha müstehak idi ki, en evvel o geçti.”
Şiâlar derler ki:
“Hak Hazret-i Ali’nin (r.a) idi. O’na haksızlık edildi. Umumundan en efdal Hazret-i Ali’dir.”
Dâvâlarına getirdikleri delillerin hülâsası: Derler ki: Hazret-i Ali hakkında vârid Ehadis-i Nebeviyye ve Hazret-i Ali’nin (r.a) Şâh-ı Velayet unvanıyla ekseriyet-i mutlaka ile evliyânın ve tarîklerin mercii ve ilim ve şecaat ve ibâdetle hârikulâde sıfatları ve Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam ona ve ondan teselsül eden Âl-i Beyt’e karşı şiddetli alâkası gösteriyor ki; en efdal odur. Daima hilâfet onun hakkı idi; ondan gasbedildi.
Elcevap: Hazret-i Ali (r.a) mükerreren kendi ikrarı ve yirmi seneden ziyâde o hulefâ-i selâseye ittiba ederek onların şeyhülislâmlığı makamında bulunması, şiâların bu dâvâlarını cerhediyor. Hem hulefâ-i selâsenin zaman-ı hilâfetlerinde fütûhat-ı İslâmiye ve mücahede-i a’dâ hâdiseleri ve Hazret-i Ali’nin (r.a) zamanındaki vakıalar, yine hilâfet-i İslâmiye noktasında Şiâların dâvâlarını cerhediyor. Demek Ehl-i Sünnet ve Cemaatin dâvâsı, hakdır. Eğer denilse; Şîa ikidir. Biri; Şiâ-i velayettir, diğeri; Şiâ-i hilâfettir. Haydi bu ikinci kısım garaz ve siyaset karıştırmasıyla haksız olsun. Fakat birinci kısımda garaz ve siyaset yok. Hâlbuki Şiâ-i velayet, Şiâ-i hilâfete iltihak etmiş, yâni; ehl-i turukdaki evliyânın bir kısmı Hazret-i Ali’yi (r.a) efdal görüyorlar. Siyaset cihetinde olan Şiâ-i hilâfetin dâvâlarını tasdik ediyorlar.
Elcevap: Hazret-i Ali’ye iki cihetle bakılmak gerekir. Bir ciheti; şahsî kemalât ve mertebesi noktasından. İkinci cihet: Âl-i Beyt’in şahs-ı mânevîsini temsil ettiği noktasındadır. Âl-i Beyt’in şahs-ı mânevîsi ise, Rasûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselam’ın bir nev’i mahiyetini gösteriyor. İşte birinci nokta itibariyle Hazret-i Ali (r.a) başta olarak bütün ehl-i hakikat, Hazret-i Ebûbekir ve Hazret-i Ömer’i takdim ediyorlar. Hizmet-i İslâmiyet’te ve kurbiyet-i İlâhiyye’de makamlarını daha yüksek görmüşler. İkinci nokta cihetinde Hazret-i Ali (r.a) şahs-ı mânevî-i Âl-i Beyt’in mümessili ve şahs-ı mânevî-i Âl-i Beyt, bir hakikat-ı Muhammediye’yi (a.s.m) temsil ettiği cihetle, muvazeneye gelmez. İşte Hazret-i Ali (r.a) hakkında fevkalâde senakârane Ehâdîs-i Nebeviyye, bu ikinci noktaya bakıyorlar. Bu hakikati te’yid eden bir rivâyet-i sahiha var ki; Rasûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselam ferman etmiş:
“Her nebinin nesli kendindendir. Benim neslim, Ali’nin (r.a) neslidir.” Hazret-i Ali’nin (r.a) şahsı hakkında sair hulefâdan ziyâde senakârane Ehâdîs’in kesrette intişarının sırrı şudur ki: Emevîler ile Hâricîler, ona haksız hücum ve tenkis ettiklerine mukabil, Ehl-i Sünnet ve Cemaat olan ehl-i hak, onun hakkında rivâyatı çok neşrettiler. Sair Hulefâ-i Râşidîn ise, öyle tenkid ve tenkise çok maruz kalmadıkları için, onlar hakkındaki Ehâdîs’in intişarına ihtiyaç görülmedi. Hem istikbâlde Hazret-i Ali (r.a) elim hâdisata ve dâhilî fitnelere maruz kalacağını nazarı Nübüvvetle görmüş, Hazret-i Ali’yi me’yusiyetten ve ümmetini onun hakkında sû-i zandan kurtarmak için: مَنْ كُنْتُ مَوْلاَهُ فَعَلِىٌّ مَوْلاَهُ gibi mühim hadîslerle Ali’yi (r.a) teselli ve ümmeti irşad etmiştir. Hazret-i Ali’ye karşı Şiâ-i velayetin ifratkârane muhabbetleri ve tarikat cihetinden gelen tafdilleri, kendilerini Şiâ-i hilâfet derecesinde mes’ul etmez. Çünkü: Ehl-i velayet, meslek itibariyle, muhabbet ile mürşidlerine bakarlar. Muhabbetin şe’ni; ifrattır. Mahbubunu makamından fazla görmek arzu ediyor. Ve öyle de görüyor. Muhabbetin taşkınlıklarında ehl-i hâl mazur olabilirler. Fakat onların muhabbetten gelen tafdîli, Hulefâ-i Râşidîn’in zemmine ve adavetine gitmemek şartıyla ve usûl-i İslâmiye’nin haricine çıkmamak kaydıyla mazur olabilirler. Şiâ-i hilâfet ise, ağrâz-ı siyaset içine girdiği için, garazdan, tecâvüzden kurtulamıyorlar, itizar hakkını kaybediyorlar. Hattâ اَ لِحُبِّ عَلِىٍّ بَلْ لِبُغْضِ عُمَرَ cümlesine mâsadak olarak Hazret-i Ömer’in (r.a) eliyle İran milliyeti ceriha aldığı için, intikamlarını hubb-u Ali sûretinde gösterdikleri gibi, Amr İbnül Âs’ın Hazret-i Ali’yi karşı hurucu ve Ömer İbni Sa’d’ın Hazret-i Hüseyin’e karşı fecî muharebesi, Ömer ismine karşı şiddetli bir gayz ve adaveti Şîalara vermiş. Ehl-i Sünnet ve Cemaata karşı Şiâ-i velayetin hakkı yoktur ki, Ehl-i Sünneti tenkit etsin. Çünkü: Ehl-i Sünnet, Hazret-i Ali’yi (r.a) tenkis etmedikleri gibi, ciddi severler. Fakat hadisçe tehlikeli sayılan ifrat-ı muhabbetten çekiniyorlar. Hadîsçe Hazret-i Ali’nin Şiâsı hakkındaki senâ-ı Nebevi, Ehl-i Sünnete aittir.
Çünkü istikamet-i muhabbette Hazret-i Ali’nin (r.a) Şîaları ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemaattir. Hazret-i Îsâ Aleyhisselâm hakkındaki ifrat-ı muhabbet, Nasâra için tehlikeli olduğu gibi, Hazret-i Ali (r.a) hakkında da o tarzda ifrat-ı muhabbet, hadîs-i sahîhde tehlikeli olduğu tasrih edilmiş.
Şiâ-i velayet eğer dese ki: Hazret-i Ali’nin (r.a) kemalât-ı fevkalâdesi kabul olunduktan sonra Hazret-i Sıddîk’ı ona tercih etmek kabil olmuyor.
Elcevap: Hazret-i Sıddîk-i Ekber’in ve Faruk-u A’zam’ın (r.a) şahsî kemalâtıyla ve veraset-i Nübüvvet vazifesiyle zaman-ı hilâfetteki kemalâtı ile beraber bir mizanın kefesine Hazret-i Ali’nin (r.a) şahsî kemalât-ı hârikasıyla, hilâfet zamanındaki dâhilî bilmecburiye girdiği elim vakıalardan gelen ve sû-i zanlara maruz olan hilâfet mücahedeleri beraber mizanın diğer kefesine bırakılsa, elbette Hazret-i Sıddîk’ın (r.a) veyahut Faruk’un veyahut Zinnûreyn’in kefesi ağır geldiğini Ehl-i Sünnet görmüş, tercih etmiş. Hem, On İkinci ve Yirmi Dördüncü Sözler’de isbat edildiği gibi: Nübüvvet, Velayete nisbeten derecesi o kadar yüksektir ki: Nübüvvetin bir dirhem kadar cilvesi, bir batman kadar Velayetin cilvesine müreccahtır. Bu nokta-i nazardan Hazret-i Sıddîk-ı Ekber’in ve Fâruk-u A’zam’ın veraset-i Nübüvvet ve te’sis-i ahkâm-ı Risalet noktasında hisseleri taraf-ı İlâhî’den ziyâde verildiğine, hilâfetleri zamanlarındaki muvaffakiyetleri Ehl-i Sünnet ve Cemaatça delil olmuş, Hazret-i Ali’nin (r.a) kemalât-ı şahsiyesi o veraset-i Nübüvvetten gelen o ziyâde hisseyi hükümden iskat edemediği için, Hazret-i Ali (r.a) Şeyheyn-i Mükerremeyn’in zaman-ı hilâfetlerinde onlara Şeyhül İslâm olmuş ve onlara hürmet etmiş:
Acaba Hazret-i Ali’yi seven ve hürmet eden ehl-i hak ve sünnet, Hz. Ali’nin sevdiği ve ciddi hürmet ettiği Şeyheyn’i nasıl sevmesin ve hürmet etmesin? Bu hakikati bir misâl ile izah edelim. Meselâ: Gayet zengin bir zâtın irsiyetinden evlâdlarının birine yirmi batman gümüş ile dört batman altun veriliyor. Diğerine beş batman gümüş ile beş batman altun veriliyor. Öbürüne de üç batman gümüş ile beş batman altun verilse; elbette âhirdeki ikisi çendan kemmiyeten az alıyorlar, fakat keyfiyeten ziyâde alıyorlar. İşte bu misâl gibi Şeyheyn’in veraset-i Nübüvvet ve te’sis-i ahkâm-ı Risâlet’inde tecelli eden hakikat-ı akrebiyyet-i İlâhiyye altunundan hisselerinin az bir fazlalığı kemalât-ı şahsiye ve velayet cevherinden neş’et eden kurbiyet-i ilâhiye’nin ve kemalât-ı velayetin ve kurbiyetin çoğuna gâlip gelir. Muvazenede bu noktaları nazara almak gerektir. Yoksa şahsî şecaati ve ilmi ve velayeti noktasında birbiri ile muvazene edilse, hakikatin sûreti değişir. Hem Hazret-i Ali’nin zâtında temessül eden şahs-ı mânevî-i Âl-i Beyt ve o şahsiyet-i mâneviyede veraset-i mutlaka cihetiyle tecelli eden hakikat-ı Muhammediyye (a.s.m) noktasında muvazene edilmez. Çünkü: Orada Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sırr-ı azîmi var. Amma Şiâ-i hilâfet ise, Ehl-i Sünnet ve Cemaate karşı mahcubiyetinden başka hiçbir hakları yoktur. Çünkü bunlar Hazret-i Ali’yi fevkalâde sevmek dâvâsında oldukları hâlde tenkis ediyorlar ve su-i ahlâkda bulunduğunu onların mezhebleri iktiza ediyor. Çünkü diyorlar ki:
“Hazret-i Sıddîk ile Hazret-i Ömer haksız oldukları hâlde Hazret-i Ali onlara mümâşat etmiş, Şiâ ıstılahınca takıyye etmiş, yani onlardan korkmuş, riyakârlık etmiş.” Acaba böyle kahraman-ı İslâm ve Esedullah unvanını kazanan ve sıddîkların kumandanı ve rehberi olan bir zâtı, tasannukârane muhabbet göstermekle ve yirmi seneden ziyâde havf altında mümâşat etmekle haksızlara tebaiyeti kabul etmekle muttasıf görmek, ona muhabbet değildir. O çeşit muhabbetten Hazret-i Ali (r.a) teberri eder. İşte ehl-i hakkın mezhebi hiçbir cihetle Hazret-i Ali’yi tenkis etmez; sû-i ahlâk ile ittiham etmez. Öyle bir hârika-i şecaate korkaklık isnad etmez ve derler ki:
Hazret-i Ali (r.a), Hulefâ-i Râşidin’i hak görmeseydi, bir dakika tanımaz ve itaat etmezdi. Demek ki onları haklı ve râcih gördüğü için gayret ve şecaatini hakperestlik yoluna teslim etmiş.”
Elhâsıl: Her şeyin ifrat ve tefriti iyi değildir. İstikamet ise, hadd-i vasattır ki: Ehl-i Sünnet ve Cemaat, onu ihtiyar etmiş. Fakat maatteessüf Ehl-i Sünnet ve Cemaat perdesi altına Vehhâbîlik ve Hâricîlik fikri kısmen girdiği gibi, siyaset meftunları ve bir kısım mülhidler, Hazret-i Ali’yi tenkid ediyorlar. Hâşâ, siyaseti bilmediğinden hilâfete tam liyakat göstermemiş, idare edememiş diyorlar. İşte bunların bu haksız ittihamlarından alevîler, Ehl-i Sünnete karşı küsmek vaziyetini alıyorlar. Hâlbuki: Ehl-i Sünnetin düsturları ve esas mezhebleri, bu fikirleri iktiza etmiyor. Belki aksini isbat ediyorlar.
Hâricîlerin ve mülhidlerin tarafından gelen böyle fikirler ile Ehl-i Sünnet mahkûm olamaz. Belki Ehl-i Sünnet, alevîlerden ziyâde Hazret-i Ali’nin taraftarıdırlar. Bütün hutbelerinde, dualarında, Hazret-i Ali’yi lâyık olduğu senâ ile zikrediyorlar. Hususan ekseriyet-i mutlaka ile Ehl-i Sünnet ve Cemaat mezhebinde olan evliya ve asfiyâ, onu mürşid ve Şâh-ı Velayet biliyorlar. Alevîler, hem alevîlerin, hem Ehl-i Sünnetin adavetine istihkak kesbeden Hâricîleri ve mülhidleri bırakıp ehl-i hakk’a karşı cephe almamalıdırlar. Hattâ bir kısım alevîler, Ehl-i Sünnetin inadına sünneti terk ediyorlar. Her ne ise bu mes’elede fazla söyledik. Çünkü: Ulemânın beyninde ziyâde medâr-ı bahsolmuştur.
Ey ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat! Ve ey Âl-i Beyt’in muhabbetini meslek ittihaz eden alevîler! Çabuk bu mânâsız ve hakikatsiz, haksız, zararlı olan nizâı aranızdan kaldırınız. Yoksa şimdiki kuvvetli bir sûrette hükmeyleyen zındıka cereyanı, birinizi diğeri aleyhinde âlet edip ezmesinde istimal edecek. Bunu mağlûb ettikten sonra, o âleti de kıracak.
Siz ehl-i tevhid olduğunuzdan, uhuvveti ve ittihadı emreden yüzer esaslı râbıta-i kudsiye mabeyninizde varken, iftirakı iktiza eden cüz’î mes’eleleri bırakmak elzemdir.”[17]
Bediüzzaman Hazretleri, Mektubat adlı eserinde de, hilâfetin Âl-i Beyt eline geçmeme hikmetini ve asr-ı saadette hilâfet tartışmaları yüzünden meydana gelen kanlı hâdiselerin kader yönünden rahmet cihetlerini şöyle izah eder:
“Eğer denilse: “Neden hilâfet-i İslâmiyye Âl-i Beyt-i Nebevî’de takarrür etmedi? Hâlbuki en ziyâde lâyık ve müstehak onlardı?”
Elcevap: Saltanat-ı dünyeviyye aldatıcıdır. Âl-i Beyt ise, hakâik-ı İslâmiye’yi ve ahkâmı Kur’âniye’yi muhafazaya me’mur idiler. Hilâfet ve saltanata geçen, ya Nebi gibi masum olmalı veyahut Hulefâ-i Râşidîn ve Ömer İbni Abdülâziz-i Emevî ve Mehdi-i Abbasî gibi hârikulâde bir zühd-ü kalbi olmalı ki aldanmasın. Hâlbuki Mısır’da Âl-i Beyt nâmına teşekkül eden Devleti Fâtımiyye Hilâfeti ve Afrika’da Muvahhidîn Hükûmeti ve İran’da Safevîler Devleti gösteriyor ki; saltanat-ı dünyeviyye, Âl-i Beyt’e yaramaz; vazife-i asliyyesi olan hıfz-ı dini ve hizmet-i İslâmiyet’i onlara unutturur. Hâlbuki saltanatı terk ettikleri zaman, parlak ve yüksek bir sûrette İslâmiyet’e ve Kur’ân’a hizmet etmişler.
İşte bak! Hazret-i Hasan’ın neslinden gelen aktâblar, hususan aktâb-ı erbâa ve bilhassa Gavs-ı A’zam olan Şeyh Abdülkadir-i Geylânî ve Hazret-i Hüseyin’in neslinden gelen imamlar, hususan Zeyne’l-Âbidîn ve Ca’fer-i Sâdık ki, her biri birer mânevî mehdî hükmüne geçmiş, mânevî zulmü ve zulümâtı dağıtıp, envâr-ı Kur’âniyye’yi ve hakâik-ı îmaniyeyi neşretmişler. Ceddi emcedlerinin birer vârisi olduklarını göstermişler.
Eğer desen: Hilâfet-i İslâmiye noktasında İmam-ı Ali’nin fevkalâde iktidarı, hârikulâde zekâsı ve yüksek liyakatıyla beraber seleflerine nisbeten muvaffakiyetsizliği nedendir?
Elcevap: O mübârek zât, siyaset ve saltanattan ziyâde, daha çok mühim başka vazifelere lâyık idi. Eğer tam muvaffakiyet-i siyasiye ve tamam saltanat olsaydı, Şâh-ı Velayet unvan-ı mânidarını bihakkın kazanamayacaktı. Hâlbuki zâhirî ve siyasî hilâfetin pek çok fevkinde mânevî bir saltanat kazandı ve Üstâd-ı Küll hükmüne geçti; hatta kıyâmete kadar saltanat-ı mânevîsi baki kaldı.
Eğer denilse: Mübârek İslâmiyet ve nurânî Asr-ı Saadet’in başına gelen o dehşetli kanlı fitnenin hikmeti ve vech-i rahmeti nedir? Çünkü onlar, kahra lâyık değil idiler.
Elcevap: Nasıl ki baharda dehşetli yağmurlu bir fırtına, her tâife-i nebatatın, tohumların, ağaçların istidatlarını tahrik eder, inkişaf ettirir; her biri kendine mahsus çiçek açar; fıtrî birer vazife başına geçer… Öyle de: Sahabe ve Tabiînin başına gelen fitne dahi, çekirdekler hükmündeki muhtelif ayrı ayrı istidatları tahrik edip kamçıladı; “İslâmiyet tehlikededir, yangın var!” diye her taifeyi korkuttu, İslâmiyet’in hıfzına koşturdu. Her biri, kendi istidadına göre camia-i İslâmiyet’in kesretli ve muhtelif vazifelerinden bir vazifeyi omuzuna aldı, kemâl-i ciddiyetle çalıştı. Bir kısmı hadîslerin muhafazasına, bir kısmı şeriatın muhafazasına, bir kısmı hakâik-i îmaniyenin muhafazasına, bir kısmı Kur’ân’ın muhafazasına çalıştı ve hakeza… Her bir taife bir hizmete girdi. Vezâif-i İslâmiyet’te hummalı bir sûrette sa’y ettiler. Muhtelif renklerde çok çiçekler açıldı. Pek geniş olan âlem-i İslâmiyet’in aktarına, o fırtına ile tohumlar atıldı; yarı yeri gülistana çevirdi. Fakat maatteessüf o güller ve gülistan içinde ehl-i bid’a fırkalarının dikenleri dahi çıktı.
Güya dest-i kudret, celâl ile o asrı çalkaladı, şiddetli tahrik edip çevirdi, ehl-i himmeti gayrete getirip elektriklendirdi. O hareketten gelen bir kuvve-i anilmerkeziyye ile pek çok münevver müçtehidleri ve nûrânî muhaddisleri, kudsî hâfızları, asfiyâları, aktâbları, âlem-i İslâm’ın aktarına uçurdu, hicret ettirdi. Şarktan garba kadar ehl-i İslâm’ı heyecana getirip Kur’ân’ın hazinelerinden istifade için gözlerini açtırdı.”[18]
[1] İbnu Abdi’l-Berr, Câmi’u’l-İlm (2, 91).
[2] Nursî, Sözler, s. 539.
[3] Nursî, Sözler, s. 539.
[4] Ahmed Bin Hanbel, 1/379.
[5] Nursî, Sözler, s. 540-541.
[6] Tevbe Sûresi, 9/100.
[7] Tevbe Sûresi, 9/88-89.
[8] Tirmizî, Sünen, Menâkıb, Bâb: 59, Hadis nr: 3862. Tirmizî.
[9] İbnu Abdi’l-Berr, Câmi’u’l-İlm (2, 91).
[10] Âl-i İmran Sûresi 3/159.
[11] Hucurât, Sûresi 49/2.
[12] Hucurât Sûresi, 49/12.
[13] Ebû Dâvûd, Edeb 44. Ayrıca bk. İbni Mâce, Zühd 22.
[14] İbn-u Mâce, Fiten 8.
[15] Fetih sûresinin son âyetinde, Hulefâ-i Râşidîn’e, hilâfet tertibiyle işaret edilmiştir. Şöyle ki:
مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ وَالَّذٖينَ مَعَهُٓ اَشِدَّٓاءُ عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَٓاءُ بَيْنَهُمْ تَرٰيهُمْ رُكَّعاً سُجَّداً يَبْتَغُونَ فَضْلاً مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَاناًۘ
Şu âyetin başı, sahâbîlerin Enbiya’dan sonra nev-i beşer içinde en mümtaz olduklarını sebeb olan secâyâ-yı âliye ve mezâyâ-yı galiyeyi haber vermekte, mânâyı sarîhiyle; tabakat-ı Sahâbe’nin istikbâlde muttasıl oldukları ayrı ayrı mümtaz hâs sıfatlarını ifâde etmekle beraber, mânâ-yı işârîsîyle; ehl-i tahkikçe vefat-ı nebevîden sonra makamına geçecek Hulefâ-yı Râşidîn’e hilâfet tertibi ile işaret edip her birisinin en meşhur medar-ı imtiyazları olan sıfât-ı hassayı dahi haber veriyor. Şöyle ki: وَالَّذٖينَ مَعَهُٓ maiyyet-i mahsûsa ve sohbet-i hâssa ile ve en evvel vefat ederek yine maiyetine girmekle meşhur ve mümtaz olan Hazret-i Sıddîk’ı gösterdiği gibi, اَشِدَّٓاءُ عَلَى الْكُفَّارِ ile istikbâlde Küre-i Arz’ın devletlerini fütûhatıyla titretecek ve adaletiyle zâlimlere saika gibi şiddet gösterecek olan Hazreti Ömer’i gösterir. Ve: رُحَمَٓاءُ بَيْنَهُمْ ile istikbâlde en mühim bir fitnenin vukuu hazırlanırken, kemâl-i merhamet ve şefkatinden İslâmlar içinde kan dökülmemek için rûhunu fedâ edip teslim-i nefs ederek Kur’ân okurken mazlûmen şehid olmasını tercih eden Hazret-i Osman’ı da haber verdiği gibi, تَرٰيهُمْ رُكَّعاً سُجَّداً يَبْتَغُونَ فَضْلاً مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَاناً saltanat ve hilâfete kemâl-i liyakat ve kahramanlıkla girdiği hâlde ve kemâl-i zühd ve ibâdet ve fakr ve iktisadı ihtiyar eden ve rükû ve sücûdda devamı ve kesreti herkesçe musaddak olan Hazret-i Ali’nin (r.a) istikbâldeki vaziyetini ve o fitneler içindeki harbleriyle mes’ul olmadığını ve niyeti ve matlûbu fazl-ı ilâhî olduğunu haber veriyor. (Nursî, Lem’alar, 35-36)
[16] Nursî, Mu’cizât-ı Ahmediye, RNK Neşriyat, İstanbul, s. 30-31.
[17] Nursî, Lem’alar, s. 27-31.
[18] Nursî, Mu’cizât-ı Ahmediye, s. 32-35.

Bu konuda geri bildirim bırakın